|
Soru 21: “Diyorsunuz ki herkes miras günahla doğar. Diyelim ki bu doğru olsun. İsa'da bütün insanların günahlarını haçta ödemiş olsun (Nerede kaldı her insanın sorumluluğu?). Peki o zaman İsa ölüp dirilerek bütün günahları ödediyse, şimdi doğan çocuklar da miras günahla mı doğuyor? Eğer şimdi doğan çocuklar da bu günahla doğuyorsa İsa'nın ne faydası kaldı?” (TR)
Yanıt: Soruyu soran, öncelikle kitabın 3.bölümünde ‘Hristiyan Görüşü’ ve ‘Hristiyanlar yanıtlıyor’ başlıklarını okumalıdır. Soru burada birkaç altbaşlıkta yanıtlayacağım 3 ana noktayı içermektedir.
a.Miras Günah’ın (İlk Günah) gerçekliği ve terimsel anlamı
Kitabı Mukaddes’in tarih yorumu ile ilgili temel ifadesi şudur: Tanrı dünyayı şu anda karşımızda olduğu şekilde istememiş ve yapmamıştır. O ölümü değil yaşamı istemiştir ve istemektedir; haksızlık, zorbalık ve yalandan nefret etmektedir. O insanların acı çekmesini istemez; insanların O’nunla birlik içinde mutlu olmasını ister. Tanrı’nın ta başlangıçta yeralan bu isteğini ve planını vurgulamak için Kitabı Mukaddes “Cennetle ilgili aktarıyı” (Eski Ahit, Tekvin 2,8.15-17) anlatır. Cennetle ilgili aktarı ve insanın ilk yaratılışındaki hali ile ilgili öğreti paleontolojik (tarih öncesi) değil teolojik bir ifadedir: Tanrı insanı yalnızca iyi değil, çok iyi olarak yaratmış ve ona kendi yüce yaşamında pay vermiştir.
Cennet ve insanın ilk hali hakkındaki ifadeler kendi başlarına çok önemli değildir. Sayesinde insanın günümüzdeki durumunu doğru anlayabileceğimiz geri planı sunmaktadırlar: Tanrı’nın istemediği ve yaratmadığı uzaklaşma, yabancılaşma durumu. Kötü nereden gelmektedir? “Günah bir insan yoluyla, ölüm de günah yoluyla dünyaya girdi” (İncil, Romalılara Mektup 5,12). Bu havari Pavlus’un kısa ve özlü tespitidir. Bu cümle, Kitabı Mukaddes’in ilk sayfalarında geniş biçimde açıklanan insanın günaha düşüşünü (bkz. Eski Ahit, Tekvin 3,1-24) kısaca özetlemektedir. Kitabı Mukaddes günaha düşmekle ilgili yalnızca bu tek öyküyü anlatmaz. Bu tek öykü, günahın sosyal boyutunun önem kazandığı diğer günah öykülerinin bir çığ gibi çoğalmasının nedenidir (bkz. Habil’in kardeşi Abel’ce öldürülmesi ve bundan kaynaklanan insanlar arasındaki suç ve intikamın oluşturduğu kısır döngü, Tekvin 4.bölüm). Aynı şekilde tufan sırasındaki kaos (Tekvin 6.bölüm) ve Babil kulesinin inşası (Tekvin 11.bölüm).
İncil’de havari Pavlus Tekvin kitabındaki günah öyküsünü ele alır. Bu noktada ilk Adem’i, ikinci ve yeni Adem olan İsa Mesih’le bağlantılı hale getirir (bkz. İncil, Romalılara Mektup 5,12.14.15.17) Bu metin Eski Ahit’in ifadelerinden daha öteye varmaktadır. Ancak İsa Mesih sayesinde günahın evrenselliği ve köktenciliğini kavrayabiliriz; İsa hem kurtuluş hem de karanlık içindeki gerçe durumumuzu ortaya koymaktadır. Bu şekilde insanlık üzerinde ölümsel güç olarak egemen olan günahın evrensel gücü belirgin hale gelir. Ancak günahın evrenselliği bilgisi, İsa Mesih’te kurtuluşun vrenselliğinin yalnızca negatif olarak formüle edilmesidir. İsa Mesih’te hepimiz için kurtuluş armağan edildiğini bildiğimizden, İsa Mesih dışındaki yolların karanlık olduğunu anlayabiliriz. Bu nedenle günah hakkındaki ifade kendi başına yeterli değildir. Bu ifade, İsa Mesih’in getirdiği kurtuluşun evrenselliğini ve taşkınlığını, doluluğunu betimlemektedir.İnsanlığın karanlık ve umutsuz durumu, İsa Mesih’te bizlere kurtuluşun tüm doluluğuyla armağan edildiği umudu ve bilinciyle çevrilidir.
Günümüz insanı için bu öğretiyi anlamakta ilk zorluk bugün bir çok bilimadamının tarihin başında yalnızca bir insan çifti (Monojenizm) olmadığını, tersine insani yaşamın evrim süreci boyunca birçok yerde oluşmuş olduğunu (Polijenizm veya hatta Polifiletizm) öğretmeleridir. Ancak bir birlik oluşturan insanlığın, daha kendi başlangıcında Tanrı’nın kurtuluş önerisini reddettiği ve bunun sonucu olan kötü, karanlık durumun, içinden kimsenin kendi gücüyle kurtulamayacağı evrensel bir durum olduğu tespit edilirse, kilisenin öğretisinin anlamı korunmuş olur. Bu tespit edildiği zaman başlangıçta Monojenizm ya da Polijenizmin oluşu (başlangıçta insanların tek bir çift olduğu ya da farklı yerlerde farklı başlangıçlar olup olmadığı) yalnızca bilimadamlarının en iyi bilimsel yöntemlerle çözecekleri bilimsel bir sorun durumundadır, ancak bir iman konusu teşkil etmez.
