titelbild
us-eng-flag

English

deutsche fahne

Deutsch

Ziyaretçi sayısı

Banner2

Sorular ve Yanıtlar 4

Soru 32: “Katolikler 1960’lı yıllara kadar Latince dua ediyorlardı (aynı bütün müslümanların arapça dua etmesi gibi). Protestanlar bu dili daha 16. yüzyılda bırakmışlardı. Eğer bu ortak dili kullanmak yanlış ise Katolik Kilisesi neden bu kadar bekledi; eğer yanlış değilse, birliği teşvik eden Latince ortak dil olarak neden terkedildi?” (TR)

Yanıt:
İsa ve havarileri ile Filistin’deki en eski hristiyan cemaatleri Aramice olarak dua ediyorlardı. Kitabı Mukaddes’in metinleri ise İbranice ve Yunanca olarak kaleme alınmıştır. Hristiyan imanının gerçekliği ve birliği belli bir dinin kullanılmasına bağlı değildir. Hristiyan imanına göre daima Kilise’de etkin olan Kutsal Ruh, Kilise’nin birliğini, hristiyan imanının yer ve zaman açısından büyük bir çeşitliliği yaşadığı diller ve kültürler içinde ve bunların aracılığıyla mümkün kılar ve gerçekleştirir. Her hristiyanın şahsen kendi yüreğine en yakın bulduğu dilde dua etmesi gerekir. Hristiyan cemaatlerinin ve kiliselerinin ayin dilleri hristiyan yaşamının değişik diller ve kültürlere yayılması ile kendini devamlı surette yenilemiş ve uyum göstermiştir. Doğu’da örneğin kilise dili olarak şu diller mevcut olmuşlar ve mevcut olmaya devam etmektedirler: Aramice, Süryanice, Koptça, Ge’ez (=Etiyopyaca), Ermenice, Kilise Slav dilleri, Romence vb.

Roma İmparatorluğunun hem Doğu hem de Batı’daki merkezlerinde hakim olan ve ilk hristiyan cemaatlerinin de resmi ibadet dili sosyolojik nedenlerle (hristiyanlar çoğunlukla toplumda dışlananlardı “ağır baskılar altındalardı”) Latince değil, Koine Yunancası idi. 2. yüzyılın sonlarına doğru bu dil Batı’da yerini Geç Dönem Latincesi’ne bırakmak zorunda kaldı. 3. yüzyılın ortalarından itibaren örneğin Roma’daki hristiyan mezarlarında kullanılan dil Latince olmuştur. 4. yüzyılda Batı Roma İmparatorluğu’ndaki kiliselerde ayin dili Latince olmuştur. Aynı yüzyılın sonunda Hieronimus Kitabı Mukaddes’in standart Latince çevirisini (versio vulgata) yapmıştır. Tertulyan’ın (ölümü İ.S. 230) Latince yazdığı iman savunusundan itibaren hristiyanlık eserleri içinde Latince dili yayılmaya başlamıştır ki, hristiyanlığın siyasi zaferinin ardından Latin Kilise babaları eserlerinde gitgide artan şekilde bu dili kullanmaya başlamışlardır. Latince, Roma imparatorluğunun yıkılışından sonra da yaşamaya devam etmiştir: Özellikle Karolenjler döneminden itibaren kimsenin anadili olmamasına rağmen Latince, bir çeşit değişken ve bu nedenle de canlı bir uluslararası “Baba dili” durumunda kalarak ibadet ve idare, bilim ve eğitim literatürü dili olmuştur. Avrupa çapında Latince eğitimli az sayıda kişiden oluşan bir tabaka içerisinde (din adamları) sınırlı durumdadır. Buna rağmen Batı dünyasının nispeten birlik bilinci bu dil sayesindedir. Ortaçağın sonlarından itibaren temel metin ve duaların (Göklerdeki Babamız, İman Açıklaması, Tövbe, Evlilik Antlaşması vb.) Almanca’ya çevirisi yeralır. Reformasyon yerel dillerin kullanımıyla katolik kilisesinin uygulamasını tehlikeye düşürse de, bazı yerlerde Latince protestanlar arasında da ibadet dili olarak kalır. Aynı dönemde Luther’in Almancası ile Th. Cranmer’in İngilizcesi de ibadette kullanılmaya başlar. Roma-Katolik Kilisesi ise bu reformasyona Latinceyi ayin dili olarak kullanmaya devam etmekle yanıt verir. 18. yüzyılda Latince ayini kılan kişinin ibadet dili olarak zorunlu kılınır, ancak ayindeki diğer metinlerde, en başta da ilahilerde yerel diller kullanılır hale gelir. 20. yüzyılda yerel dillerin kullanımı daha da önem kazanır. İkinci Vatikan Konsili ve onunla başlayan litürji reformundan beri Kutsal Efkaristiya ayini de yerel dillerde kılınmaktadır. Ayinde kullanılan ibadet metinleri Latince model kitaplardan yerel dillere çevrilir ve çeviriler de Roma’daki kilise idaresi tarafından kontrol edilip onaylanır.


