titelbild
us-eng-flag

English

deutsche fahne

Deutsch

Frankreich02

Français

Italia02

Italiano

Spanien02

Español

russland3

Ziyaretçi sayısı

Banner2

Sorular ve Yanıtlar 19

Soru 195: Aziz ilan edilmenin anlamı nedir? Cennete iki sınıflı bir toplum mu var? (TR)

Yanıt:
Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, insanın vaftiz olmaya çağrılmasıyla bağlantılı olan kutsallığa çağrı ve aziz ilan edilmenin anlamı hakkında şunları söylemektedir:

    824 Mesih’le birleşmiş Kilise, Onun sayesinde kutlulaşır; Kilise de Onun sayesinde ve Onda kutlulaştıran olur. „Kilise’ nin bütün işi insanların Mesih’te kutlulaşmasına ve Tanrı’ nın yücelmesine yöneliktir.(SC 10) Esenliğin bütün yolları (UR 3) Kilise’ ye teslim edilmiştir. Tanrı’nın lütfu sayesinde kutsallığı onda elde ederiz.“(LG 48)

    825 „Kilise yeryüzünde kusurlu olsa da, gerçek bir kutsallıkla bezenmiştir.“(LG 48) Mensupları kutsal yetkinliğe sahip kılınmalıdır. „Durumları ve yaşam biçimleri ne olursa olsun Mesih’e inanan böylesi büyük ve böylesi bol esenlik yoluyla güçlendirilmiş herkes kendi yolunda yürümek üzere Tanrı tarafından Baba’nın yetkin kutsallığına erişmeye çağrılmıştır.“(LG 11)

    826 Sevgi kutsallığın can damarıdır. Herkes sevmeye çağrılmıştır: Sevgi kutlulaştırma yollarının hepsini yönetir, onlara ruh verir ve onları kendi akıbetlerine götürür.(LG 42)

    827 „Oysa sırf halkı günahlarından kurtarmak için gelen ‘kutsal, masum, lekesiz’ Mesih, günah işlemedi, bağrında günahları barındıran Kilise ise hem kutsal hem de arınmaya muhtaçtır, gücünü sürekli olarak tövbe etme ve yenilenmenin ardından gitmeye harcamaktadır.“ (LG 8, bkz. UR 3) Kilise’nin bütün üyeleri, yöneticiler dahil, kendilerini günahkâr saymalıdırlar. Dünyanın sonuna kadar herkeste İncil’in iyi tohumuna günahın deliceleri karışmış olarak kalacaktır. Şu halde Kilise Mesih’in esenliğiyle etkilenmiş kutlulaşma yolundaki günahkârları bir araya getirmektedir.

    828 Bazı inanlılarını aziz ilan ederek, kısacası bu inanlıların erdemleri kahramanca uygulamış olduklarını ve Tanrı’nın lütfuna sadık kalarak yaşadıklarını törenle ilan ederek, Kilise kendinde bulunan kutsallık Ruhunun gücünü kabul etmiş olmakta ve inanlılara bu kişileri örnek ve aracı olarak göstererek umutlarını desteklemektedir.(Bkz. LG 40, 48-51) "Aziz ve azizeler Kilise tarihindeki en zor anlarda yenilenme kaynağı olmuşlardır."(CL 16, 3) Nitekim, "kutsallık Kilise’nin havarisel etkinliğinin ve misyoner atılımının gizli kaynağı ve yanılmaz ölçüsüdür"(CL 17, 3).

    829 "Kilise Meryem Ana’nın kişiliğinde kendisini lekesiz ve pürüzsüz yapan yetkinliğe ulaşmıştır bile. Mesih inanlıları hâlâ kutsallık yolunda ilerlemek için günaha karşı zafer kazanmak çabası içindedirler: İşte bu nedenle gözlerini Meryem Ana’ya çevirirler"(LG 65): Kilise onun sayesinde şimdiden tamamen kutsaldır.

Soru 196: Katolik Kilisesi evrim teorisi hakkında ne düşünüyor? (TR)

Yanıt:
Soruyu soranın sorular ve Yanıtlar 10 sayfasında 85 numaralı soruya yanıtımızı okumasını tavsiye ederiz.

Soru 197: Bilimadamları dünyanın yaklaşık 5 milyar yaşında olduğunu söylüyorlar. Dünyadaki insani izler ise en fazla 1-2 milyon yıllık. Kitabı Mukaddes ise Tanrı’nın yaradılışı altı günde tamamladığını söylüyor. Tanrı bu kadar yavaş mı çalıştı? (TR)

Yanıt:
Soru, Kitabı Mukaddes’in yaradılış hakkındaki aktarısının yanlış anlaşılmasına dayanmaktadır. Kitabı Mukaddes, yaradılmış olan varlıklarla ilgili herhangibir bilimsel veri ya da araştırma sonucunu paylaşmak amacını gütmemektedir. Kitabı Mukaddes’in yaradılışla ilgili aktarısı, “insani ve hristiyan yaşamının temelleriyle ilgilidir; bütün zamanların insanlarının kendilerine sordukları: “Nereden geliyoruz?”, “Nereye gidiyoruz?”, “Nereden kaynaklanıyoruz?”, “Neden buradayız?”, “Bütün bu herşey nereden geliyor ve nereye gidiyor?” şeklindeki temel sorularına Kitabi imanın yanıtını ifade etmektedir. Kaynağa ve hedefe dair her iki soru da birbirinden ayrılmaz bir bütünlük oluşturmaktadır. Yaşamımızın anlamı ve yönelimi için belirleyici öneme sahiptirler.

Dünyanın ve insanın kökenlerine yönelik soru, evrenin yaşı ve boyutları, yaşam şekillerinin ortaya çıkması ve insanın ortaya çıkışı konularında bilgilerimizi olağanüstü düzeyde zenginleştirmiş olan çok sayıda bilimsel araştırmaların konusunu oluşturmaktadır. Tüm bu keşiflerin bizleri Yaratıcı’ya tam anlamıyla hayran olmaya, bütün yartıkları için ve alimler ve araştırmacılara bahşettiği anlayış ve bilgelik için O’na şükretmeye teşvik etmesi gerekir.

Bu araştırmalara yönelik büyük ilgi, aslında doğa bilimlerinin ana alanından başka bir konuya dayalı bir soru ile artmaktadır. Sözkonusu olan yalnızca evrenin maddi olarak ne zaman oluştuğu ve insanın ne zaman ortaya çıktığı değil, ancak varoluşun anlamına yönelik olan sorudur: Varoluş tesadüfen mi, kör bir kaderin sonucu mu, herhangi bir gereklilik sonucu mu, yoksa bizim Tanrı olarak adlandırdığımız akil ve yüksek bir kaynağın iradesine dayalı olarak mı gerçekleşmiştir?Ve eğer dünya Tanrı’nın bilgeliği ve lütfuna dayalı ise, o zaman kötülük neden vardır? Kötülük neden gelmektedir? Bunun sorumlusu kimdir? Ve kötülükten bir kurtuluş var mıdır? (Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, Madde 282-284.)

Kitabı Mukaddes yaradılış hakkında ne diyor, yaradılış aktarıları neyi kastediyorlar ve bu aktarıları nasıl doğru şekilde anlayabiliriz?

Eski Ahit (Tevrat) bir değil, iki yaradılış öyküsü içerir, yani Tekvin 1,1-4 ve Tekvin 2,4b-7. Her iki aktarıda Yaratıcı olan Tanrı’ya imanda tamamen uyum içindedir; bu imanı farklı iekillerde vurgularlar. Bu sayede Kitabı Mukaddes için önemli olanın dünyanın fiziken belirgin şekilde varolması değil, dünyanın kaynağını Tanrı’da bulduğu imanı olduğu bir kez daha vurgulanmış olur.

İlk, ancak tarihsel açıdan daha yeni olan yaradılış aktarısı kısa ve özlü bir biçimde ifade eder:

    “Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı. Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrı’nın Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu. Tanrı, “Işık olsun” diye buyurdu ve ışık oldu. Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı...” (Tekvin 1,1-4)

Bu yaradılış aktarısı ardından Tanrı’nın yedi günlük bir süreç içerisinde yaratıcı eylemini nasıl adım adım gerçekleştirdiğini tarif eder. Yaradılışın zirvesini altıncı günde insanın yaradılışı oluşturur. En sonunda özetler bir şekilde şu ifade yeralır: “Tanrı yarattıklarına baktı ve her şeyin çok iyi olduğunu gördü” (Tekvin 1,31) (Katholischer Erwachsenen-Katechismus, C. 1, S. 94f.)

“Bu yaradılış aktarısı, varlıkların Sept günü dinlencesi ile tamamlanır şekilde planlanmış bir haftalık süre içerisinde nasıl yaratıldıkları konusunda mantıklı ve adım adım anlatılışını sunmak ister. Tanrı’nın isteği ve iradesi ile bütün varlıklar, gitgide artan bir değer ve yücelikle Tanrı’nın benzeyişinde olan ve yaradılışın kralı olan insana dek sırayla varolurlar. Metin, bilim öncesi bir dünya anlayışını kullanmaktadır. Bu aktarı ile modern doğa bilimlerinin görüşleri arasında birebir uyum bulmak için çaba gösterilmesine gerek yoktur; burada sözkonusu olan – kendi zamanının özelliklerini taşır şekilde – Tek ve transandant olan Tanrı hakkında kalıcı bir geçerliliğe sahip olan bir açınlanmadır; Tanrı dünyadan önce de vardı ve dünyadan üstündür; bütün yaradılış O’nun eseridir ve yalnızca tamamen O’na bağlı olarak ayakta durmaktadır” (Neu Jerusalemer Bibel, S. 15, Tekvin 1,1-2,4a hakkında dipnot).

İkinci ve daha eski olan aktarı ise farklıdır. Bu aktarıya göre insan yaradılışın zirvesi değil, merkezidir. Bu nedenle dünyanın yaradılışı kısaca aktarılır, ancak insanın yaradılışı uzun uzun ve tasvirlerle anlatılır.