İkinci zorluk da Miras Günah öğretisini anlamaya giden yolla ilgilidir. Birçokları için Miras Günah kavramı bir çelişki gibi görünür. Çünkü miras insanın herhangi bir hizmeti olmaksızın, yalnızca soyu nedeniyle edindiği bir şeydir, günah ise insanın sorumlu olduğu şahsi eylemidir. Bu bir çelişkiye götürür gibi görünmektedir: Ya günahkarlık durumu miras olarak üstlenilmiştir, o zaman günah değildir, ya da bu bir günahtır, o zaman da miras kelimesi yanlış yerdedir. Zorluk, itirazın arkasında yeralan bireysel insan kavramını bir kenara bırakıp, insanların dayanışmasını gözönüne aldığımız zaman ortadan kalkmaktadır: Kimse tam olarak baştan başlamamaktadır, kimse sıfır noktasından başlamamaktadır. Herkes kendi yaşam öyküsü, ailesinin, halkının, kültürünün, hatta bütün insanlığın öyküsüyle şekillenmiş durumdadır. Bu noktada suçun belirlediği, biçimlendirdiği bir durumu bulmaktadır. Bencilliğin, önyargıların, haksızlıkların, sahtekarlığın hüküm sürdüğü bir topluma doğarız. Bu bizleri yalnızca görünüşte kötü örnek anlamında etkilemez, gerçekliğimizi dahi belirler. Çünkü kimse yalnız kendisi için yaşamaz; olduğumuz herşeyi diğerleriyle birlikte, beraber oluruz. Bu nedenle günaha eğilim geneldir; herkese ait bir özelliktir. Günahlarımız da yeniden başkalarını etkiler. Böylece kimsenin kendini kurtaramayacağı ortak günaha eğilimin ve günahta genel dayanışmanın bir ağı mevcuttur. Bu küçük çocuklar için de geçerlidir. Kendileri şahsen suçsuzdurlar; yaşamları yetişkinlerin, özellikle ebeveynlerin yaşamlarına paydaşlık şeklindedir; bu nedenle yetişkinlerden daha fazla onların geçmişleriyle içiçe geçmiş durumdadırlar.
Katolik öğretisine göre Miras Günah insanın ve insanlığın genel kötü ve karanlık durumundadır (bkz. İncil, Romalılara Mektup 7,15.17-19; 22-24). Günahın evrenselliği öğretisi çokyönlü ve pratik bir anlama sahiptir. Bu öğreti şunu söyler: her insan günahkardır. “Günahımız yok dersek, kendimizi aldatırız ve içimizde gerçek olmaz” (İncil, Yuhanna’nın 1.Mektubu 1,8). Bu öğreti kendi kendimize yarattığımız illüzyonları yokeder ve günahımızı üstlenmemek, küçümsemek ve başkalarını suçlamak için başvurduğumuz kaçamak yolları kapatır: başkaları, çevre, soy, yapı vs. Miras günah öğretisi aynı zamanda kişisel suç tanımlamasında dikkatli olmamızı, hemen yargıya varmamamız gerektiğini de öğretir. Sonuçta yalnız Tanrı insanların yüreğindekileri görebilir. O ise cezalandırmak değil, affetmek istemektedir. İnsan affı anladığı ve bildiği zaman günahını kabul ve itiraf edebilir. Bu nedenle şunu bir kez daha belirtmek istiyoruz ki, günahın evrenselliği gerçeği, Eski Ahit’in bütün ve uzun süreci boyunca önceden bildirilmiş ve sonunda İsa Mesih’te gerçekleşmiş olan kurtuluşun evrenselliği ve imanın ışığıyla aşılmış, gölgede kalmıştır. Miras günah öğretisinin en önemli fonksiyonu bizlere İsa Mesih’te sunulmuş olan, Tanrı’nın affedici ve sağaltıcı sevgisine yönlendirmektir.
b. Tanrı’nın kurtarma isteği ve İsa’nın fidye olarak bizim için canını vermesi
İsa’nın haçta utanç verici bir biçimde ölmesi yahudi insanı için Tanrı’nın bir yargısı, bir lanet durumundaydı (bkz. İncil, Galatyalılara Mektup 3,13), Romalılar için bir utanç, ve çok sayıda tanıklığın ortaya koyduğu gibi alay edilmesi ve aşağılamak için bir sebep durumundaydı. Havari Pavlus Korintlilere 1. Mektubunda şöyle yazıyor: “Yahudiler doğaüstü belirtiler ister, Grekler ise bilgelik ararlar. Ama biz, çarmıha gerilmiş olan Mesih'i tanıtıyoruz. Yahudiler bunu bir yüzkarası, diğer uluslar da saçmalık sayarlar“ (1,22-23).
Bu nedenle ilk hristiyanların müjdeyi duyurusu için bu haç skandalını doğru anlamak zor bir görevdi. Ancak İsa’nın Son Akşam Yemeği sırasındaki sözlerini hatırlamaları ve İsa’nın Tanrı tarafından diriltilmesinin ışığında şunu tam olarak anladılar ki, İsa’nın böylesi kötü biçimde öldürülmesi tarihin önplanında insanların inançsızlığı ve düşmanlığı ile gerçekleşmiş görünse de, bunun geri planında Tanrı’nın isteği, Tanrı’nın kurtarıcı planı, evet Tanrı’nın sevgisi yatar. İlk hristiyanlar İsa’nın acı ve ölüm üzerinden giden yolunda, Eski Ahit’te halihazırda önceden belirtilmiş olan Tanrısal bir “gerekliliğin” mevcudiyetini gördüler (bkz. İncil, Markos 8,31; Luka 24,7.26.44). Bu nedenle Pavlus’un iman ettiği zaman, cemaatlerinde hazır bulduğu, Yeni Ahit’in en eski aktarılarında İsa Mesih’in Kutsal Yazılar uyarınca bizim için canını verdiği (bkz. İncil, Korintlilere 1.Mektup 15,3) yeralmaktadır. Pavlus, Eski Ahit’te Yeşaya kitabındaki Tanrı kulu ile ilgili dördüncü ilahinin (bkz. Eski Ahit, Yeşaya 52,13-53,12) ışığında, İsa’nın ölümünde, kendi Oğlunu dahi sakınmayıp, O’nda dünyayı kendisiyle barıştırmak için (bkz. İncil, Korintlilere 2.Mektup 5,18-19) bizim için feda eden (bkz. İncil, Romalılara Mektup 8,32.39; Yuhanna 3,16) Tanrı’nın sınırsız ve tarif edilemez sevgisini görmektedir: Haç, kendini alçaltan Tanrı’nın sevgisinin en belirgin olduğu yerdir. Eski Ahit’te Yeşaya kitabından anılan bölüm şöyledir:
“İşte, kulum akıllıca davranacak, yüksek, ve yükselmiş, ve çok yüce olacak. "Nasıl ki, çoğu sana şaştılar (onun görünüşü insanınkinden, ve şekli adam oğullarınınkinden o kadar bozulmuştu), böylece çok milletleri şaşırtacak; kırallar ona ağızlarını kapıyacaklar; çünkü kendilerine anlatılmamış olanı görecekler; ve işitmediklerini anlayacaklar. Haberimize kim inandı? ve RABBİN bazusu kime izhar olundu? çünkü onun önünde körpe fidan gibi, ve kurak yerden kök sürgünü gibi çıktı; ne biçimi ve ne de güzelliği vardı; gösterişi de yoktu ki, kendisine bakınca gönlümüz onu çeksin. Hor görüldü, ve insanlar tarafından bırakıldı; acıları tanımış, elemler adamı; ve insanların kendisinden yüzlerini örttükleri bir adam gibi hor görüldü, ve biz onu saymadık. Gerçek acılarımızı o taşıdı, ve elemlerimizi o yüklendi; gerçek biz sandık ki, o cezaya uğradı, Allah tarafından vuruldu, ve alçaltıldı. Fakat günahlarımızdan ötürü o yaralandı, fesatlarımızdan ötürü o zedelendi; selâmetimiz için olan ceza onun üzerine indi; ve onun berelerile biz şifa bulduk. Hepimiz koyunlar gibi yolu şaşırdık; her birimiz kendi yoluna döndü; ve RAB hepimizin fesadını onun üzerine koydu. Ona kötü muamele ettiler, fakat alçaltıldığı zaman ağzını açmadı; boğazlanmağa götürülen kuzu gibi, ve kırkıcılar önünde dilsiz duran koyun gibi, ağzını açmadı. Gaddarlıkla hükmolunarak kaldırıldı; onun zamanında yaşıyanlar arasında kim düşündü ki, diriler diyarından kesilip alınması kavmımın günahından ötürü idi? vuruş ise, kavm içindi. Ve haksızlık etmediği, ve ağzında hile bulunmadığı halde, kabrini kötülerin yanında yaptılar, ve ölümünde zengin adamla beraberdi. Fakat onu ezmek RABBE hoş göründü; onu eleme düşürdü; onun canı günah takdimesi edilince, zürriyetini görecek, ömrünün günlerini uzatacak, ve RABBİN muradı onun elinde ileri gidecek. "Canının emeği semeresini görecek, ve doyacak; salih kulum bir çoklarını kendi bilgisile salih kılacak; ve fesatlarını kendisi yüklenecek Bundan dolayı büyüklerle beraber ona pay vereceğim, ve çapul malını zorlularla beraber paylaşacak; çünkü canını ölüme döktü, ve günahkârlarla sayıldı; çoğunun suçunu da o taşıdı, ve günahkârlar için şefaat etti” (Yeşaya 52,13-53,12)
İsa’nın Tanrı tarafından feda edilmesine, İsa’nın da Baba’nın isteğine itaatle (işte islam kelimesinin fiil olarak asıl anlamı budur) kendini “bizim için” feda etmesi yanıt olarak uygun düşmektedir. İsa’nın ölümünü yaşam fedakarlığı olarak bu şekilde yorumlamak bizleri İncilci tanıklığın en merkezine yöneltir. Bizleri temsil etmesi düşüncesi temel bir insani özelliği, yani bütün insanların dayanışma içinde bağlılıklarını ele alır. Kitabı Mukaddes bu düşünceyi alıp yeni bir anlamda tüm kurtuluş tarihinin temel yasası haline getirir: Adem bütün insanlığın temsilcisi durumundadır ve günahta herkesin dayanışmasını başlatır, İbrahim bütün soylar için bereket, kutsama olarak çağrılır (bkz. Eski Ahit, Tekvin 12,3), İsrail bütün halklar için ışık olarak (bkz. Eski Ahit, Yeşaya 42,6). Kitabı Mukaddes bu düşünceyi, başkalarının suçu uğruna acı çeken Tanrı kulunu anan dördüncü ilahide belirginleştirir (bkz. Eski Ahit, Yeşaya 53,4-5.12).
Kitabı Mukaddes için böyle merkezi bir anlam taşıyan başkalarının uğruna kendini feda etme düşüncesi, iman içerisinde İsa’nın ölümünün de bizler için sağaltıcı anlam taşıdığını anlaşılır kılmak için özellikle uygundur. Tüm insanların günahta dayanışmasının sonucu, herkesin ölüm yazgısında da dayanışma içinde olmasıdır. Burada insanın karanlık ve umutsuz durumu kendini gösterir. Yaşamın doluluğu olan İsa Mesih ölümde bizimle dayanışma içine girmekle, kendi ölümünü yeni bir dayanışmanın temeli haline getirmiştir. O’nun ölümü şimdi ölüm yazgısına mahkum olan herkes için yeni bir yaşama kaynak olmuştur.