Soru 33: “Avrupa Birliği bayrağındaki 12 yıldız neyi temsil etmektedir?” (TR)

Yanıt:
Avrupa Birliği’nin 1 Mayıs 2004’de on yeni ülkenin katılımıyla genişlemesinin ardından da Avrupa bayrağı aynı kalmaktadır. Gelecekte de mavi zeminde (Batı dünyasının mavi gökyüzünü) yalnız 12 yıldız yeralacaktır. ABD bayrağından farklı olarak bayraktaki yıldızlar yalnızca üye ülkeleri temsil etmemektedir. Efsanevi bir anlamı olan 12 sayısı mükemmellik, bütünlük ve birliği temsil etmektedir. (Avrupa Anayasası sözleşmesinin 4.bölüm 1.paragrafında yeralan) Avrupa bayrağı böylece İsrail’in oniki oymağına, oniki havariye, oniki aya ve saat kadranındaki 12 saate atıfta bulunmaktadır. Bu sayede Avrupalıların ayrı, seçilmiş bir grup oldukları vizyonu, Avrupa bayrağında temel ve güçlü bir destek kazanmaktadır. Avrupa’nın halklarını sembolize eden oniki yıldızdan oluşan çelenk, yahudi-hristiyan tarihindeki seçilmiş gruplar geleneğini ima etmektedir. İsrail’in oniki oymağı vardı, İsa’yı oniki havari izlemişlerdi, Göksel Kudüs’ün de oniki kapısı vardır. Çelenk halindeki dizilişleri ile oniki yıldız aynı zamanda Vahiy’de yeralan kadının tacını oluşturmaktadırlar. Yuhanna’nın Vahyi 12,1’de şöyle geçmektedir: “Gökte olağanüstü bir belirti, güneşe sarınmış bir kadın göründü. Ay ayaklarının altındaydı ve başında on iki yıldızdan oluşmuş bir taç vardı.” Nasıl okunduğuna bağlı olarak burada oniki yıldız çelenginin işaretinde Mesih’in doğumu, Tanrıhalkının doğumu ya da tarihin yeni bir başlangıcı yeralmaktadır. Bayrak, bir kurtuluş ve seçilmişlik vaadini de kapsamaktadır.

Bayrak 1955 yılında Avrupa Konseyi tarafından kabul edilmiştir, 1983 yılında Avrupa Parlamentosunca da kullanılmaya başlanmıştır ve 1986 yılından beri bütün Avrupa kuruluşlarınca kullanılmaktadır. Avrupa Birliği, eğer bayrağın biçimini çok özenli bir şekilde belirlemiş olmasaydı, Avrupa Birliği olamazdı. Avrupa Birliği’nin bir “Grafik El Kitabında”, “Beş köşeli her yıldızın uçları, bayrağın kısa kenarının 18’de biri oranında bir yarıçapa sahip küçük çemberler oluştururlar” şeklinde tarif yeralmaktadır. Avrupa bayrağı gündelik yaşamda çoktan yerleşmiş durumdadır. Yalnızca bir çok kamu kuruluşlarının önünde dalgalanmayıp, artık İtalyan makarna paketlerinde ya da Alman otomobil plakalarında da yeralmaktadır. Bu sayede Avrupa Birliği’nin bayrağı Avrupalı kimliğinin yerleşmesine katkıda bulunmaktadır.