    “RAB Tanrı göğü ve yeri yarattığında... RAB Tanrı Adem’i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğunu üfledi. Böylece Adem yaşayan varlık oldu.” (Tekvin 2,4b-7)

Her iki yaradılış aktarısı da zamanlarının dilini konuşmakta ve o dönem kültürünün anlayışını yansıtmaktadır. Bugün bize yabancı gelen bir tarzda elbette ki o zamanki dünya görüşüne dayalı olmayıp, aksine Tanrı’nın İsrail halkı ile yolunun sonucu olan ve bir Vahiy ve iman gerçeğini sunan bir içeriği ifade etmektedirler [...] Yaradılış, tamama ermeye yönelik düzenlenmiş bir başlangıçtır. İlk yaradılış aktarısı bunu, Tanrı’nın yaratıcı eylemini tamamladıktan sonra yedinci gün dinlenmesini ifade ederek görsel bir şekilde vurgulamaktadır (bkz. Tekvin 2,2). Elbette ki bununla söylenmek istenen şey Tanrı’nın yorulmuş olduğu değildir; tersine söylenmek istenen şey: yaradılışın hedefinin Sept günü, yani Tanrı’nın yüceltilmesi olduğudur. Bu nedenle Pavlus bütün yaradılışın özlemle Tanrı çocuklarının ortaya çıkmasını, yani tamama ermiş olan Tanrı’nın Egemenliği’nin yüceliğini beklemekte olduğunu yazıyor (bkz. Romalılara Mektup 8,19-24). Yani ilk yaradılış, yeni gökyüzü ve yeni yeryüzüne bağlı durumdadır (bkz. Yeşaya 65,17; 66,22; Vahiy 21,1). Yaradılış bütünlüğüne Tanrı “herşeyde her şey” olduğu zaman erişecektir (Korintlilere 1. Mektup 15,28). Bu şekilde yaradılış, sabit bir gerçekliği değil, aksine geleceğe yönelik açık olan bir olguyu, oluşu temsil etmektedir.” (Katholischer Erwachsenen-Katechismus, C.1, S.95)

Soru 198: Yaradılış aktarısına göre yaşam burada başladığı ve diğer gökcisimleri de sanki birer dekorasyon malzemesi gibi yaratılmış olduğuna göre, küçücük dünyamızın sonsuz evrenin merkezi olduğuna inanıyor musunuz? (TR)

Yanıt:
İkinci Vatikan Konsili, “yeryüzündeki herşeyin merkezi ve zirvesi olarak insana göre düzenlendiği imanlıların ve inanmayanların neredeyse ortak görüşü durumundadır” (Gaudium et Spes 12) demektedir.

Ancak dünyamızın evrenin merkezi olmadığını bugün daha iyi biliyoruz ve doğabilimcilerinin çoğunun görüşüne göre insan evrenin ve dünyanın evrimine dahil durumdadır. Bu şekilde şu soru kendini göstermektedir: İnsan nedir? Bu, başlangıcından beri insanlığın temel sorusudur. Kitabı Mukaddes de bu soruyu yöneltmektedir (bkz. Mezmur 8,5; 144,3; Eyüp 7,17).

“İnsan nedir?” şeklindeki temel soruya Kitabı Mukaddes’in yanıtı şöyledir: İnsan, Tanrı’nın yarattığı bir varlıktır, varoluşunu Tanrı’ya borçludur. Tanrı tarafından varolması istenmiş ve yaratılmıştır; Tanrı onun öyle olmasını istediği ve ona ad verdiği için öyledir (Katholischer Erwachsenen-Katechismus, C. 1, S. 114).

Bu şekilde Kitabı Mukaddes, insanın yaradılışını diğer varlıkların yaradılışından ayrı tutmaktadır. Kitabı Mukaddes’e göre insanı diğer bütün yaratılmış varlıklardan ayrı ve özel kılan şey insanın tanrı’nın benzeyişinde yaratılmış olmasıdır (bkz. Tekvin 1,26-27). Bütün canlılar içinde yalnızca insan Tanrı’ya uyabilendir, Tanrı’yı işitip O’na yanıt verebilendir. Bu şekilde insan, Tanrı’nın yeryüzünde partneri olarak yaratılmış ve Tanrı’yla bir birlik içinde yaşamak üzere belirlenmiştir.

İnsanın onuru ve yüceliği açısından bakıldığı zaman evrendeki küçücük dünya gerçekten de “sonsuz evrenin merkezi” durumundadır. Bu bakış açısı mezmurlarda görkemli bir şekilde ifadesini bulmaktadır:

    Ey Egemenimiz RAB,
    Ne yüce adın var yeryüzünün tümünde!
    Gökyüzünü görkeminle kapladın.
    İnsan ne ki, onu anasın,
    Ya da insanoğlu ne ki, ona ilgi gösteresin?
    Nerdeyse bir tanrı yaptın onu,
    Başına yücelik ve onur tacını koydun.
    Ellerinin yapıtları üzerine onu egemen kıldın,
    Her şeyi ayaklarının altına serdin;
    Ey Egemenimiz RAB,
    Ne yüce adın var yeryüzünün tümünde!
    (Mezmur 8,2.5-7.10; bkz. Sirak 17,1-10)

(Aynı eser, S. 115-117)

Soru 199: Kadınlar neden rahip olamazlar? Havva yüzünden mi? (TR)

Yanıt:
Bu soru 186 numaralı soruda yanıtlanmıştır. Bu yanıtımızı dikkatli okursanız, Katolik Kilisesi’nin bu konudaki tavrının Adem veya Havva hakkındaki Kitabı Mukaddes ifadeleri ile ilgisi olmadığını görebilirsiniz.

Soru 200: İsa sık sık “...denildiğini duydunuz. Ama ben size derim ki...” diyor ve Eski Ahit’in birçok ifadelerini değiştiriyor. Bu Eski Ahit’i reddetmek değil midir? (TR)

Yanıt:
İsa Mesih, “ataların törelerine” (Markos 7,3.5) karşı eleştirel bakıyordu, çünkü zamanının birçok yahudileri ve yahudi öğretmenlerinin “insanların törelerini”, Tanrı’nın emirleri yerine koyduklarını görmüştü (Markos 7,8). Ancak İsa herşeyi yakıp yıkmak isteyen birisi değildi. Biröok konuda halkının aktarı ve törelerini yerine getirdi, evet, Eski Ahit’in kutsal metinlerini bol bol kullandı. Rabbilerin yorumu yerine ise elbette ki kendi yorumunu getirdi: “Ben size derim ki...” (Matta 5,22 vd.) Söylemek istediği şudur: “Gerçek olan töreyi size söylüyorum.” Daha da fazlası: “Töre, diri ve can veren aktarı, benim.” (Katholischer Erwachsenen-Katechismus, S. 51)

Ancak İsa Mesih’in, Eski Ahit’in gerçek açıklaması, hedefi ve merkezi olduğu iddiası ile Eski Ahit’ten vazgeçmeye çağırdığını düşünmek çok büyük bir yanlış olur. Bu önemli öğreti konusunda Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri şunları söylüyor:

    121 Eski Ahit Kutsal Kitabın vazgeçilemez bir bölümünü oluşturur. Eski Ahit’in kitapları Tanrı tarafından esinlendirilmiş kitaplardır ve değerlerinden hiçbir şey yitirmemişlerdir, zira Eski Antlaşma hiçbir zaman geçersiz kılınmamıştır.

    122 Nitekim, “Eski Ahit’in kutsal tasarısının başlıca var olma nedeni dünyanın kurtarıcısı Mesih’in gelişini hazırlamaktı”. “Her ne kadar kusurlu ve eğreti şeyler içeriyorsa da”, Eski Ahit’teki kitaplar Tanrı’nın esenlikli sevgisinin Tanrısal pedagojisine tanıklık etmektedirler: O kitaplarda Tanrı üzerine yüce bilgiler, insan yaşamı üzerine iyileştirici bilgelik, şahane dua hazineleri bulunmaktadır; onlarda ayrıca esenliğimizin gizi saklı durmaktadır. (DV15)

    123 Hıristiyanlar Eski Ahit’e Tanrı’nın gerçek sözüymüş gibi saygı gösterirler. Kilise, Yeni Ahit’in Eskisini hükümsüz kıldığı düşüncesine daima şiddetle karşı çıkmıştır.

Hem havariler zamanında hem de daha sonraki bütün aktarılarda Tanrısal planın hem Eski hem de Yeni Ahit’teki bütünlüğü kilise tarafından typologie, yani öğretinin önformu şeklinde olduğu vurgulanmıştır. Tanrı’nın zamanı dolduğunda beden alan Sözü’nün şahsında gerçekleştirdiği şeyler, Eski Ahit’in aktarılarında önbildiri ve önform olarak yeralmıştır.

Soru 201: Hindistan’da Tomas hristiyanları varmış. Bunlar Tomas-İncili taraftarları mı? (TR)

Yanıt:
Malabar hristiyanları da denilen Tomas hristiyanları, Güneybatı Hindistan’da Kerala’da yaşayan bir grup hristiyandır. Kiliselerinin, madras yakınlarında şehit olduğunu iddia ettikleri Aziz havari Tomas tarafından kurulduğunu inanırlar. Madras yakınlarında Aziz Tomas’ın kalıntıları olduğu söylenen bir sandık, yüzyıldan bir Pehlevi yazısı içeren bir haç ile işaretlidir. Ne 1945-1946 yıllarında Nag Hammadi’de Kıpti bir versiyonu bulunan Tomas İncili, ne de apokrif Tomas çocukluk İncili’nin Günaybatı Hindistan’daki Tomas hristiyanları ile hiçbir ilgisi yoktur.