İsa’nın ölümünün bizleri temsilen acı çekip, can vermesi şeklindeki yorumu asıl olarak yine İsa’ya dayanmaktadır. Bunu o çok eski sözü göstermektedir: “Çünkü İnsanoğlu bile hizmet edilmeye değil, hizmet etmeye ve canını birçokları uğruna fidye olarak vermeye geldi” (İncil, Markos 10,45). İsa’nın kurban olarak ölmesi ile ilgili Kitabı Mukaddes düşüncesi de günümüzde çoğu insan için anlaşılması zor gelmektedir. Kurban düşüncesinin daha derin anlamını kavramak istiyorsak, kurban konusunda öncelikli olanın kurban sunusunun dış görünüşü vs. olmadığını bilmeliyiz. Sunulan kurban kişisel kurban sunma düşüncesinin yalnız işareti durumundadır; bu içsel tutum elbette dışa yansımalı ve kendini göstermelidir. İsa’da bu şahsi tam fedakarlık, teslimiyet (islam) kurban ile bir ve bütündür; İsa hem kurban hem de kurbanı sunan rahip durumundadır. Bu şekilde O’nun kurbanı mükemmel olan kurbandı; bu bir defalık ve ebediyen geçerli kurbanın (bkz. İncil, İbranilere Mektup 9,11-28) yalnızca gölgesi şeklinde önbildirileri durumunda olan diğer bütün kurbanların tamama erişiydi. Bu nedenle İbranilere Mektup bu kurbanda sözkonusu olanın maddi kurban sunusu değil, İsa’nın Baba’ya itaat içerisinde kendini feda etmesi olduğunu söyleyebilmektedir (bkz. İncil, İbranilere Mektup 10,5-10). Bu bütün insanlığı temsil eden tam fedakarlıkta, Tanrı’dan uzaklaşmış ve ybancılaşmış olan insanlık, yeniden Tanrı’yla birlik içinde olur. Bu nedenle İsa bu bir defalık kurbanı ile Tanrı ve insanlar arasında aracıdır (bkz. İncil, Timoteyus’a 1.Mektup 2,5). Bu düşünceyle bağlantılı olan diğer betimlemeler “bedelini ödeyerek özgür kılmak”, “kurtarmak” ve “sağaltmak” tır.
Tüm bu çeşitli betimlemeler ve ifadelerde sözkonusu olan temelde tek ve aynı konudur. Hepsi de yeni bir şekilde, İsa’nın, Tanrı ile insanlar arasında ve yine insanların kendi arasında barışı kurmak için hepimizi temsilen itaati ve fedakarlığı ile ebediyen sağladığı Tanrı’nın karşılayan ve kurtaran sevgisini duyurmayı amaçlarlar. Bu nedenle Efeslilere Mektup “Mesih bizim barışımızdır” diyebilmektedir (bkz. İncil, Efeslilere Mektup 2,14). Günahın Tanrı ile insan arasında ve insanlar arasında ve insanda yolaçtığı yabancılaşma, İsa’da yeniden sağaltılmış ve esenliğe dönüşmüştür. Bu yüzden haç, Tanrı’ya ve insanlara düşman bütü güç ve kudretlere karşı zaferin sembolüdür, bir umut sembolüdür.
c. İnsanın kendi kurtuluşu ile ilgili sorumluluğu
Hiç kimse kendi isteğine aykırı olarak kurtarılmaz. Tanrı’nın sonsuz sevgisinin Oğlu aracılığıyla Kutsal Ruh’te bizlere sunduğu kurtuluş, insan tarafından özgür bir Evet ile kabul edimeyi ister. Kurtaran ve sağaltan Tanrı sevgisinin, yani Tanrı’nın kendi Kutsal Ruhu’nun özgürce kabul edilen armağanı, yaşam boyu süren bir kutsama sürecini başlatır. Kutsal Ruh’un gücü içinde, yani Tanrı’nın lütfuyla gerçekleşen iyi işler aracılığıyla insan ruhani olarak gelişir. Ancak lütuf günah nedeniyle kaybedilebilir de, bu nedenle tövbe aracılığıyla yeniden armağan edilir. Bu nedenle bir hristiyanın bütün yaşamı, Tanrı’yı yeniden unutmak, O’na itaatsiz olmak denemelerine, tuzaklarına karşı bir savaş durumundadır. Bu anlamda hristiyanın yaşamı sürekli olarak Tanrı’ya yönelmek, O’na dönmektir. Bu devamlı olarak yenilenmeye ve derinleşmeye ihtiyaç duyar.
d. Kurtuluş müjdesi temel olarak bütün insanlar için geçerlidir
Tanrı bütün insanların kurtulmasını ve gerçeğin bilincine erişmesini ister (bkz. İncil, Timoteyus’a 1.Mektup 2,4). O, günahkarın ölmesini değil, aksine kötü yollarından dönüp yaşamasını ister (bkz. Eski Ahit, Hezekiel 33,11; İncil, Petrus’un 2.Mektubu 3,9). Tanrısal kurtarma isteğinin bu evrenselliği, 2.Vatikan Konsili tarafından bir kez daha vurgulanarak öne çıkarılmıştır:
“nitekim kendi hataları olmadan, Mesih’in İncili’nden ve onun Kilisesinden haberi olmayan ama Tanrı’yı dürüst bir yürekle arayan ve lütfun etkisiyle Tanrı’nın iradesini kendi vicdanlarının sesine uyarak yerine getirmeye çalışan kişiler ebedi esenliğe erişebilirler. Tanrısal öngörü, kendi hataları olmaksızın Tanrı’yı açıkça tanıyamayan, ancak doğru bir yaşam sürmek için gayret edenlerden de kurtuluş için gerekli olanı esirgemez. Onlarda iyi ve gerçek olan Kilise tarafından Müjde’ye hazırlık ve yaşama kavuşsun diye bütün insanları aydınlatanın lütfu olarak görülür.” (Konsil bildirgesi Lumen Gentium: Ulusların Işığı, 16).
İnsanın, her insanın seçilmesi ve Tanrı tarafından çağrılması, Tanrı’nın insanı insan olarak kabul ettiğini ve ciddiye aldığını da ifade eder. Bu nedenle de her insanın özgür yanıtını ve kabulünü ister. Evet, Tanrı sevgisi içinde, kurtarma isteğini bizim özgürlüğümüze bağlı kılıyor. Bu ise, kendi suçumuzla kurtuluşu erişemeyeceğimiz anlamına da gelir.