Soru 34: “Christendom neresidir ve neden böyle bir şeye ihtiyaç duyulmuştur?” (TR)

Yanıt:
İngilizce’de birbirine yakın iki terim vardır: christianity ve christendom. İngilizce’de bu terim ya hemen hemen aynı manada christianity terimi gibi kullanılır, ya da özel olarak dünyanın hristiyanlığın hakim olan bölümünü tarif eder. Almanca’da ise Christentum ve Christenheit terimleri farklıdır. Christentum terimi daha çok İngilizce’deki christianity terimine denk gelmektedir ve İsa Mesih’e dayanan, Kitabı Mukaddes üzerine kurulu ve katolik, ortodoks ve protestan olmak üzere üç büyük gruba bölünmüş olan dini tanımlamaktadır. Christenheit terimi ise tam olarak christendom ile aynı değildir, ancak ona çok yakın bir anlama sahiptir. Bu terim, hristiyan imanına bağlı veya bu inançla şekillenmiş insan toplulukları ve kurumları bütün olarak tanımlar. Christendom terimi daha dar anlamda Ortaçağda hristiyanlığın şekillendirdiği dünyayı, yani Sezar Konstantin’den beri olan Avrupa tarihini kastetmektedir. Hristiyan ortaçağı, yani christendom dönemi için belirleyici ve belirgin olan, dünyasal yetke (Latince imperium) ile hiyerarşik yapılı kilise (Latince sacerdotium) arasındaki yakın ilişkidir. Tarihte bu iki “güç” en yakın ilişki içinde oldukları dönemde bile, birbirlerinden çok açık bir şekilde ayrı ve farklı olarak görülmüşlerdir.


Soru 35: “Gül ve Haç kardeşliği nedir?” (TR)

Yanıt:
Gül ve haç bağı – Gül-Haç hareketinin (İngilizce: Rosicrucians) öğretisine göre – Diriliş ve Kurtuluş’un sembolüdür. Golden-Dawn tarikatının üyeleri göğüslerinin üzerinde 22 farklı renklerde çiçek yapraklarından oluşan bir Gül-Haç sembolünü taşırlardı. Bu çiçek yaprakları İbrani alfabesinin 22 harfini ve 10 Sefirot’u birbirine bağlayan Yaşam Ağacındaki 22 yolu temsil ederlerdi. Bu çiçek yapraklarından, her ruhsal-tinsel gücü temsil edebilecek bir geometrik sembol oluşturulmuştu. İsmi ise önceleri İbranice harflerle aktarılmıştı, daha sonraları ise güün üzerine yazıldığı zaman yardımı ile ismin her harfinin birbirine bağlanmasını sağlayan bir motif çizilmişti.

Christian Rosenkreuz (1378-1484) kendi adıyla anılan gizli topluluğun efsanevi kurucusu olarak görülmektedir. Ancak bugün bu şahsın J.V. Andreae’nin (1586-1654) bir uydurması olduğuna kesin gözle bakılabilir. Rosenkruz’a dayanan gizli bir kardeşlik örgütü olduğu inancı bu yüzyıla kadar (Golden-Dawn tarikatı) sürmüştür. 18.yüzyılda ise özellikle Gold ve Rosenkreuz taraftarları bu isme atıfta bulunmuşlardır.

17.yüzyıldan önce Gül-Haç tarikat ve taraftarlarının olmadığına kesin gözle bakılabilir. Gül-Haç düşüncesi gayretkeş protestanların ikinci ve kapsamlı bir reformasyona olan arzularından kaynaklanmıştır. Andreae yaşamının ileriki dönemlerinde, zamanının sahte mucizecilerinin, astrologlarının ve sapkın tarikat taraftarlarının alşemist ve teosofik hayalperestlikleri ile alay etmek için yazdığı gençlik dönemi eserine mesafeli bakmaya başlamıştır.

Ancak böylesi bir gizli kardeşlik düşüncesi ortaya çıktıktan sonra zamanının ilerigelen bir çok alimi bu kardeşliği aramaya başlamışlardır, tabii ki bu arayış sonuçsuz kalmıştır. Bazı alimler ise bu çabalarda 17.yüzyıldaki bilimsel devrimin ateşleyici gücünü görmüşlerdir. Böylesi gizli örgütlerde Ortaçağın düşünce ve anlayış yapısını terkedip dünyayı tanımlamak ve tarif etmek için yeni yollar aramaya başlayan alternatif bir düşünce yapısı gelişmiş olabilirdi.