Soru 202: ABD’nin sonunda siyah bir başkanı oldu. Bir siyahın Papa olabilmesi mümkün müdür? (TR)

Yanıt:
Kilise hukuku açısından bir siyahın Papa olması önünde hiçbir engel yoktur. Vaftizli her erkek Papa olarak seçilebilir. Seçim sırasında henüz episkopos değilse, öncelikle episkoposluğa kutsanma ile Roma episkoposu ve böylece Papa olur.

Soru 203: Kürtaj hakkında ne düşünüyorsunuz? Ve bir tecavüz olayından sonraki kürtaj hakkında ne düşünüyorsunuz? (TR)

Yanıt:
Kürtaj konusunda Sorular ve Yanıtlar 16 başlıklı sayfamızda 159. soruya yanıtımıza bakınız. Kilise, insan yaşamının hem doğum öncesi hem de doğumdan sonra onur ve yaşam hakkına sahip olduğunu, ilk andan itibaren yaşamın korunma hakkına sahip olduğunu öğretir. “Kürtaj ve bebeklerin öldürülmesi iğrenç suçlardır” (Gaudium et Spes 51).

Bütün diğer yaşamlar gibi daha anne karnındaki insani yaşam da başka şeylerle çatışma durumuna düşebilir. Bazen ebeveynler ya da anneler doğmamış çocuğun öldürülmesini kendilerine daha önemli veya vazgeçilmez görünen şeylerden vazgeçmemek için son çare olarak görebilirler. Böylesi çelişkili durumlarda sorumlu ve duyarlı ahlaki kararlar nasıl verilebilir?

Bu soruların aydınlatılması konusunda hem mevcut koşullar hem de kullanılan terimleri bilmemiz ve hukuki düzenlemeleri ahlaki yatgılarla eş tutmaktan kaçınmamız önemlidir.

Hamileliğin kürtajla sona erdirilmesi konusunda devamlı karşımıza çıkan bir terim “İndikasyon (belirti, emare)” dir. Birçokları bu terimle yanlışlıkla “hamileliğin sona erdirilmesini gerektirecek bir belirti” anlamakta ve bu nedenle böylesi bir belirti, yani çocuğun sorunlu olduğunu gösteren bir belirti varsa, kürtajın ahlaki olarak da sorun yaratmadığını kastetmektedirler. Gerçekte ise belirti denilen olay, doğacak çocuğun anne ya da ebeveynler için sorun yaratacak bir problemi beraberinde getirebileceği ihtimalinden başka birşey değildir.

Kriminolojik (hukuk alanında aynı zamanda ahlaki veya insani) indikasyon, çocuğun tecavüz sonucu veya zorlama sonucu hukuk dışı bir şekilde hamilelikle oluşmasıdır.

Genel (sosyal) zor durum indikasyonu ise, bebeğin, annenin ya da ailenin ağır bir sosyal veya ekonomik sıkıntıya düşebileceğidir, ki bu durum hamile için ağır psikolojik sıkıntılara yolaçabilecek derecede ağır görülebilir.

Tıbbi indikasyon ise bebeğin, annenin yaşamını (vital indikasyon) veya sağlığını (profilaktik indikasyon) tehdit ediyor olmasıdır.

Tüm bu indikasyonlar, doğmamış bebeğin yaşamının başka şeylerle çatışma içine düşebileceğini gösterir. Bu diğer şeyler, doğmamış bebeğin temel yaşam hakkından üstün görülecek önem veya aciliyete sahip midirler? İşte asıl ahlaki soru budur.

Bu sorudan hareketle kriminolojik indikasyonu gözönüne alırsak, burada sözkonusu olan şeyin kürtajı ahlaki açıdan haklı gösteremeyeceği ortaya çıkar. Tecavüz veya zorlama sonucu oluşan çocuğun da temel yaşam hakkı vardır ve bu hak, annenin otonom karar hakkına göre önceliği vardır. Elbette ki böylesi bir ahlaki değerlendirme, bir annenin tecavüz ya da zorlama ile hamile kalmasıyla oluşan bir çok sorunu çözmeyecektir, ancak bu sorunlar bebeğin öldürülmesiyle de çözülemez.

Bu durum başka bir şekilde sıkıntı ve zor durum indikasyonun bahsettiği annenin maruz kaldığı psikolojik baskıyı da ilgilendirmektedir. Ruhsal ve sosyal sıkıntılar büyük ve ağır dertlerdir, ancak yine de çocuğun öldürülmesi hakkını vermezler; bu dertlerin asıl olarak anneye başka şekilde sağlanacak yardımlarla çözülmesi gerekir. Maalesef böylesi bir yardım konusunda asıl görevli olanlar, yani çocuğun babası, ailesi ve yakın çevresi çoğunlukla yardımcı olmamaktadırlar. Bazen de baskı uygulayarak hamilenin içinde bulunduğu sıkıntıyı artırmakta ve onu kürtaja yöneltmektedirler. Bu durum, daha doğmamış yaşamların değeri konusundaki yargıların oldukça olumsuz yönde değiştiği kamuoyu için de geçerlidir. Genel anlayış hamileleri maalesef başka çıkar yolu bulamayacakları koşullara sürüklemektedir.” (Katholischer Erwachsenen-Katechismus, C. 2, S. 290-291)

Tıbbi indikasyonların ahlaki açıdan doğru değerlendirilmeleri de ağır sorunları beraberinde getirebilir. Tıptaki ilerlemelere dayalı olarak, en azından refah seviyesi yüksek ve teknik açıdan gelişmiş toplumlarda annenin sağlığını etkileyen riskler (Profilaktik indikasyonlar), tıbbi açıdan bakıldığında yaşamsal tehlike içeren durumların iyice seyrekleşmesini sağlayacak oranda asgariye indirilebilir. Bu şekilde tıbbi-profilaktik indikasyonların değerlendirilmesinde ahlaki sorunlar eskiden olduğu kadar keskin bir biçimde değillerdir. Ancak bu durum tıbbi gelişmelerin şu ana dek o kadar da etkin olamadığı veya genel toplumun henüz erişemediği Afrika’nın, Asya’nın, Latin Amerika’nın birçok ülkelerinde farklı görünmektedir. Bu nedenle tıbbi indikasyonda uygulanan tutumun ahlaki değerlendirmesi mevcut koşulları da gözönünde bulundurmalıdır. İşte burada geçerli olan şudur: “Belli uygulamaların değerlendirilmesi yalnızca genel ahlaki normlarla uyuşma kriterlerine göre olamaz. Bu genel normlar mevcut ve sözkonusu olguyu kendi yoğunluk ve özgünlüğünde kapsayamazlar, çünkü mevcut olgu genel normlarla uyum içindeki özelliklerin yanında mevcut koşulların özgünlüğünden kaynaklanan farklılıklar da gösterebilir. Bilinçli yaşama yetkin kılınmış, özgürlük ve sorumluluğa çağrılmış şahsiyet olarak insan yalnızca genel norm ve kavramların nesnesi değildir; insan kavramının asıl bireysel gerçekleşimi, kendine özgün ve her biri eşsiz bir varlık olarak kendi etkinlik ve eylemleriyle ebedi Tanrı ile birlik içine erişmek olan asıl son hedefine varmasıdır.” (Eberhard Schockenhoff, Grundlegung der Ethik. Ein theologischer Entwurf. Freiburg: Herder, 2007, S. 448vd.)

Seyrek ancak olası bazı durumlarda hem annenin hem de çocuğun yaşamı tehlikededir (Vital indikasyon). Burada durum o kadar dramatik bir hal alır ki, ilgili bütün taraflar ağır bir şahsi zorlukla karşı karşıya kalırlar; bu durumlarda yaşamın dokunulmazlığı hakkındaki ahlaki kategoriler de etkisiz kalabilirler. Böylesi bir durumda herşeyi akışına bırakmak ve hem anne hem de bebeğin ölmesini kabullenmek şeklindeki ahlaki talep genel olarak insanlıkdışı görülür. Böylesi istisna durumlarda iki ölüme giden yaşamdan en azından birinin kurtarılmasını ahlaki açıdan uygun görenlerin dayankları da gözönünde bulundurulacaktır, çünkü bu uygulamanın hedefi yaşamın kurtarılmasıdır. Ancak böylesi bir değerlendirmenin, bebeğin yaşamının asla eşdeğer bir şeyle çelişki içinde olmadığı halde yine de öldürüldüğü diğer kürtajlarla kesinlikle bir tutulmaması gerekir. Alman episkoposları şunu söylemektedirler: “Mevcut koşulda doktorun çok özenli bir vicdani karar vermesi gerekir. Eğer karar gerçekten vicdani olursa kimse bu karara saygısızlık etmez” (Zur Novellierung des § 218 vom 7.5.1976, 7). (Katholischer Erwachsenen-Katechismus, C. 2, S. 292)

Soru 204: İncil’de kadınların kilisede başlarını örtmeleri gerektiği yazıyor. Bu kurala neden uyulmuyor? (TR)

Yanıt:
Yanıtımız iki bölümden oluşmaktadır:

1. Kitabı Mukaddes’teki ahlaki tutumla ilgili bütün kurallar değişmez bir şekilde geçerli midir?

Ahlaki normların kesin geçerlilik iddiası bizleri, Kitabı Mukaddes metinlerinde ifade edilmiş olanları da dahil olmak üzere eski dönemden kalma kuralların günümüz insanı için de bağlayıcı veya ifade olarak istisnasız her durumda geçerli olup olmadıkları sorusuyla karşı karşıya getirmektedir. Normların daima doğru yorumlanmaları ve doğru uygulanmaları gereklidir. Bu açıdan eski dönemlerden bazı düzenlemelerin (örneğin kölelerin durumunu ilgilendiren veya kadının toplumdaki yeri ve bununla ilgili kuralların) günümüzde artık geçerli olamayacağı kendini göstermektedir.