Soru 22: “Üçlübirlik Tanrı’nın doğası ise, O’na benzer yaratılan insanın da benzer özellikleri olması gerekir. Bu özellikler neler olabilir? Başka deyişle, insanı Tanrı’ya benzer kılan şey nedir?” (TR)
Yanıt: Hristiyanlığın insan düşüncesinin büyük oranda Tanrı’nın Üçlübirliğinin açınlanmasından şekillendiğini göstermek mümkündür. İnsanın sahip olduğu anlayışının en sıkı anlamda imanı ve imanındaki Tanrı kavramı ile içiçe olduğu çok eskiden beri varolan bir düşüncedir. İnsan kim olduğunu, büyük oranda, Tanrısal olan hakkındaki deneyim ve bilgisi yoluyla keşfetmektedir. Teolog Emil Brunner şöyle yazıyor: “Her kültür ve her tarih dönemi için şu geçerlidir: Bana nasıl bir Tanrın olduğunu söyle, ben de senin insanlığının nasıl olduğunu sana söyleyeyim.” Tanrı kavramı ve insan kavramı karşılıklı olarak yansımalar içerirler. Bu şekilde hristiyan düşüncesi kısa zamanda şunu keşfetti: İnsanın şahsiyet oluşu da, Tanrısal-Üçlübirliğin şahsiyet oluşunun benzeri olarak, yalnızca ve öncelikli olarak esasen Ben-Olmak ya da Kendinde-Olmak’la şekillenmemekte, aksine Tanrı’da olduğu gibi ilişki şeklinde biçimlenmektedir: ondan bu tarafa – ona doğru. İnsan, karşılıklı özgürce tanımakla, birarada olmak ve birbiri için varolmakla, tam anlamıyla şahıs olur. Bu bağlamda diğer kişi, önemli oranda kendi şahsına dahil durumdadır. Başkasında ve başkası aracılığıyla kendimi kazanırım,yaşamım doluluğa ve bütünlüğe erişir. Evet, Üçlübir Tanrı’dan hareketle görünen, Kendi-İçinde-Olmanın ve Birarada-Olmanın birbirine aykırı olmadığıdır ve insanın hemen formüle edebileceği şekilde her ikisi birbirine zıt düşmemektedir: Ben ne kadar ben olursam başkalarına o kadar az bağımlı olurum ve başkalarına o kadar az yönelik olurum; ve ne kadar ilişkilerime bağımlıysam, o kadar az ben olurum! Hayır, Üçlübir Tanrı gözönüne alındığında her ikisi de orantılıdır: Tanrı’daki şahıslar da tamamen birbirlerinden ve birbirlerine yöneliktirler ve böylece ayrılmaz tek bir Tanrılığı oluşturmaktadırlar. Burada ilişkinin, Diğerleriyle-İlişki-İçinde-Olmanın, birliğin en üst şekli olduğunu görmek mümkündür. İşte bu birlik şekli bizim özlemini çektiğimiz birliktir, yoksa “tüm dünyanın birliği, herşeyin birliği” değil. Karşılıklı ilişki içinde bütünleşen bir birliğe ve bir ilişki ağı ve birlikte gerçekleştirmede bütünlüğe erişen bir farklılığa özlem duymaktayız.
Soru 23: “Tanrı bütün Eski Antlaşma boyunca tek olduğunu, yanında bazı kişiler, şahıslar olmadığını söylüyor. Üçlübirlik ifadesi ilk defa İ.S. 200’de Tertulyan tarafından kullanılıyor. Eski Antlaşma’da Üçlübirliği ifade ya da ima eden bir şey gösterebilir misiniz?” (TR)
Yanıt: Tanrı’nın Üçlübir Gerçeklik, bir sevgi birliği olarak açınlanması Eski Ahit imanında nasıl başlar? Soruyu soranın kitabımızın 5.bölümünde Hristiyan Görüşü başlığını tekrar oumasını öneririz.
Eski Ahit’in imanlısı olan ve Tanrı’ya inanan yahudi, Tanrı’yı tanımaktaydı. İsa da yahudi halkının imanı içinde yetişti. Onları seçmesiyle Tanrı çağrısını yahudi halkının – ve elbette imanlı her yahudinin – bilincine işledi: Antlaşma ile Tanrı yahudi halkını koruyup gözeteceğini vadetti; peygamberleri aracılığıyla da sözlerini gerçekten bu halka iletti (bkz. İncil, İbranilere Mektup 1,1). Tanrı, bu halka sanki onları karşılıklı bir konuşmaya yönelten diri bir varlık gibi göründü. Ancak Eski Ahit, bu diyaloğun nereye varacağını, Tanrı’nın neler yapmaya hazır olduğunu, insanın nasıl yanıt vermesi gerektiğini belirtecek aşamada değildi. Burada Rab ile en sadık hizmetkarları arasında bir mesafe, uzaklık kalmaktaydı. Tanrı, “acıyan ve lütfeden Tanrı’dır” (bkz. Eski Ahit, Çıkış 34,6), bir damadın tutkusuna ve bir babanın sevecenliğine, sıcaklığına sahiptir (özellikle bkz. Eski Ahit, Hoşea 11.bölüm ve Yeremya 2,1-9); imanlıların en derin özlemlerini bile karşılayan ve onları besleyen, ancak gerçeği hala kapalı tutan bu betimlemelerin ardında Tanrı’nın başka hangi gizemleri vardı?
Bu gizem İsa Mesih’te açınlanmıştır.Tarih içinde ortaya çıkışıyla yüreklerin ayrışması şeklinde bir yargı süreci gerçekleşmektedir. İsa’ya inanmayı reddedenler, O’nun Babası hakkında “O bizim Tanrımızdır” diyebilirler; ancak O’nu tanımamaktadırlar ve bir anlamda yalan söylemektedirler (bkz. İncil Yuhanna 8,54vd; bkz. Yuhanna 8,19). İsa’ya inananlar ise artık gizem karşısında değillerdir, ya da daha iyi bir ifadeyle, Oğul tarafından bu erişilmez Tanrı gizemini tanımaları sağlanmıştır; bu gizem içinde yuvalarındadırlar: “Çünkü Babamdan bütün işittiklerimi size bildirdim” (İncil, Yuhanna 15,15). Artık betimleme ya da benzetmeler yoktur. İsa Baba’yı açıkça tanıtmıştır (bkz. İncil, Yuhanna 16,25). Artık O’na yöneltecekleri soru kalmamıştır (Yuhanna 16,23), yürekleri artık sıkılmamaktadır (Yuhanna 14,1), öğrencileri “Baba’yı görmüşlerdir” (Yuhanna 14,7).
“Tanrı sevgidir”, işte insanın ancak “Tanrı’nın bize olan sevgisini kendisinde tanıyabileceğimiz” (İncil, Yuhanna’nın 1.Mektubu 4,9) İsa Mesih aracılığıyla yaklaşabileceği (İncil, Yuhanna’nın 1.Mektubu 4,8.16) gizem budur.