Bu gizli örgütün üyeleri, doğanın gizemlerini açıklamak isteyen “özgür ruhlardı”. Bu süreç içerisinde doğanın, bilinen dünya kavramına uymadığı için “okkult – gizem” olarak tanımlanan yeni özellik ve güçlerini keşfettiler. Bu alternatif düşüncenin mistik ve doğaüstü öğeleri, zaman içerisinde deneyler yoluyla doğanın gizemli özellikleri araştırılıp daha iyi anlaşıldıkça gitgide zayıfladılar.


Soru 36: “Hristiyanlarda kabalistik ve gnostik düşünceler neden yaygındır?” (TR)

Yanıt:
Kabaliktik kelimesi Kabbala’dan gelir ve İbranice “Aktarı” sözcüğünden kaynaklanmaktadır. Burada sözkonusu olan, bu hareketin kurucularına, Eski Ahit’in yorumlanmasında ezoterik bir yöntemin kullanılması ile gizli öğretileri, örneğin dünyanın Tanrısal Oluş’un yayılması, türevi ile yaratılışı gibi gizli öğretileri açıklamaya yetkin gören bir yahudi teosofi sistemidir. Bunda da sözkonusu olan Gnostisizm ile yakınlık içinde bulunan eğilimlerin gelişimidir. Etkinliklerinin zirvesine Ortaçağ sonları ve Rönesans’ta erişmişlerdir. Bu öğretinin hristiyan bir şekli 15. ve 16. yüzyılda popüler olmuştur. Reuchlin ve Paracelsus bu öğretinin hristiyan şeklinin en önemli temsilcileridir. Öğreti, özel yöntemleri ve bakış açısıyla Üçlübirlik, Kurtuluş ve İsa Mesih’in Tanrılığını açıklayabileceği görüşündedir.

Katolik Kilisesi’nin öğretisi bu düşünce ve eğilimlere daima uzak durmuştur.

Soru 37: “’Kara Meryem’ kimdir?” (TR)

Yanıt:
Soru Polonya’da Krakau’nun kuzeyinde bulunan meşhur Meryem Ana hac merkezi Tschentstochau’da bulunan ıhlamur ağacı üzerine yapılmış Meryem Ana resmi ile ilgilidir. Büyük ihtimalle bu resim hac yerinde yanan mumların çıkardığı dumanların etkisiyle zaman içerisinde daha koyu bir renk almıştır.

Prens Ladislaus von Oppeln 1382 yılında Jasna Gora yakınlarında bir manastır kurmuş ve bu manastıra 1384 yılında Rusya’da yapılmış kucağında bebeğiyle bir Meryem Ana resmi armağan etmiştir. Resim tempera boyalarla (anorganik yapılı, belli yağ ve birleştirici maddelerle elde edilen boya cinsi) ıhlamur ağacı üzerine yapılmış ve bizans sanatı ürünü bir ikonadır (“Kara Meryem”). Jasna Gora’da 15. yüzyıldan itibaren Polonya’nın en sevilen hac yöresi olarak gelişim göstermiştir. 17. yüzyıldan beri de Meryem Ana orada “Polonya’nın kraliçesi” olarak onurlandırılmaktadır.

İsa’nın annesine sevgi ve saygı gösterilmesi katolik inancı açısından İncil’de sağlam bir temele sahiptir. Ortodoks ve katolik hristiyanlık için Meryem Ana imana sembol bir örneği teşkil eder. Tanrı’nın İsa Mesih’te beden alışı ile yenilenen, Tanrı’nın isteğine uygun insan Meryem Ana’da belirgin hale gelir. İncil’in Luka 1.Bölüm 42, 45 ve 46. ayetlerde yeralan övgü Meryem Ana’yı Tanrı tarafından seçilişi ve imanla gösterdiği sadakati vurgulayan yanıtı (Luka 1,38) nedeniyle, yani Tanrı’nın Sözü’nü yalnız “bedeninde” değil, hem de öncelikle “yüreğinde” kabul etmeye hazır oluşu nedeniyle över ve onurlandırır. Bu çifte anneliği ile Kilise’de (İncil, Yuhanna 19,27; Havarilerin İşleri 1,14) hem örnek hem de Tanrı’nın Sözü’nü aynı şekilde dinleyerek kabul eden, yüreğinde düşünen (İncil, Luka 2,19.51) ve onlarda da Mesih ve Mesih aracılığıyla Tanrıçocuğu olmanın gerçekleşmesi için bu Söz’ü izleyen herkes için şefaatçi haline gelir.