Aynı şekilde normların değişen koşullar içinde, başlangıçta korumaları amacıyla geliştirildikleri değerleri korumaya yardımcı olamaz hale geldikleri de olmaktadır. Koşulların değişimi daha önceleri geöerli olan bir normun da değişmesine hatta ortadan kalkmasına yolaçabilir. Bu şekilde bazı doğal-ekonomik sistemlerde faiz almak bunun kötüye kullanılmasına ve hatta baskıya, şantaja yolaçarken, başka ekonomik sistemlerde ödünç verilen para “verimli” olup, kazanç sağlarsa bundan faiz alınması adil durumdadır.

Normların kesin geçerlilik iddiası, bir norm aracılığıyla korunan değerlerin birbirleriyle çatışma içine düşmeleri olasılığını ortadan kaldırmaz. Böylesi bir durumda ahlaki açıdan doğru karara varabilmek için bu değerlerden hangisinin öncelikli olduğunu gözönünde bulundurmak gerekir.

Aynı şekilde insanın farklı yaşam alanlarındaki değerlendirilme şekli de değişebilir. Örneğin bu açıdan insan cinselliğine bakış konusunda Aziz Augustinus’un (354-430) zamanı ile, Aziz Aquinolu Tomas’ın (1224-1274) zamanı ve İkinci Vatikan Konsili’nin konuya bakışı açısından büyük benzerlik ve uyum olmasına karşın, önemli farklılıklar da vardır. Daha sonraki bakış açıları cinsellik ve evlilik kavramlarının değerlendirilmesinde büyük önem kazanmış olan hem tıbbi ve antropolojik bilgilerdeki gelişmeleri hem de kültürel deneyimleri yansıtırlar. İkinci vatikan Konsili’nin gösterdiği şekilde insan cinselliği ve evlilik birliğinin böylesi insanileştirilmesini ne Augustinus veya Aquinolu Tomas ne de hatta 1917 yılında yayınlanan kilise hukuk kitabı öngöremezdi. Burada açıkça belirgin olan şey, ahlaki değerlere temel olan kavramların farklı tarihsel aşamalarda korumaya değer olan kavramların korunduğu, yeni bilgi ve olguların da kendini buna kattığı farklı bir görünüm kazandığıdır.

Algılama, düşünme ve değerlendirme konusunda büyük değişimlerin yaşandığı bir dönemdeyiz. Düşünce, anlayış ve inançların çokçeşitliliği karşısında Tanrı’nın gözünde iyi ve ahlaklı olanın ne olduğunu bulmak her zaman çok kolay olmayabilir. Bu noktada bizler (burada kastedilen: katolik hristiyanlar) imanın kaynakları be Tanrıhalkının ahlaki inançlarına dayanmak zorundayız. Her nerede şimdiye dek geçerli normlarda daha geniş bir anlayış ve daha derin bir yoruma gereksinim duyulursa, bu durumda da daima korunması gereken değerin gözönünde tutulması gereklidir (bkz. Papa II. Jean Paul’ün 1993 tarihli “Veritatis splendor” başlıklı havarisel bildirisi, Nr. 53). Bu konuda bir örneği İkinci Vatikan Konsili İnanç ve Vicdan Özgürlüğü konusunda vermektedir. Önceki anlayışlarda subjektif olarak hatalı olanlar yeterince değerlendirilmemişti. Yeni anlayış ve yönelim ise kalıcı ahlaki ilkeleri sulandırmak amacını gütmemiş, gerekli olan yeni bir yorum ile İncil’in iddia ve ifadesini daha iyi anlaşılır kılmış ve temel insan hakları normlarındaki bağlayıcılığını daha belirgin şekilde ifade etmiştir.” (Katholischer Erwachsenen-Katechismus, C. 2, S. 103vd).

Bu açıdan bakıldığı zaman Kitabı Mukaddes’in özellikle kültürel koşullara dayalı birçok norm ifadelerinin daima yeniden düşünülmesi ve yorumlanması gerektiğini anlayabiliriz. Bu durum özellikle Havari Pavlus’un kadının ailede ve toplumdaki yeri konusundaki ifadeleri için de geçerlidir.

2. Kitabı Mukaddes metni tam olarak ne diyor?

Soruyu soranın dayandığı metin herhalde Korintlilere 1. Mektup 11,3-16 ayetleridir. Burada Pavlus kadınların örtüsü hakkında konuşur gibidir. Pavlus’un mektuplarının incelenmesi konusunda büyük bir uzman olan Prof. Dr. Norbert Baumert bu metinle ilgili araştırmalarını şu şekilde özetlemektedir:

“Bu metin hakkında ne büyük mücadeleler verilmiştir. Kadınlar sık sık bu metne ithaf edilerek sıkıştırılmışlar ve hatta, yanlarında bir örtü yoksa kiliseye girerken başlarına bir parça kağıt koymalarına varacak derecede baskı görmüşlerdir.

Pavlus’un uyarısının temelinde yatan şey, bazen bir dua toplantısı sırasında yüksek sesle dua eden ve peygamberi sözler konuşan kadınların saçlarını açmalarıdır. Bu dikkat çekici bir davranıştır. Yunanlılarda da bu durum bilinmekteydi, peygamber erkek veya kadınların peygamberi rollerinin önemini vurgulamak için saçlarını açmaları ve coşkulu hareketlerle konuşmaları sırasında saçları da – az ya da çok etkileyici biçimde – yüzleri ve boyunları çevresinde dalgalanırdı. Pavlus bu durumu hem erkekler hem de kadınlarda (!) yanlış bulup azarlıyordu; ancak o zamanlarda erkekler nadiren uzun saçlı oldukları için hatalı davranışlarını başka şekilde ifade ediyordu: Erkeğin kendini beğenmişliği ve kendini önemli gösterme çabasını “saçlarıyla uğraşması” gösterirdi. Kadınlar ise o zaman daima uzun saçlılardı ve bu saçlar en azından evli kadınlarda bağlanmış veya kabartılmış şekilde taranmış olurdu. Bu şekilde kadınlar normal olarak örtüyle saçlarını değil, saçları ile kafalarını örtmüş olurlardı. Bu terimler bir erkek için uygun düşmezdi, çünkü en azından saçlarını kabartmazlardı. Ancak her zaman saçları olmayan, yani kafasını kaplayacak, örtecek saçı olmayan erkekler varolmuştur. İster uzun veya kısa, isterse çok ya da az saçlı olsa da konuşma yapan, hitap eden kişi kendine uygun bir poz verebilir veya konuşmasını dramatize ederek etkileyici olabilir.

Dua veya peygamberi hitap sırasında başını sallayarak hareketler yapmak her halükarda uygunsuz ise, bu durum kadınlarda aynı zamanlarda sosyal konumlarını da erkeklerden daha fazla olmak üzere ilgilendirir, çünkü şekillendirilmiş saçlar aynı zamanda evli kadınların da bir sembolüdür. Aynı şekilde saçların açılması da, saçları kazınmış olanlarla (zaniler veya fahişeler) ilgili açıklamadan anlaşıldığı gibi bir oranda erkeklerin provoke edilmesidir. Bununla birlikte gerçek sebebin yalnızca kadınların yanlış bir davranışı olması olasıdır, çünkü erkekler aynı şey onlarda da yanlış olmakla birlikte burada azarlanmamaktadırlar.

Havarinin abartılı tepkisi ve azarlamayı – Rabbi tarzında – kutsal kitaba ve teolojiye dayandırması da ilginçtir. Sözkonusu olan kadının “başı” olduğu için bu kelimenin geçtiği kutsal kitaptan ve teolojiden düşünceler kullanmakta ve Kafa (fiziki) ve Baş (şahsiyeti vurgulayan) şeklindeki kelimenin iki anlamını da kullanmaktadır. Yunancada ise her iki kelime de kephalé sözcüğü ile karşılanır. Bu kelimenin Reis, yönetici gibi bir öncelik, üstünlük anlamı yoktur, aksine bir kaynak, dayanak ilişkisini tarif eder (örneğin ırmağın başı, başlangıcı gibi). Pavlus burada ikinci yaradılış aktarısına dayandırmaktadır (Tekvin 2,21vd). Okuyucularının da bu bağlantıyı benzer şekilde algılayacaklarını ve ifadelerini anlayıp, kabulleneceklerini düşünmektedir. Kendisi de Yunan kültür ortamında yetişmiştir ve bu kültür ortamında neyin iyi anlaşılacağını hissetmektedir. Bunun da ötesinde sözkonusu olan bütün kadınlar değil, Pavlus’un tavır ve tutumları uygun bulmadığı birkaç kadındır.

Metin şudur (Korintlilere 1. Mektup 11,3-16): Ama şunu da bilmenizi isterim: Her erkeğin başı Mesih, kadının başı erkek, Mesih’in başı da Tanrı’dır. Başına bir şey takıp dua ya da peygamberlik eden her erkek, başını küçük düşürür. Ama başı açık dua ya da peygamberlik eden her kadın, başını küçük düşürür. Böylesinin, başı tıraş edilmiş bir kadından farkı yoktur. Kadın başını açarsa, saçını kestirsin. Ama kadının saçını kestirmesi ya da tıraş etmesi ayıpsa, başını örtsün. Erkek başını örtmemeli; o, Tanrı’nın benzeri ve yüceliğidir. Kadın da erkeğin yüceliğidir. Çünkü erkek kadından değil, kadın erkekten yaratıldı. Erkek kadın için değil, kadın erkek için yaratıldı. Bu nedenle ve melekler uğruna kadının başı üzerinde yetkisi olmalıdır. Ne var ki, Rab’de ne kadın erkekten ne de erkek kadından bağımsızdır. Çünkü kadın erkekten yaratıldığı gibi, erkek de kadından doğar. Ama her şey Tanrı’dandır. Siz kendiniz karar verin: Kadının açık başla Tanrı’ya dua etmesi uygun mu? Doğanın kendisi bile size erkeğin uzun saçlı olmasının kendisini küçük düşürdüğünü, kadının uzun saçlı olmasının ise kendisini yücelttiğini öğretmiyor mu? Çünkü saç kadına örtü olarak verilmiştir. Bu konuda çekişmek isteyen varsa, şunu bilsin ki, bizim ya da Tanrı’nın kiliselerinin böyle bir alışkanlığı yoktur.