İncil’in metinlerinin imanlı ve meditatif bir şekilde okunması şu sonuca ulaştırır: İsa Mesih’in Tanrısı, yani İsa’nın Eski Ahit’in yazılarında karşılaştığı Tanrı, O’nun Babasıdır. Ve İsa O’na yöneldiği zaman bunu Oğul’un yakınlığıyla ve direk olarak yapıyor: “Abba –Baba”. Başkasından edinmeden Tanrılığa sahip olan Baba, bunu ezelden önce kendisinden doğan Oğul’a ve her ikisinin bir olduğu Kutsal Ruh’a bütün doluluğuyla armağan ettiği için de O’nun Tanrısıdır. İsa bu şekilde Baba’nın ve Tanrı’nın kimliğini, Tanrısal ve Üçlübir gizemi bizlere açıklıyor. Aziz Pavlus, bu açınlamayı vurgulayan ifadeyi üç kez tekrarlıyor: “Rabbimiz İsa Mesih’in Tanrısı ve Babası” (İncil, Romalılara Mektup 15,6; Korintlilere 2.Mektup 11,31; Efeslilere Mektup 1,3). Mesih bizlere Tanrısal Üçlübirliği, denilebilir ki, anlayabileceğimiz tek yol aracılığıyla açınlıyor; Tanrı’nın kendi benzeyişinde yaratarak bizler için belirlediği yol, yani Tanrı’yla O’nun çocukları olarak sahip olacağımız ilişki.
Oğul Baba’nın gözünde evrenin Tanrı önündeki halinin en mükemmel örneği olduğu için, Oğul da bizlere Baba’yı gerçek bilgelikle tanınabilen ve kendini İsrail’e açınlamış Tanrı’nın mükemmelliği betimlemesi ile açınlıyor: “Göklerdeki Babanız yetkin olduğu gibi, siz de yetkin olun” (İncil, Matta 5,48). İsa Mesih’in Tanrısı Eski Ahit’te kendini açınladığı özelliklerine, insanın hayal bile edemeyeceği doluluk ve sınırsızlıkta sahiptir. O hepimizden başka bir şekilde İsa için “İlk ve Son Olandır”, Mesih’in kendisinden geldiği ve kendisine geri döndüğüdür, O herşeyi açıklayan ve herşeyin kaynağı, başlangıcı olandır, O isteği her durumda yerine getirilmesi gerekendir ve daima yeterli olandır. O kutsal ve tek iyi olandır. O tek Rab’dir. O tektir ve karşısında hiçbir şey geçerli olmayandır. Ancak İsa Baba’nın ne kadar büyük ve herşeyden yüce olduğunu göstermek, başka bir deyişle “dünyanın O’nun Baba’yı sevdiğini anlaması” (İncil, Yuhanna 14,31) için evrenin bütün gözalıcılığını feda ediyor, şeytanın gücüne karşı geliyor ve eziyetin, zulmün, hatta haksızca haçta ölmeye mahkum edilerek ölmenin korkunç dehşetini bile üzerine alıyor. Baba, sürekli olarak yarattıklarını gözetip koruyan, çocuklarına tam bir sevgiyle yönelik diri Tanrı’dır. Egemenliği Baba’sına aktarana kadar İsa’yı eritip bitiren işte bu ateştir (bkz. İncil, Luka 12,50).
Baba ve Oğul’un biraraya gelişleri Kutsal Ruh’ta gerçekleşir. Kutsal Ruh’ta İsa Baba’nın kendisine “Sen benim sevgili Oğlum’sun” dediğini duyar ve hoşnutluğunu yaşar (İncil, Markos 1,10). Kutsal Ruh’ta Oğul olma sevincini Baba’ya yükseltir (İncil, Luka 10,21vd). İsa Mesih nasıl yalnızca Ruh’ta Baba’yla bir olabilirse, aynı zamanda Kutsal Ruh’u da açınlamadan Baba’yı açınlayamaz. Baba ve Oğul Kutsal Ruh’ta birken, bunu armağan etmekle, lütufla gerçekleştirirler. Bunun anlamı ise onların birliğinin bir lütuf ve lütuf kaynağı olduğudur.
Soru 24: “İncil’de Üçlübirlik adına yapılmış bir vaftiz gösterebilir misiniz? Bütün vaftizler İsa Mesih adıyla gerçekleştirilmiştir.” (TR)
Yanıt: Vaftiz arıtır, kutsar ve Tanrı önünde doğru kılar. Rab İsa ve Kutsal Ruh’un adıyla vaftiz olan Tanrı’yı hoşnut eder, vaftiz onu Tanrı önünde (teolojik ifadeyle) aklar. Vaftiz olan kişi vaftiz aracılığıyla “Mesih’in bir üyesi” ve “Kutsal Ruh’un tapınağı” haline gelir (bkz. İncil, Korintlilere 1.Mektup 6,12-20, özellikle 15. ve 19. ayetler). Vaftiz olan kişi Tanrı’nın bir çocuğu (İncil, Galatyalılara Mektup 4,5-7), Mesih’in kardeşi ve ortak mirasçısı (bkz. İncil, Romalılara Mektup 8,17; Galatyalılara Mektup 3,28) olur. Vaftizin “İsa Mesih adıyla” (İncil, Havarilerin İşleri 10,48 ve 19,5) olması daha çok kişinin İsa’nın taraftarı, İsa’ya “ait olması” durumunu belirtmektedir ve Vaftizci Yahya’nın vaftizinden ayırtetmek anlamını da taşımaktadır. Vaftiz hakkında bu şekilde bahsedilmesi, eskiden vaftizde yalnızca Mesih’in anıldığı eski bir ifadeyi kelime kelimesine aktarmak değildir. Tam tersine havarisel öğreti, başlangıçtan beri kullandığı “Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un adıyla” sözlerinin (İncil, Matta 28,19) İsa’nın verdiği buyruğa tamamen uygun olduğuna inanmaktaydı.