İkinci İznik Konsili (787) Mesih İsa ikonaları yanında Meryem Ana ikonalarının da onurlandırılmasına (Yunanca time) izin verir, ancak bunu yalnız Tanrı’ya ait ve yönelik olabilecek olan tapınıştan (Yunanca latreia) çok katı kurallarla ayırır. Yani Meryem Ana’ya gösterilen sevgi ve saygı asla tapınış değildir, tapınış yalnızca Tanrı’ya yöneliktir.

Soru 38: “Kitabı Mukaddes’te yeralan “kafası altından ayakları brozdan demirden ve kilden heykeli rüyasında gören kral ve bunu yorumlayan Daniel’in yorumlarındaki 4 krallık” (Eski Ahit, Daniel 2,32-33) nedir? Olacak mıdır?” (TR)

Yanıt:
Eski Ahit’teki Daniel kitabı iki ana bölümden oluşur. (I.) Daniel ve arkadaşlarının Babil kralları Nebukadnessar (1-4.bölümler), Belşassar (5) zamanında ve Meder kralı Darius (6) zamanında yaşadıklarını anlatan aktarı bölümü. Bu bölümler dini açıdan temiz görmedikleri etleri yememelerini (1.bölüm), Daniel’in Nebukadnessar’ın rüyasını başarıyla yorumlamasını (2), üç arkadaşın ateş dolu fırından mucizevi kurtuluşunu (3), Nebukadnessar’ın aklını yitirmesi (4), Belşassar’ın şöleni sırasında duvardaki doğaüstü yazı “Mene, Mene, Tekel, Parsin” (5) ve Daniel’in aslanlarla dolu çukurda sağ kalışı (6).
(II.) Daniel’e Belşassar’ın (7/8), Med kralı Darius’un (9) ve Koreş’in karllıkları sürecinde gelen görümler ki, bu görümler yahudi halkın geleceği ile ilgilidir. Bu sonraki bölümlerin değişik parçaları apokaliptik anlatı, aktarının karakteristik özelliklerine sahiptir.

Daniel kitabının İsa’dan önce altıncı yüzyılda Daniel isimli Babil’deki sürgünlerden biri tarafından yazılmış olduğuna dair geleneksel inanç pek sağlam görülmemektedir. Metinde yaralan bazı tarihsel hatalardan kitabın sürgün döneminden kaynaklanmadığı anlaşılmaktadır.Metnin doktrinel temeli, kullandığı dil (Yunanca sözcükler bile geçmektedir) ve Eski Ahit’in genel kanonu içindeki yeri daha geç bir dönemde yazılmış olduğu düşüncesini yakın kılmaktadır. Modern, eleştirel yorumların genel kanısı kitabın İsa’dan önce 168 ile 165 yılları arasında kaleme alındığıdır. Bu hipoteze dayanılırsa eserin amacı yahudileri Antiochus Epifanes’in krallığı döneminde (İ.Ö. 175-163) uğradıkları baskılar sırasında cesaretlendirmek ve güçlendirmektir. 2,4 ile 7,28 ayetleri arasındaki bölüm ise İbranice değil Aramice kaleme alınmıştır.