Gördüğümüz gibi metin kendi içinde tutarlı ve açık bir ifadeye sahiptir.” (Norbert Baumert, Frau und Mann bei Paulus.Überwindung eines Missverstindnisses. Würzburg: Echter, 1992. S. 166-168).

N. Baumert Prof. C. W. Troll’a 14.10.2009 tarihli bir mektubunda yukarıda alıntı yaptığımız metnine ek olarak şunları yazıyor:
“Bir diğer örnek de Korintlilere 1. Mektup 14,33-36 ayetleridir. Orada şu okunur: Kadınlar toplantılarınızda sessiz kalsın. Ancak Pavlus aynı mektubun 11,5 ayetinde kadınların dua toplantısında yüksek sesle dua ettikleri ve peygamberi sözler söylediklerinden yola çıkmaktadır. Ancak 14,33 ayetinde kastedilen dua toplantısı değildir, kelime temel anlamında kastedilmiş olan ekklesia=yani karar verici toplantıdır. Bir şehirde örneğin bu tür bir toplantı vatandaşların genel toplantısı anlamındadır, diğeri ise bir ev toplantısı şeklindedir. Ve burada kadınların toplantıya katılımı yasaktır. Ayrıca dikkat edilmesi gereken şudur: Onlara susma emrini Pavlus yüklemiyor, yalnızca genel olarak geçerli olan kurala tanıklık ediyor: Bu emir topluluk düzenine dayalıdır. Bunun sebebi ise: Tanrı’nın değişmez bir emri olması değil, tersine o zamanlar ne yahudi ne de yunan toplumlarında kadınların böyle toplantılara katılmaları ve hatta konuşmalarının sıradan bir durum olmamasıdır. Bunun arkasında yatan neden ise şu temel kuraldır: ‘İçinde bulunduğunuz koşul ve ortamda uygun ve geçerli görüldüğü şekilde davranın.’ Bu koşullar zaman içerisinde değişmiş olduğu için aynı temel kurala dayalı olarak Pavlus bugün kadınların genel toplantılara katılıp konuşmaları gerektiğini söylerdi.”

Soru 205: Hristiyanlar için mumların özel bir anlamı mı var ki, kilisede hala mum kullanıyorlar? (TR)

Yanıt:
Hristiyanlığın başından beri hristiyan ibadetinde mumların hızlı bir şekilde yaygınlaşmasının sebebi özellikle yanan mumların sembolik anlamından kaynaklanır. Teolog Romano Guardini Von heiligen Zeichen (Kutsal semboller hakkında; yayınevi: Kösel:Münih) adlı kitapçığında şöyle yazıyor: Bir mumun ışık ve kor halinde yanıp tükenmesi gibi Gerçek ve Tanrı sevgisi için eriyip tükenmek yaşamın en derin anlamıdır.“ Sevilla’lı İsidor 7. yüzyılda şöyle diyordu: „Ayin sırasında sevinç sembolü olarak mumlar yakılır, öyle ki görünen ışığın sembolü altında Yuhanna İncili’nde ‚Yaşam O'ndaydı (yani Tanrı’nın sözü olan İsa Mesih) ve yaşam insanların ışığıydı. Işık karanlıkta parlar. Karanlık onu alt edemedi. Dünyaya gelen, her insanı aydınlatan gerçek ışık vardı.’ (Yuhanna 1:4-5.9) sözleriyle tarif edilen gerçek ışık açınlansın.“

Mumlar, hristiyanların ibadethanelerinde ta başlangıçtan beri özel bir yere sahiptirler. Her ayin sırasında altarın üzerinde mumlar yanar. Litürjik kilise takviminin akışı içerisinde de tekrar tekrar karşımız çıkarlar: Advent çelengindeki dört mum, paskalya mumu ve ilk komünyon kutlamasında kullanılan mumlar buna sadece birkaç örnektirler. Meryem Ana ya da azizlerin tasviri önünde yanan mumlar ise dua ve onurlandırmanın sembolüdürler. Vefat etmiş yakınların mezarlarında sürekli mum yakılması şeklindeki eski gelenek de hemen herkes tarafından bilinir.

Antik dönemin putperest tapınışlarında da tanrıların onuruna ateş yakılırdı ki, bu durum ilk hristiyanlar arasında bir çekişmeye yolaçmıştır: Bazıları putperest sembolü nedeniyle mumları ibadet sırasında yalnızca ışık aracı olarak görmek istemişlerdir. Diğerleri ise bu ışıkta Rab’bin onurlandırılmasının sembolünü görmüşlerdir. Mesih de kendisini „Dünyanın ışığı“ olarak tanımlamıştı.

Günümüzde ise mumların sembolik karakteri hristiyanlıktan daha geniş bir biçimde yaygındır. Hemen her insan yanan bir mumda huzur, umut veya uyarı sembolü görmezler mi? Dünya tarihinin karanlık dönemlerinde mumu kardeşliği sembolü olarak pencerelerin önüne koyarız. Şiddet ve gaddarlıktan mağdur olanları anarak yürüyüş yaptığımız zamanlarda da mumları ellerimizde taşırız. (Küçük değişikliklerle alıntı yapılan adres: www.kerze-online.de)

Soru 206: Adem ile Havva o meyveyi yemeselerdi İsa gereksiz olmaz mıydı? (TR)

Yanıt:
Bu soruyu teolojik olarak şöyle formüle edebiliriz: Tevrat’ta Tekvin kitabında (3. Bölüm) anlatıldığı şekliyle ilk günah olmasaydı, Tanrı İsa Mesih’te yine de beden alır mıydı? Bizlere Mesih olan Nasıralı İsa’da bağışlanmış olan vahyin ışığında bu sorunun cevabı şudur: Evet.

Tanrı’nın beden alışının gizemi ve bununla bağışlanmış olan kurtuluş şöyle 5 adımla açıklanabilir.

        
1. Her şey Mesih’te ve Mesih’e yönelik olarak yaratılmıştır.

“İnsanlığın daima arzuladığı ve her bir insanın bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde umut ettiği şey, eşsiz ve bütün beklentileri aşan bir şekilde İsa Mesih’te gerçekleşmiştir. İnsanın yüreği, onu ancak Tanrı’nın tam olarak doldurabileceği bir şekildedir. ‘Bu, Tanrıoğlu’nun İsa Mesih’te beden alması ile sonsuzlara dek bir defalık olmak üzere yerine gelmiştir. Herşeyi tamamlamak ve herşeyi birleştirmek üzere (bkz. Efeslilere Mektup 1,10) İsa Mesih’te Tanrı’nın bütün doluluğu açınlanmıştır (bkz. Koloselilere Mektup 1,19).”

“İncil, İsa Mesih’i zamanın bütünlüğe ermesi olarak tarif etmek üzere çok çeşitli tasvir ve terimleri kullanmaktadır. Dünyada her zaman ışımış olan ışık ve yaşam, O’nda tam olarak görünmüştür (bkz. Yuhanna 1,4.9). Bütün bilgelik ve Tanrı’nın ebedi gizemi O’nda açınlanmıştır (bkz. Efeslilere Mektup 3,9-10), öyle ki bilgelik ve anlayışın bütün hazineleri O’nda saklıdır (Koloselilere Mektup 2,3). Zaman dolduğunda Tanrı göklerde ve yerde olan herşeyi O’nda birleştirmiştir (bkz. Efeslilere Mektup 1,10). Evet, İncil bir adım daha öteye gitmektedir: Herşey O’nda ve O’na yönelik olarak yaratılmıştır (bkz. Korintlilere 1. Mektup 8,6; İbranilere Mektup 1,2; Yuhanna 1,3). Başlangıç ve Son O’dur (bkz. Vahiy 1,17; 22,13).

    Görünmez Tanrı’nın görünümü,
    bütün yaratılışın ilk doğanı O’dur.
    Nitekim yerde ve gökte,
    görünen ve görünmeyen her şey
    -tahtlar, egemenlikler, yönetimler, hükümranlıklar-
    O’nda yaratıldı.
    Her şey O’nun aracılığıyla ve O’nun için yaratıldı.
    Her şeyden önce var olan O’dur
    ve her şey varlığını O’nda sürdürmektedir.
    (Koloselilere Mektup 1,15-17)

İlk dönem kilise babaları devamlı olarak İsa Mesih’te bütünlüğü ve doluluğu içinde gelen mantık, ruh ve bilgeliğin (Logos) izleri, tohumları ve fragmanlarının bütün gerçeklikte, hem doğada hem kültürde, insanlığın dinlerinde ve felsefelerinde bulunduğundan bahsetmişlerdir. Bu medenle Mesih bütün gerçekliğin başı ve bütünlüğüdür (Lyon’lu İreneyus). 2. Vatikan Konsili İsa Mesih’in “bütün insanlık tarihinin anahtarı, merkezi ve hedefi olduğunu” söylemektedir (Gaudium et spes). Konsil başka bir yerde şöyle diyor: “Rab, insanlık tarihinin hedefi, tarih ve kültürün bütün çabalarının yöneldiği nokta, insanlığın merkezi, bütün yüreklerin sevinci ve arzularının gerçekleşmesidir” (aynı metin, madde 45). Özellikle “insanın gizemli gerçek anlamda” O’nda parlamaktadır (aynı metin, madde 22).

Bu şekilde Mesih, hristiyanlar için dünya anlayışı ve dünyasal yaşam ve ameller için anahtardır. Bütün gerçekliğin en derin anlamı ilk defa ve yalnızca Mesih’te ışımaktadır.” (Katholischer Erwachsenen-Katechismus, C.1, S. 164-165)

        
2. “Söz beden aldı, öyle ki Tanrı’nın sevgisini tanıyabilelim”.