Soru 25: “İsa’ya iman etmiş biri kurtuluşunu yitirebilir mi?” (TR)
Yanıt: İsa Mesih’e Tanrıoğlu, insanların Kurtarıcısı olarak iman etmek aynı anda şu iki özelliğe sahiptir: Hem Tanrı’nın lütfunun bir armağanıdır; hem de insan tarafından günahtan uzaklaşmak ve Tanrı’ya yönelmekle bağlantı içinde bu armağanın özgürce kabulünün sonucudur. Tanrı insanın özgürlüğüne saygı göstermektedir. Tanrı, insanın şahsen ve bilinçli kararının sonucu olan yönelimi ve adanmayı beklemektedir. Bu nedenle de insanı imana zorlamadığı gibi, imanı otomatik olarak da dağıtmaz. Gerçek imanın özünde de özgürce sunulması ve özgürce kabul edilmesi yatar.
Bu şekilde aslında sorunun yanıtı da verilmiş olmaktadır. İman insan öncelikle kabul etmiş olsa bile kişi tarafından ihmal edilebilir, hatta tekrar reddedilebilir. İsa Mesih’e Tanrıoğlu olarak imanını kendi isteğiyle ihmal eden ya da bilinçli olarak terkeden kişi, kendisine sunulmuş ve kendisinin de önceden kabul ettiği bu kurtuluş armağanını reddetmiş olur. Böylesi bir insan Tanrı’ya uzak kalmayı seçmiş ya da Tanrı’ya bilinçli olarak karşı gelmiş olur. Cehennemin anlamı: kendisini sürekli olarak Tanrı’nın sevgisine kapamış olmak, ve kendi kendisini Tanrı’dan uzak olmanın mutsuzluğuna, Tanrı’ya düşman olmanın mutsuzluğuna, yani cehenneme sürüklemektir. Ne Kitabı Mukaddes’te ne de Kilise’nin aktarılarında hiç bir kimse hakkında gerçekten cehennemde olduğu şeklinde bir ifade yeralmaz. Cehennem konusu daha çok tövbe ve yaşam fırsatı ile bağlantı içinde gerçek bir olasılık şeklinde gözönüne getirilir.
Soru 26: “Ortodokslar ve katoliklerin farklı anladıkları Kutsal Ruhla ilgili bir sorum olacak: Katolikler Kutsal Ruh'un Baba ve Oğul'dan çıktığını söylüyorlarmış, Ortodokslar ise onun yalnız Baba'dan çıktığını iddia ediyormuş. 1054 yılındaki kavgalarda bu inancın önemli bir rolü olmuş. Ortodokslar İncil'in de onları desteklediğini söylüyorlarmış: "Baba'dan size göndereceğim Yardımcı, yani Baba'dan çıkan Gerçeğin Ruhu geldiği zaman, bana tanıklık edecek" (Yuhanna 15,26). İncil'in bu ifadesini nasıl açıklıyorsunuz?” (TR)
Yanıt: Ruh nedir? Kutsal Ruh? Ya da Tanrısal şahıs olarak Kutsal Ruh? Köken olarak Kitabı Mukaddes’in dil yapısında ruh rüzgarı, havayı, fırtınayı ve yaşamın sembolü olarak da nefesi ifade eder. Bu nedenle Tanrı’nın Ruhu fırtına ve yaşamın nefesidir; her şeyi yaratan, taşıyan ve ayakta tutan O’dur. Her şeyden önce tarihte etkin olan ve yeniyi yaratan O’dur. Eski Ahit’te öncelikle peygamberler aracılığıyla etkin olur. İman açıklamamızda şöyle deriz: “peygamberler aracılığıyla konuşmuş olan...” Eski Ahit Ruh’tan, zamanın sonuyla ilgili olarak Ruh’un herkesin üzerine dökülmesiyle gerçekleşecek olan büyük yemilenmeyi umut etmektedir (bkz. Eski Ahit, Yoel 3,1-2).
Yeni Ahit, bu zamanın sonundaki yenilenmenin İsa Mesih’le yerine geldiğini düşünmektedir. İsa Mesih’in ortaya çıkışı ve yaptıklarına, başlangıcından itibaren Kutsal Ruh’un etkinliği eşlik etmekteydi: Yahya tarafından vaftiz edilişinde (bkz. İncil, Markos 1,10); müjdesini duyuruşunda (bkz. İncil, Luka 4,18); cinlere karşı mücadelesinde (bkz. İncil, Matta 4,1; 12,28); haçta kendini feda edişinde (bkz. İncil, İbranilere Mektup 9,14) ve dirilişinde (bkz. İncil, Romalılara Mektup 1,4; 8,11). “Mesih” adı köken olarak bir ünvandır: İsa, Ruh tarafından meshedilmiş olandır, Mesih’tir. Ancak İsa Mesih, peygamberler gibi Ruh’un etkinliği altındaki taşıyıcıları değildir. İsa ölçülemez dolulukla Tanrı’nın Ruh’una sahiptir. Bu nedenle Dirilmiş Olan olarak Tanrısal Ruh’un kaynağıdır; bu Ruh’u Tanrı’nın armağanı olarak havarilere armağan etmektedir, Pentekost (Kutsal Ruh’un iniş günü) günü de bu Ruh’u Kilisesi’ne göndermektedir (bkz. İncil, Havarilerin İşleri 2,32-33).
Kutsal Ruh’un yerine getirdiği görev, İsa Mesih’in söylediği ve yaptığı herşeyi hatırlatmak ve böylece her gerçeğe yöneltmektir (bkz. İncil, Yuhanna 14,26; 16,13-14). Kutsal Ruh’ta İsa Mesih, Kilisesi’nde kalıcı ve tüm dünyada mevcut durumdadır (bkz. İncil, Korintlilere 2.Mektup 3,17). Bu nedenle Kutsal Ruh, İsa Mesih’in Ruhu (bkz. İncil, Romalılara Mektup 8,9; Filipililere Mektup 1,19), ve Oğul’un Ruhu (bkz. İncil, Galatyalılara Mektup 4,6) olarak da anılır. Kutsal Ruh aynı zamanda aracılığıyla İsa Mesih’i Ra olarak tanıyıp kabulleneceğimiz (bkz. İncil, Korintlilere 1.Mektup 12,3) ve Tanrı’ya “Abba, Baba” diye hitap etmemizi sağlayan (bkz. İncil, Romalılara Mektup 8,15; Galatyalılara Mektup 4,6) İmanın Ruhu olarak da adlandırılır. Kutsal Ruh, yeni yaşamın armağanıdır. Baba ve Oğul O’nu bize gönderirler. Tanrı bize Ruhunu armağan etmekle, kendini armağan etmiş olur. Ruhun armağanını kabul etmekle Tanrı’yla birlik içine katılır, O’nun yüce yaşamına paydaş ve Tanrı Çocukları oluruz (bkz. İncil, Romalılara Mektup 8,14; Galatyalılara Mektup 4,6). Bu da yalnızca, Ruh’un yaratılmış değil, aracılığıyla Tanrı’nın kendini bizlere açınladığı Tanrısal armağan olması nedeniyle mümkündür.