İncil’de (Yeni Ahit) Daniel kitabından direk olarak alıntı yapılan tek bir bölüm vardır, o da Markos 13,14’te yeralan “yıkıcı iğrenç şey” (Daniel, 9,27) ifadesidir. Ancak İncil’in birçok bölümünde Daniel kitabının öğretisi yeralmış ve geliştirilmiştir, örneğin “İnsanoğlu” (Daniel 7,13) deyimi, insanlarla erişilmez Tanrı arasında aracılık eden melekler inancı ve en başta “ölülerin dirilişi” (Daniel 12,2) inancı.
Daniel kitabı 2.bölüm 29 ila 45. ayetler arasındaki metin hakkında kısaca şunu söylemek olasıdır: Bu bölüm Daniel kitabındaki mecazi (alegorik) anlatıların ilkini oluşturur ve gizemli bir şekilde dünya tarihinin akışı ile ilgili eski görüşlere uygun şekilde gitgide daha az değerli metallerle büyük imparatorluklar sıralanır (Yeni Babil, Medler ve Persler, İskender’in Asya’daki krallığının varisleri olarak Yunanlılar) ve sonuç olarak da Mesihçi İmparatorluğun gelişi. Tüm dünyasal imparatorluklar yeni ve Tanrı’ya dayalı olan ebedi bir imparatorluğa yeraçacak şekilde yıkılırlar: Göklerin Egemenliği, bkz. İncil, Matta 4,17. Kendisini İnsanoğlu olarak tanımlayan (bkz. Daniel 7,13 ve Matta 8,20) İsa, öncelikle kenara atılan taştan (Mezmurlar 118,22, bkz. Matta 21,42-44; Luka 20,17-18) bahsediyor, ardından da dağdan kopan ve üzerine düştüğünü ezen taşa atıfla temel taşından (Yeşaya 28,16) bahsediyor. Bu konuda Daniel kitabı 2.bölüm 34 ve 44-45 ayetlere bakınız.

Soru 39: “Kitabı Mukaddes’in büyük bir kısmı neden bir tarih kitabı gibidir?” (TR)

Yanıt:
Öncelikle lütfen kitabın 1.bölüm 3. altbaşlığını ve 27 numaralı soruya verilen yanıtı okuyunuz.

Öncelikle vahiyle ilgili hristiyanlık anlayışı hakkında birşeyler belirtmek gerekiyor: Tanrı dünyanın başlangıcından beri kendini yaradılışla, özellikle insanın vicdanıyla ve tarih içindeki önderliğiyle açınlamaktadır. Bu nedenle Tanrı’nın kendini açınlayışının genel bir tarihi vardır. İkinci Vatikan Konsili şunu öğretmektedir: “En eski zamanlardan günümüze kadar değişik halklar tarafından dünyanın tarihinde ve insan yaşamının olgularında mevcut olmayan bilinmeyen gücün hissedilmesi gerçekleşmektedir ve bu bazen en yüce Tanrılığın veya hatta bir Baba’nın kabulüne varmaktadır...” (Nostra Aetate 2)

Ancak Tanrı kendini insanlığa yalnızca tek tek değil, aynı zamanda sosyal ve tarihi bir varlık olan insanlığa topluca açınlamak istemektedir. O, insanları bir ulus haline getirmek ve bunu halkların ışığı kılmak istemektedir (bkz. Yeşaya 42,6). Bu nedenle Tanrı’nın insanlarla olan genel tarihi içerisinde Tanrı’nın vahyinin de bir tarihi vardır. Bu vahiyde Tanrı kendisini belli zamanlar ve belli yerlerde belirlemiş olduğu kişilere özel bir şekilde açınlamaktadır. Bu özel vahiy İbrahim’in Tanrı tarafından çağırılışı ve atalarla başlamaktadır. İsrail halkının birraya gelişi ve Mısır’dan çıkışlarıyla da yeni bir döneme girmektedir. İsrail, peygamberler aracılığıyla Tanrı’yı daha yakından tanır ve Tanrı’nın İsa Mesih’teki ebedi açınlanışına hazırlanır.

    “Tanrı eski zamanlarda peygamberler aracılığıyla birçok kez ve çeşitli yollardan atalarımıza seslendi. Bu son çağda da her şeyin mirasçısı olarak belirlediği ve aracılığıyla evreni yarattığı kendi Oğluyla bize seslenmiştir.” (İbranilere Mektup 1,1-2)

Kitabı Mukaddes hristiyanların kutsal kitabıdır. Kitabı Mukaddes’te insanların Tanrı’yla ve O’nun vahyiyle sözlü ve eylemsel olarak yaşadıkları deneyimler yeralır.
Eski ve Yeni Ahit’ten oluşan Kitabı Mukaddes, aynı zamanda Tanrı’nın insanlarla yaptığı antlaşmanın belgesi durumundadır. İbranice berit (=Ahit) kelimesinden dolayı yahudilerin kutsal kitabı Tevrat Eski Ahit, İncil de Yeni Ahit olarak anılır.