Kelâm Tanrı sevgisini tanıyalım diye cisimleşti: "Tanrı, biricik Oğlunun aracılığıyla yaşayalım diye Onu dünyaya gönderdi ve böylece bize olan sevgisini gösterdi" (1 Yu 4, 9). "Çünkü Tanrı dünyayı o kadar çok sevdi ki, Ona iman edenlerin hiçbiri mahvolmasın, hepsi sonsuz yaşama kavuşsun diye biricik Oğlunu verdi" (Yu 3, 16). (Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri: KKDAİ 458)

        
3. Söz, bizleri tanrısal doğaya paydaş kılmak için beden aldı

Kelâm bizim "Tanrı doğasına katılabilmemizi" sağlamak amacıyla beden aldı (2 Pet 1, 4): "Kelâm’ın insan olmasının, Tanrı Oğlunun, insan Oğlu olmasının nedeni insanın Kelâm ile birlik içine girip Tanrısal oğulluk niteliğini kazanarak Tanrı’nın oğlu olmasıdır." (Aziz. Ireneus, haer. 3, 19, 1) "Çünkü Kelâm bizler Tanrı olalım diye insan oldu." (Aziz. Athanasosis, inc. 54, 3) "Tanrı’nın biricik Oğlu, kendi Tanrılığına katılalım diye, insan doğamızı üzerine aldı ve O insan olarak insanları tanrılaştırdı." (A. Aquinolu Thomas, 57 in fest corp. Chr. 1) (KKDAİ 460)

        
4. Mesih’in beden alıp geldiği dünya günah ve ölümün esareti altındaydı

Şeytan tarafından ayartılan insan, Yaradan’ına duyduğu güveni yüreğinde yok etti (Bkz. Yar. 3, 1-11) ve özgürlüğünü kötüye kullanarak, Tanrı’nın buyruğuna karşı geldi. İnsanın ilk günahı budur. (Bkz. Rom 5, 19) Daha sonraki her günah Tanrı’ya karşı yapılmış bir itaatsizlik ve Onun iyiliğine karşı duyulan bir güvensizlik olacaktır. (KKDAİ 397)

Kutsal Kitap bu ilk itaatsizliğin dramatik sonuçlarını gösteriyor. Adem ile Havva ilk kutsallık halini hemen kaybederler. (Bkz. Rom 3, 23) Kafalarında oluşturdukları yanlış bir Tanrı imajından, (Bkz. Yar. 3, 9-10) kendi imtiyazlarını kıskanan bir Tanrı’dan korkarlar. (Bkz. Yar 3, 5) (KKDAİ 399)

Bu ilk günahtan beri dünya gerçek bir günah istilasına uğradı: Kain’in, kardeşi Habil’i öldürmesi; (Bkz. Yar. 4, 3-15) günahtan sonra genel bir yozlaşma; (Bkz. Yar. 6, 5-12; Rom 1, 18-32) aynı şekilde, İsrail tarihinde, günah sıkça ortaya çıkar, özellikle de Tanrı’nın antlaşmasına ve Musa’ nın Yasası’na uymamakla ortaya çıkan sadakatsizlikte; Mesih’in Kurtarışından sonra da, Hıristiyanlar arasında günah sayısız biçimlerde kendini göstermiştir. (Bkz. 1 Kor. 1-6, Ap 2-39 Kilise’nin Kutsal Kitap’ı ve Gelenek’i insanlık tarihinde günahın varlığını ve evrenselliğini sürekli olarak anımsatmaktadır. (KKDAİ 401)

        
5. Mesih günah hariç herşeyde biz insanlarla bir oldu.

Bu şekilde bizleri yenileyerek ve “kendi kutsal doğasına paydaş kılarak” insanlığı Tanrı’yla barıştırıp kurtardı

"Kutsal Yazılar’a göre Mesih günahlarımız için öldü" (1 Kor 15, 3). (KKDAİ 619)

Esenliğimiz Tanrı’nın bizlere karşı duyduğu sevgi inisiyatifinden kaynaklanır, zira "bizleri seven ve günahlarımızı bağışlatmak için kurban olarak Oğlunu gönderen Odur" (1 Yu 4, 10). "Dünyayı Mesih’te kendisiyle barıştıran Tanrı’dır" (2 Kor 5, 19). (KKDAİ 620)

İsa bizim esenliğimiz uğruna kendini özgürce feda etti. Bu kurbana, önceden, son yemeğinde bir anlam verdi, sonra bunu gerçekleştirdi: "Bu, sizin uğrunuza feda edilen benim bedenimdir" (Lk 22, 19). (KKDAİ 621)

Mesih’in kurtarıcılığı şundan ibarettir: "Mesih canını birçokları uğruna fidye olarak vermeye geldi" (Mt 20, 28), kısacası "atalarından miras kalan boş yaşayıştan kurtulmaları" (1 Pet 1, 18) için "kendininkileri sonuna kadar sevdi" (Yu 13, 1). (KKDAİ 622)

Babasına hoş gelen "haç üzerinde ölüme varan" (Fil 2, 8) itaati ile İsa, acı çeken Kul olarak "çoğunluğun hatalarını Kendi üzerine alarak onları aklayan günah ödeme (Bkz. İş 53, 10) misyonunu gerçekleştirdi" (Bkz. Rom 5, 19) (İş 53, 11). (KKDAİ 623)

Soru 207: Vatikan laikliğe (sekülerizm) nasıl bakıyor? (TR)

Yanıt:
Laiklik terimi ile (özellikle Fransa’da) kamusal alanda dinsel bağlantılardan bağımsızlık ve din ile devlet işlerinin ayrılmasını isteyen siyasi bir yönelim anlaşılır. Sekülerizm ise örneğin Napolyon Bonapart’ın hükümdarlığı süresince (1769-1821) sistematik bir şekilde gerçekleştirilmiş olan kilise mülkiyetinin devlet tarafından ele geçirilmesidir. Aynı terim başka bir manada yaşamın dünyevileştirilmesi olarak da kullanılır. Sekülerizm terimi günümüzde Almanca’da sık sık İngilizce secularism teriminin belirttiği manada dinin veya dinsel bakış açısının reddedilmesi ve dışlanması, veya bunun değerlendirilmesi olarak anlaşılır. Sekülerizm teriminin islamiyetin etkisi altındaki dillerde (Arapça, Farsça, Türkçe, Urdu ve Endonezyaca) dinsizlik, ve hatta Tanrısızlık gibi anlamlarla tanımlanması da bundan kaynaklanmaktadır.

Laiklik teriminden yola çıkarak yanıtımız Katolik Kilisesi’nin günümüzde din ve devlet ilişkileri konusunda ne öğrettiğini gösterecektir. İnternet sayfamızda da yeralan kitabımızın 9. bölümünde (Ruhsal ve Dünyasal; III. 2.) bu soru hakkındaki temel ifadeler belirtilmiş durumdadır. Burada Katolik Kilisesi Sosyal Öğretisi Elkitabı’nın 8. bölümünden alıntıları ekliyoruz:

         “VI. DEVLET VE DİNİ TOPLULUKLAR

A) İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ; İNSANIN TEMEL BİR HAKKI

421 İkinci Vatikan Konsili, Katolik Kilisesi’ni inanç özgürlüğünü desteklemekle görevli kılmıştır. “Dignitatis humanae” adlı bildiri altbaşlığında “birey ve toplulukların dinsel konularda toplumsal ve bireysel özgürlüklerini” duyurmak istediğini belirtmiştir. Tanrı’nın istediği ve insanın doğasına işlediği bu özgürlüğün uygulanabilmesi için engellenmemesi gerekir, çünkü “gerçeğin hakkını gerçekten başka hiçbir şey kaldıramaz”. (2. Vatikan Konsili, Dignitatis humanae bildirisi 1) İnsanın onuru ve Tanrı’yı arayışının doğası, bütün insanların din alanında her türlü baskı ve zorlamadan serbest olmalarını gerektirmektedir (bkz. Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, 2106). Toplum ve devlet bireyi vicdanına karşı davranmaya zorlamayamaz; aynı şekilde vicdanına göre hareket etmesini de engelleyemez (bkz. DH 3 ve KKDAİ, 2108). Bununla birlikte inanç özgürlüğü ne yanılgı ve yanlışlara saplanıp kalmak için bir serbestlik ne de yanlışlık üzerine mutlak bir hak değildir (bkz. KKDAİ, 2108).

423 Dini bir topluluk belli bir ulusla olan tarihi ve kültürel ilişkileri nedeniyle özel bir kabul veya statü görebilir; ancak böylesi bir durum hiçbir şekilde hukuki veya sosyal açıdan diğer dini grupların dışlanması veya mağdur edilmesine yolaçmamalıdır (2. Vatikan Konsili, DH 6; KKDAİ, 2107). İkinci Vatikan Konsili’nin devletler ve dinsel kuruluşlar arasındaki ilişkiler konusunda önerdiği model hukuk devletinin taleplerine ve uluslararası hukukun normlarına uygundur. Kilise, bu bakış açısının herkes tarafından paylaşılmadığının bilincindedir. İnanç özgürlüğü maalesef, “din eğitimi vermenin, verdirmenin veya almanın cezalara tabi tutulup, kovuşturulduğu” çok sayıda ülke tarafından çiğnenmektedir.

B) KATOLİK KİLİSESİ VE SİYASİ TOPLULUK

a) Otonomi ve bağımsızlık

424
Kilise ve siyasi topluluk, her ikisi de kendilerini belirgin kurumsal yapılarında gösteriyorlarsa da hem yapısal hem de amaçları açısından farklıdırlar. İkinci Vatikan Konsili şunu özellikle vurgulamıştır: “Siyasi toplum ve Kilise kendi alanlarında birbirlerinden bağımsız ve otonomdurlar” (Gaudium et spes 76). Kilise, imanlıların ruhsal ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik şekillerde örgütlenmiştir; buna karşılık çeşitli siyasi topluluklar temel olarak dünyevi refaha yönelik hizmet amaçlı ilişkiler ve kurumlar meydana getirmişlerdir. Her ikisinin otonom ve birbirinden bağımsız oluşları özellikle hedefler düzeyinde büyük bir açıklıkla kendini göstermektedir.