“bize verilmiş olan Kutsal Ruh aracılığıyla Tanrı'nın sevgisi yüreklerimize dökülmüştür” (İncil, Romalılara Mektup 5,5)
Ancak Tanrı’nın Ruhu yalnızca armağan değil, hem de o armağanı sunandır. O yalnızca birini etkin kılan güç değil, etken olandır. O bir şey değil, bir kişidir: Bir şahıstır. Armağanlarını nasıl isterse öyle dağıtır (bkz. İncil, Korintlilere 1.Mektup 12,11); O öğretir ve hatırlatır (bkz. İncil, Yuhanna 14,26); O konuşur ve “dua eder” (bkz. İncil, Romalılara Mektup 8,26-27); ve insan O’nu kederlendirebilir (bkz. İncil, Efeslilere Mektup 4,30).
Bu konuda özellikle 4.yüzyılda olmak üzere tartışmalar yaşanmıştır. Bazıları Kutsal Ruh’un yalnızca Oğul’un emrinde bir hizmetkar, bir çeşit melek olduğunu iddia etmişlerdir. Üç büyük kilise babası ise buna karşı çıkmışlardır: Basilyus, Nazianz’lı Gregor ve Nyssa’lı Gregor. Onların sundukları delil ise şudur: Eğer Kutsal Ruh, Baba ve Oğul gibi Tanrısal özden olmasaydı, bizlere Tanrı’yla birlik ve Tanrı’nın yüce yaşamına paydaşlık armağan edemezdi. Bu şekilde hazırlanmış olarak Kilise, ikinci büyük genel konsilde, 381 yılındaki Konstantinopel (İstanbul) Konsilinde Kutsal Ruh’un Rab, yani Tanrısal özden olduğunu, yalnızca lütuf armağanı değil yaşamı bağışlayan olduğunu ve Baba ve Oğul ile birlikte tapılmaya ve yüceltilmeye layık olduğunu ifade etti. Bu inanç, Büyük İman Açıklaması’nda şöyle vurgulanmaktadır:
“Baba ve Oğul’dan çıkıp, Baba ve Oğul ile birlikte tapılan ve yüceltilen, Hayatın kaynağı ve Rab olan Kutsal Ruh’a inanıyoruz.”
“ve Oğul ile” şeklindeki meşhur Filioque ifadesi, Konstantinopel konsilinin temel iman açıklamasında mevcut değildi. İfade, 5. ila 7. yüzyıllarda İspanya’da öğreti ifadesi olarak yayıldı, 11.yüzyılda Roma Kilisesinin iman açıklamasına dahil oldu. Günümüze kadar da bu ifade Ortodoks Kilisesi ile bir fark oluşturmaktadır. Ortodokslar “Oğul aracılığıyla Baba’dan” ifadesini kullanmaktadırlar. Böylece herşeyin kaynağı ve kökeninin yalnızca BabaTanrı olduğunu vurgulamak istemektedirler. Roma Katolik Kilisesi ve diğer batı kiliseleri ise Oğul’un Baba ile aynı özden ve eşit olduğunu daha vurgulu olarak ifade etmek istemektedirler. Bu temel amaçta Doğu ile Batı uyuşmaktadırlar. Yalnızca farklı teolojik terim ve düşünce tarzlarını kullanmaktadırlar. Bu nedenle Roma Katolik Kilisesi’nin düşüncesine göre burada çoğulluk içinde doğal ve yasal bir birlik, ancak kiliseyi bölen bir fark mevcuttur.
Doğu ve Batı’yı bağlayan ve birleştiren bu iman açıklaması şunu söylemek istemektedir: Kutsal Ruh Tanrı’nın yalnızca bir armağanı değil, Tanrı’nın şahısta armağanıdır. Çünkü insan yaşamı ve onun gizemi ancak Tanrı’nın yaşamı ve gizemine paydaş olmakla tamama, bütünlüğe ererler. Ancak Kutsal Ruh Tanrı’nın yalnızca armağanı değil, bu armağanın Tanrısal sunucusu, yaşamı bağışlayandır. Nasıl ki Baba Oğul’un kaynağı ise ve kendisini Oğul’a armağan ediyorsa, bu şekilde Baba ve Oğul da, ya da Baba Oğul aracılığıyla Tanrısal yaşam ve oluşlarının doluluğunu armağan eder ve Kutsal Ruh’u ortaya çıkarırlar. Ruh nasıl Baba ve Oğul karşısında kabul eden, alan durumunda ise, bizlere karşı da bir kaynak, yaşam bağışlayandır. O yeni yaşamın ve zamanın sonunda insanın ve dünyanın dönüşümünü sağlayan can veren yaratıcı güçtür.
Kutsal Ruh tarafından armağan edilen yaşamın ne anlama geldiğini 9.yüzyıldan “Veni Creator Spiritus” (Gel Yaratıcı Ruh) ilahisi çok güzel ifade etmektedir:
“Gel yaşam veren Kutsal Ruh, kudretinle bizleri doldur. Senin yaratıcı işin bizi var etti: Şimdi de bizlere Tanrı’nın nefesini üfle.
Yaşam, ışık ve ateş senden gelir, biz zayıflara sen güç ve cesaret verirsin.”
“Hayatın kaynağı ve Rab olan Kutsal Ruh’a inanıyoruz.” Bu inancımızı açılarken ifade ettiğimiz şeyi, hiçbir konsil, hiçbir din bilgisi kitabı, ya da hiçbir teolog bu ilahilerdekinden daha güzel vurgulayamaz.
|