Eski Ahit İsrail halkının (burada kullanılan İsrail sözcüğü bugünkü İsrail devleti anlamında değildir) Tanrı’yla olan tarihini içerir; içindeki metinlerle ve edebi yapısıyla “bir tarih literatürü” niteliği de taşır ve kendini Tanrı’yla antlaşma içinde gören ve yüzyıllar boyunca Tanrı’nın kurtarıcı gücünü yaşayan imanlı bir halkın tarihini yansıtır.
Yeni Ahit (İncil) havarilerin ve ilk kilisenin İsa Mesih’le beraber yaşadıkları deneyimlere tanıklık eder. İncil’deki metinler İsa Mesih’e imanın tanıklıklarıdır. Bu metinler, İsa’nın Eski Ahit’te vadedilmiş Mesih olduğuna tanıklık eden ifadelerdir.

İncil’deki metinlerin yazarları Eski Ahit’i, İsa’nın da duyurduğu Tanrı’nın etkinliklerine tanıklık olarak görürler. Ve haklılardır da: İsa bir yahudiydi. O’nun inancı, o dönemdeki yahudilerin de inancı, “Ataların imanı” idi. Eski Ahit Tanrı’nın seçmiş olduğu halkı içindeki etkinlikleri yansıtan kitaplar topluluğu olarak da görülür ve aynı şekilde İsa Mesih’te yerine gelen vaadin kitabı durumundadır. Hristiyan imanı bunu ifade eder ve bu nedenle hristiyanlar için bu iki Ahit bir bütün oluştururlar.

Kitabı Mukaddes, Tanrı tarafından seçilmiş olan halkın dinsel yaşamını ve imanını yansıtan ve bu nedenle bir çok insanlar ve toplulukları da içeren metinlerin toplamı durumundadır. Kitabı Mukaddes’in içerdiği metinlerin oluşum süreci bin yıldan fazla sürmüştür: Eski Ahit İsa’dan önceki binyıl içerisinde oluşmuştur, Yeni Ahit ise İsa’dan sonraki ilk yüzyıl içerisinde. İşte bu uzun oluşum süreci de Tanrı Sözü’nün kudreti hakkında görkemli bir tanıklıktır: Bu kitaptan etkilenen farklı milletlere mensup ve farklı eğitimli sayısız insan, kendi zamanlarının farklı yaşam koşulları ve yeni sosyal ve siyasi ortamlarda Tanrı’nın sözünü yaşamın taşıyıcı gücü olarak başkalarına duyurmaya çalışmaktadırlar.

Soru 40: “Hristiyan ve yahudi din adamları neden şifreli bir yazı biçimi geliştirmişlerdir?” (TR)

Yanıt:
Böylesi bir şifreli yazı biçimini hiç duymadım.

[Ana Sayfa - Önsöz] [Kutsal Kitap] [Ysa'nyn Tanryly?y] [Haç, Günah, Kurtulu?] [Muhammed: Peygamber?] [Üçlübir Tanry] [Kilise] [Kutsal Efkaristiya] [Ybadet] [Ruhsal ve Dünyasal] [Sürekli Bekarlyk] [Dinlerin çoklu?u] [Hristiyanly?yn Merkezi] [Dipnotlar] [Tematik Soru Yndeksi] [Sorular Yndeks] [Sorular ve Yanytlar 1] [Sorular ve Yanytlar 2] [Sorular ve Yanytlar 3] [Sorular ve Yanytlar 4] [Sorular ve Yanytlar 5] [Sorular ve Yanytlar 6] [Sorular ve Yanytlar 7] [Sorular ve Yanytlar 8] [Sorular ve Yanytlar 9] [Sorular ve Yanytlar 10] [Sorular ve Yanytlar 11] [Sorular ve Yanytlar 12] [Sorular ve Yanytlar 13] [Sorular ve Yanytlar 14] [Sorular ve Yanytlar 15] [Sorular ve Yanytlar 16] [Sorular ve Yanytlar 17] [Sorular ve Yanytlar 18] [Impressum]