Dinsel özgürlüğe saygı görevi, siyasi toplumun kiliseye ihtiyaç duyduğu etkinlik alanını vermesini şart koşar. Diğer taraftan ise kilise siyasi toplumun yapısı açısından herhangi bir etkinlik alanına sahip değildir: “Kilise demokratik düzenin haklı otonomisine saygı duyar. Belli bir kurumsal veya anayasal çözüm taraftarı olarak görüş bildirmek gibi bir görevi yoktur” (Papa II. Jean Paul, Centesimus Annus papalık öğreti bildirgesi, 47) ve yine aynı şekilde dini veya ahlaki boyutlar içermediği sürece siyasi programları ele alıp görüş bildirmek gibi bir görevi de yoktur.

b) İşbirliği

425
Kilise ve siyasi toplumun otonomileri işbirliğini imkansız kılacak bir ayrılığa sürüklemez: Her ikisi de farklı görünüşlerde de olsa aynı bireyin bireysel ve sosyal görevine hizmet etmektedirler. Kilise ve siyasi toplum kendilerini sadece kendilerine yönelik olmayıp, hristiyan ve vatandaş olarak sahip olduğu hakları tamamen algılayıp anlaması ve buna uygun görevlerini doğru bir şekilde yerine getirmesi olanağını sağlamak üzere insanın hizmetinde olan kurumsal yapılarda gösterirler. Kilise ve siyasi toplum “yer ve zaman gibi koşulları da daima gözönünde bulundurmak şartıyla doğru bir işbirliğini ne derece korurlarsa, herkesin refahına yönelik” hizmetlerini o derece daha etkin bir şekilde gerçekleştirebilirler” (Gaudium et spes 76).

426 Kilise’nin hukuki kimliğinin tanınması hakkı vardır. Kilisenin ödevi bütün insani alanları kapsadığı için “kendisini insanlık ve onun tarihiyle gerçekten sıkı sıkıya bağlı gören kilise” (Gaudium et spes, 1) insanın temel haklarının savunulması evya ruhların esenliği bunu gerekli kıldıkça bu alanlar hakkında ahlaki karar ve yargılarını açıklamak özgürlüğüne sahiptir (bkz. CIC, can. 747, § 2).

Bu nedenle Kilise, düşüncelerini açıklama özgürlüğ, öğreti ve İncil’i vazetme özgürlüğü, alenen ibadet ve ayin kılma özgürlüğü, bağımsızca yapılanabilme ve özgün, iç düzenlemeler yapabilme özgürlüğü, kendi makam sahiplerini seçme, eğitme, atama ve yer değiştirebilme özgürlüğü, dini yapılar inşa etme ve kendi öğreti ve geleneğine uygun mülkiyet edinebilme özgürlüğü, yalnızca dini değil, aynı zamanda eğitimsel, kültürel, tıbbi ve hayır işlerine katılabilme özgürlüğü talep etmektedir.

427 Kilise ve siyasi toplum arasında çekişmeleri engellemek veya en azından bu çekişmelerin şiddetini azaltmak için kilisenin ve devletin hukuki deneyimi biraradalığın farklı sağlam şekillerini ve uyumlu ilişkileri sağlayabilecek araçlar göstermiştir. Bu deneyim devletin kilisenin etkinlik alanına müdahale edebilme hakkını iddia ettiği, özgürce çalışmasını engellediği veya hatta kiliseye açıkça baskı yaptığı bütün durumlar ve aynı şekilde kilise kuruluşlarının devlete karşı doğru davranmadığı bütün durumlar için önemli bir bağlantı noktasıdır.” (Katolik Kilisesi Sosyal Öğretisi Elkitabı: Libreria Editrice Vaticana/Freiburg: Herder, 2004).

Soru 208: Hristiyanlar arasında da din devleti kurmak isteyen fundamentalistler var mı? (TR)

Yanıt:
Hristiyanlar arasında da fundamentalistler vardır, ancak din devleti kurmak isteyenler yoktur.

“Günümüzde her ne kadar fundamentalizm sanki sadece islami bir sorun gibi görünse de bu terim ve fenomen tarihi açıdan 19. ve 20. yüzyılın hristiyanlık bağlamından kaynaklanmaktadır. Fundamentalistik sorun öncelikle ve özellikle Kitabı Mukaddes’in yaratılış hakkındaki aktarısına dayanarak ve Darwinci evrim teorisine karşı radikal tavır alarak kendilerini çevreden ve modern dünyadan uzak tutan Kuzey Amerikalı hristiyan cemaatlerinde ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte fundamentalizm mutlak gerçeklik iddiası ile ortaya çıkan bütün dinler ve dünya görüşlerinin içine düştüğü bir denenme, bir sorun durumundadır. Belli bir açıdan bakıldığında dindar, temel konularda son yanıtı arayan insanın içine düştüğü en eski denenmedir. Bu durum hristiyan fundamentalizminin iki tipik ve bu nedenle genelleştirilmiş şekli ile daha belirgin şekilde ifade edilebilir.

Hristiyanlığın fundamentalist bir şekilde yorumlanmasının tipik protestan şekli şöyledir: Bir şey kelimesi kelimesine Kitabı Mukaddes’te yeraldığına göre gerçektir; tipik katolik şekli ise: bir şey Papa bunu söylediği için gerçektir. Bunlardan birincisine genel olarak Kelamcılık, Kitabı Mukaddesçilik denilebilir. Diğeri ise Kuruluşçuluk (Enstitüsyanizm) veya Kilise pozitivizmi olarak anlaşılabilir. Dini ve hatta genel gerçek burada belli bir gelenek, öğreti veya belli bir otoriteye dayandırılmaktadır. Bahse konu olan şeyin eleştirel bir açıdan ele alınması kabul edilmez. Bunun anlamı ise eleştirinin ve eleştirel incelemenin, yani insan aklı ve mantığının dini ve dünyevi konularda kabul edilmemesidir. Sonuçta inanç, belli bir otoriteye inanç kendini mantığın her türlü etkisine kapatmaktadır. Bu durum çoğunlukla belli sınırlar içinde, kapalı ve karizmatik bir önder tarafından otoriyet şekilde yönetilen topluluklarda olur. Din bu şekilde geri kalan dünyadan ve toplumdan soyutlanma, kopma haline gelir.” (Karsten Kreutyer, “Fundamentalismus” maddesi; içinde yeraldığı eser: Lexikon philosophischer Grundbegriffe der Theologie; 2. düzeltilmiş baskı. Yayınlayanlar: A. Franz/W. Baum/K. Kreutzer. Freiburg: Herder Yayınevi, 2007)

Soru 209: Dini olmayan evlilikler Vatikan için geçerli midir? Böylesi ailelerin çocukları vaftiz edilir mi? (TR)

Yanıt:
Evlenenlerden en azından birisi katolik ise nikahın kilisede gerçekleşmesi gerekir, aksi takdirde evlilik geçersizdir (bkz. Canon 1117).

Evlilik geçersiz ise, çocuklar öncelikle vaftiz edilemezler. Bu nedenle çocukların katolik eğitimini üstlenecek birisi (akrabalar, vaftiz anne/babaları vb.) bulununcaya kadar (Canon 868 § 1, 2. maddeye göre) vaftiz ertelenir.

Soru 210: Quakerler nedir? Bir tarikat mı yoksa bir mezhep mi? (TR)

Yanıt:
İngiliz ayakkabıcı George Fox (1624-1691) kendisini öncelikle “Işığın çocukları” veya “Gerçekte dostlar” olarak bazen de kısaca “Dostlar” olarak adlandıran bir dini topluluk kurdu. Bu hareket 1665 yılından beri Dostlar Topluluğu adını taşımaktadır. Dostlar tarafından uzun zamandır kullanılan ve başlangıçta alaycı bir şekilde kullanılan Quaker (İngilizce quake: sallanmak, titremek) kelimesi, Dostların toplantıları sırasında dinsel aşkınlıktan dolayı “titremelerinden” kaynaklanmaktadır.

Quaker’ların ruhsal-dinsel kökenleri Batı’nın farklı ruhani akımlarına [Ortaçağ tasavvufu, Jakob Böhme’nin (1575-1624) ve Angelus Silesius’un (1624-1677) mistik felsefesi, ve reformasyonun sol kanadının ruhani temsilcilerine] dayanmaktadır. Bu “ruhsal hristiyanlık” düşüncesi hoşgörü tarihine vazgeçilmez katkısı ile “içsel ışık – içsel aydınlanma” temel düşüncesini temsil etmektedir.

Quaker’lar devlet kilisesini reddettikleri, radikal ahlaki görüşleri temsil ettikleri (yemin etmeyi ve askerlik hizmetini reddederler), ancak aynı zamanda bazı taraftarlarının dindarlığı gitgide aşırılığa kaçtığı ve Mesih’in binyıllık egemenliği gibi görüşlere vardığı için şiddetle baskı gördükleri de olmuştur. Quaker William Penn’in (1644-1718) önderliği altında ABD’de korunacak yer bulmaya çalışmışlardır (Pennsylvania eyaletinin kuruluşu). Quaker’liğin üçüncü önemli şahsiyeti Robert Barclay (1648-1690) hareketin teoloğu olarak bilinir.

Quaker inancı sakramantler içermeyen bir dindir (vaftiz, efkaristiya vb. Yoktur). Tüm yaşam bir sakrament ve ibadette ruhban gerektirmeyen bir çeşit “Komünyon” olmalıdır (istisnalar ABD ve Kenya); ne formüle edilmiş iman açıklaması ve iman öğreti ifadeleri olmalıdır (“Dogmasız din”). Bazı Quaker taraftarları kabul etseler de, İsa Mesih’in Tanrı-İnsan doğası ve Kutsal Üçlübirlik genelde reddedilir. Quaker’lar için bağlayıcı tek bir öğreti varsa o da “içsel ışığa” (Yuhanna 1,9) iman, “içimizdeki İsa’ya”, “İsa’nın içimizdeki ışığına” imandır. Quaker ibadetlerinin en belirgin özelliği kült veya şekil içermemesidir. İbadetin merkezi “suskunlukta sebat” (Gustav Mensching) ve Tanrı’ya içsel birliği arayıştır. Tanrı kendisini, O’nu doğru ve içtenlikle arayan herkese açınlayabilir. “Bir düşünce veya bir dua ya da Kitabı Mukaddes’ten bir söz hissi bir Dost’un içinde sessizlikte büyürse, o zaman ibadet şeklinde konuşur. Genel sessizliğin sade çerçevesi içinde evlenenler sadakat yeminlerini ederler, anneübabalar yeni doğan çocuklarını topluluğun vesayetine adarlar ve ölenler de sessizlik içinde anılırlar.”

Eski Quaker “Bırakın yaşamınız konuşsun” ifadesiyle “Dostlar” bütün yaşamlarını bir ibadet olarak görürler. “İçsel ışık” mesajından doğruluk, dürüstlük, tevazu gibi pratik bireysel ve sosyoetik temel ifadeler ve talepler çıkar. Quaker’lar sosyal açıdan çok etkindirler. “Tarihi” barış kiliselerinden biri olarak şiddeti reddederler, köleliğin kaldırılması, kadınların eşit haklara sahip olması, (Galatyalılara Mektup 3,28’e dayanarak) ırk ayrımına son verilmesi, ceza infaz şartlarının reform edilmesi için tavır almışlardır; vicdani sebeplerden dolayı silahlı askeri hizmeti reddederler.

Quaker’lar her iki dünya savaşının ardından mağlup ülkelerde açlık ve sefaletle mücadele için büyük etkinlik göstermişlerdir (beş milyon Alman çocuğun Quaker’lar tarafından beslenmesi). Quaker’lar günümüzde Ortadoğu’da (Filistinli mülteci kamplarında çocuklara ve gençlere yönelik hizmetler; Kudüs’te huzurevleri), Kenya’da (tarım projeleri), Kuzey İrlanda’da, Somali’de (mülteci programları) ve diğer birçok Asya ve Latin Amerika ülkelerinde etkindirler.

Dünya çapında yaklaşık 200.000 Quaker vardır (özellikle ABD, Kenya ve İngiltere). Çatı kuruluş olarak Friends World Committee for Consultation (Dostlar Dünya Danışma Komitesi) altında örgütlüdürler.” (Kısaltmalarla alıntı yapılan eser: Udo Tworuschka, Lexikon. Die Religionen der Welt. Gütersloh: Gütersloher Verlagshaus, 1999, S. 254-255, Madde: ‘Religiöse Gesellschaft der Freunde’.)

Soru 211: Kutsal Ruh’tan yeniden doğmak ne demektir? (TR)

Yanıt:
Katolik Kilisesi’nin öğretisine göre “Kutsal Ruh’tan yeniden doğum” vaftiz olmakla gerçekleşmektedir.

Katolik Kilisesi Katekizmi bu konuda şunları söylüyor:

1213 Kutsal Vaftiz Hıristiyanlık yaşamının temelini oluşturur, Kutsal Ruh’taki yaşama giriştir (vitae spiritualis ianua), ve öteki sırlara ulaşılmasını sağlayan kapıdır. Vaftiz’le günahtan kurtulmuş ve ikinci kez Tanrı’nın evlatları olarak doğmuş oluruz, ayrıca Mesih’in bir üyesi olarak Kilise’ye girip onun misyonuna katılmış oluruz:(Bkz. Floransa Kon: DC 1314, CIC, can. 204, 1, 849, CCEO, can. 675, 1) "Vaftiz suyla ve sözle yeniden dünyaya getiren bir gizemdir."(Catech. R. 2, 2, 5)

        
Bu sırra ne ad verilir?

1214 Gerçekleştirildiği temel rite göre buna Vaftiz denir: Vaftiz etmek (Yunanca baptizein) "daldırmak" ya da "suya batırmak" demektir; suya batırmak katekümenin (Hıristiyanlığa girmeye hazırlanan kimse) "Mesih’in ölümünde gömülmesini ve onunla birlikte dirilerek ‘yeni bir yaratık’ olarak ortaya çıkmasını simgeler"(Bkz. Rom 6, 3-4, Kol 2, 12) (2 Kor 5, 17; Ga 6, 15).

1215 Bu sırra aynı zamanda "Kutsal Ruh’ta yenilenme, yeniden canlanma" (Tit 3, 5) banyosu da denir; çünkü bu banyo "Tanrı’nın Krallığına hiç kimse yeniden sudan ve Ruh’tan doğmadıkça giremez" (Yu 3, 5) sözüne anlam verir ve bunu gerçekleştirir.

1216 "Bu banyoya aynı zamanda aydınlanma denir, çünkü bu öğretiyi alanlar akılca aydınlanmış olurlar ... "(A. Justinus, apol. 1, 61, 12) Vaftizde "Her insanı aydınlığa kavuşturmak için dünyaya gelen gerçek ışık" (Yu 1, 9) olan Söz’ü alan vaftizli kişi "aydınlandıktan sonra" (İbr 10, 32) "ışık çocuğu" (1 Sel 5, 5) ve "ışığın" kendisi (Ef 5, 8) olur.

Soru 212: Hristiyanların vaftiz için neden bir vaftiz annesi/babasına ihtiyaçları vardır? Bu eğer ebeveynler ölürse çocuğu koruyacak birini sağlamak için midir? (TR)

Yanıt:
Vaftiz sırasında erkekler veya kadınlar vaftiz anneliği/babalığı görevini üstlenirler. Bu görev bir taraftan ebeveynlerle veya diğer vasilerle birlikte çocuğun hristiyanca eğitilmesi ve çocuk yetişip bireysel olarak imana tanıklığa yetkin oluncaya dek bu eğitimin derinleştirilmesi sorumluluğunu içerir. Yetişkinlerin vaftizinde ise vaftiz anneliği/babalığının diğer bir yönü öne çıkar: vaftiz annesi/babası, vaftiz edilen kişiyi iman yolunda desteklemek görevi bulunan kilise cemaatini temsil eder.

Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri vaftiz anneliği/babalığı makamı hakkında şunları söylemektedir:

1255 Vaftizle elde edilen nurun açılabilmesi için ailelerin yardımı çok önemlidir. Vaftiz babası ile vaftiz annesinin görevleri işte bu noktada başlar, bu kişiler, çocuk ya da erişkin olsun, yeni vaftiz olan kişiye Hıristiyanlık yaşam yolunda(Bkz. CIC, can. 872-874) yardım edecek sağlam inançlı kişiler olmalıdırlar. Onların görevi gerçek bir Kilise görevidir(Bkz. SC 67) (officium). Vaftizle alınmış nurun korunmasında ve gelişmesinde Tüm Kilise cemaatine sorumluluk düşmektedir.

Soru 213: Papalar ölünceye dek mi seçilir? Papa istifa edebilir mi? (TR)

Yanıt:
Papa ömür boyu görevde kalmak üzere seçilir. Ancak kendi isteği ile makamından ayrılabilir (bkz. Canon 332 § 2). Papa’nın görevden ayrılma kararının herhangi bir makam/kurul tarafından kabul edilmesi zorunluluğu yoktur.

Soru 214: Apokrifler nedir? (TR)

Yanıt:
Apokrifler katolik teolojisinin konuşma dilinde Kitabı Mukaddes’in sabitlenmiş listesine girememiş, ancak adları veya kaynaklarına göre (Eski Ahit veya Yeni Ahit’ten şahıs) bu listeye dahil olma hakkını iddia edebilecek olan “gizli” metinlerdir. Eski kilise anlayışında apokrif heretik (gnostik) gibi görülür, ki bu Septuaginta’nın (İsa’dan önce ikinci yüzyılda İskenderiye’de hazırlanan ibrani Kutsal Kitabının yunanca tercümesidir ki, ibranice Kutsal Kitap’ın listesine dahil olmayan metinleri de kapsar) listeye dahil olmayan metinlerini de tanımlamak için kullanılan deyimdir; diğer böylesi metinler Pseudepigraphen adlandırılırken bu metinler protestan terminolojisinde hala apokrifler olarak adlandırılırlar. (Lexikon für Theologie und Kirche, Cilt 1 (1993), Kolon 824-825) Konu hakkında daha detaylı bilgi için: Ph. Vielhauer, Geschichte der urchristlichen Literatur. Berlin, 1975, S. 485-718.

[Ana Sayfa - Цnsцz] [Kutsal Kitap] [Эsa'nэn Tanrэlэрэ] [Haз, Gьnah, Kurtuluю] [Muhammed: Peygamber?] [Ьзlьbir Tanrэ] [Kilise] [Kutsal Efkaristiya] [Эbadet] [Ruhsal ve Dьnyasal] [Sьrekli Bekarlэk] [Dinlerin зokluрu] [Hristiyanlэрэn Merkezi] [Dipnotlar] [Tematik Soru Эndeksi] [Sorular Эndeks] [Sorular ve Yanэtlar 1] [Sorular ve Yanэtlar 2] [Sorular ve Yanэtlar 3] [Sorular ve Yanэtlar 4] [Sorular ve Yanэtlar 5] [Sorular ve Yanэtlar 6] [Sorular ve Yanэtlar 7] [Sorular ve Yanэtlar 8] [Sorular ve Yanэtlar 9] [Sorular ve Yanэtlar 10] [Sorular ve Yanэtlar 11] [Sorular ve Yanэtlar 12] [Sorular ve Yanэtlar 13] [Sorular ve Yanэtlar 14] [Sorular ve Yanэtlar 15] [Sorular ve Yanэtlar 16] [Sorular ve Yanэtlar 17] [Sorular ve Yanэtlar 18] [Sorular ve Yanэtlar 19] [Impressum]