|
Soru 181: Tanrı Musaya Beni gören ölür demiş. Eğer İsa Tanrı ise, o zaman Onu gören insanlar neden ölmediler? (TR)
Yanıt: Soru öncelikle Eski Ahitten Çıkış kitabının 33,18-23 ayetleriyle ilgilidir: Musa, Lütfen görkemini bana göster dedi. RAB, Bütün iyiliğimi önünden geçireceğim diye karşılık verdi, Adımı, RAB adını senin önünde duyuracağım. Merhamet ettiğime merhamet edeceğim, acıdığıma acıyacağım. Ancak, yüzümü görmene izin veremem. Çünkü yüzümü gören yaşayamaz. Sonra, Yakınımda bir yer var dedi, Orada, kayanın üzerinde dur. Görkemim oradan geçerken seni kayanın kovuğuna sokup geçinceye kadar elimle örteceğim. Elimi kaldırdığımda, sırtımı göreceksin. Ama yüzüm görülmeyecek.
Tanrının yüceliği ve görkemi ile insanın liyakatsizliği arasında öyle bir uçurum vardır ki (bkz. Levililer 117,1vd), Tanrıyı görse (bkz. Çıkış 19,21; Levililer 16,2; Sayılar 4,20) veya yalnızca duysa bile (bkz. Çıkış 20,19; Tesniye 5,24-26; 18,16) insanın ölmesi gerekir. Bu nedenle Musa (Çıkış 3,6), Eliya (1.Krallar 19,13) ve hatta Serafim denilen melekler bile (Yeşaya 6,2) Yahvenin karşısında yüzlerini örterler. Tanrıyı gördükten sonra sağ kalan şükran dolu bir hayranlığa (Tekvin 32,31; Tesniye 5,24) veya ruhani titremeye (Hakimler 6,22-23; 13,22; Yeşaya 6,5) kapılır. Tanrı böylesi bir lütfu nadiren bağışlar (Çıkış 24,11); dostu olarak Musaya Çıkış 33,11; Sayılar 12,7-8; Tesniye 34,10 ve Eliyaya (1. Krallar 19,11) bahşettiği gibi: Hem Musa jem de Eliya, İsanın nura bürünüşünün tanıkları olacaklardır (Matta 17,3) ve hristiyan aktarısında ruhani olarak Tanrıyı görmeye mazhar olmanın üstün temsilcileri olarak görülürler (Pavlusla birlikte; 2. Korintliler 12,1). Tanrının yüceliği kendisini Yeni Ahitte İsada açınlar (Yuhanna 1,14; 11,40), ancak Babayı Oğuldan, yani İsadan başka kimse görmemiştir (Yuhanna 1,18; 6,46; Yuhannanın 1. Mektubu 3,2; Korintlilere 1. Mektup 13,12; bkz. Korintlilere 2. Mektup 4,4.6). İmanlı hristiyanlar İsada Tanrının yüceliğini görebilirler, ancak yalnızca Kutsal Ruhun bağışladığı iman gücüyle. İsanın yeryüzündeki yaşamı sırasında Tanrısal yücelik insani doğası içinde görülmez bir şekilde mevcuttu. Çünkü Filipililere Mektubun 2. bölümünde belirtildiği gibi İsa Tanrı özüne sahip olduğu halde, Tanrıya eşitliği sımsıkı sarılacak bir hak saymadı. Ama kul özünü alıp insan benzeyişinde doğarak ululuğunu bir yana bıraktı. İnsan biçimine bürünmüş olarak ölüme, çarmıh üzerinde ölüme bile boyun eğip kendini alçalttı (Filipililere Mektup 2,6-8).
Soru 182: Katolik kilisesinde vaftiz olmak isteyenlerin uzun bir katekizm kursu görmesi gerekiyormuş. Katekizm nedir? (TR)
Yanıt: Katolik Kilisesi Katekizmi (Din ve Ahlak Bilgileri) özellikle yetişkinlerin vaftiziyle ilgili olarak katekümenlikten bahseder.
1247 Kilisenin başlangıcından itibaren İncil daha yeni yayılmaya başlarken erişkinlerin vaftiz edilmesi yaygın bir durumdu. Vaftize hazırlanma devresi çok önemli bir yer tutmaktaydı. Hristiyan olacak kişi hristiyanlık yaşamını ve hristiyan inancını öğrenerek Vaftizde, Güçlendiricide ve Efkaristiyada Tanrının armağanını kabul edecek duruma gelmelidir.
1248 Vaftize hazırlanma devresi, ya da adayların eğitiminin amacı bir kilise cemaatiyle birleşerek ve Tanrının girişimine bir cevap olarak adayların kendi inanç ve dine dönüşlerinin olgunlaşmasını sağlamaktır. „Burada eksiksiz bir hristiyan eğitimi vermek söz konusudur, bu eğitimle öğrenciler Efendileri Mesihle birleşmiş olurlar. Şu halde vaftize hazırlananlar esenlik gizlerini öğrenmek ve İncile uygun şekilde yaşamak ve birbirini izleyen devrelerde kutlanan kutsal ritlerle Tanrı Halkının sevgi, litürji ve iman yaşamına girmek zorundadırlar." (AG 14)
1249 Vaftize hazırlananlar „zaten kiliseyle birleşmiş, şimdiden Mesihin evindendirler ve iman, umut ve sevgi yaşamı sürdürmeleri şaşırtıcı değildir (AG 14). „Kilise Ana onlara, şimdiden kendininkiymiş gibi özen göstererek sevgisiyle kanatları altına alır. (LG 14)
İman ve Vaftiz
1253 Vaftiz iman sırrıdır. (Bkz. Mk 16,16) Ama imanın inanlılar cemaatine gereksinimi vardır. Ancak imanlı bir kilisede her inanlı inanabilir. Vaftiz için istenilen iman tam ve olgun bir iman değildir, ama gelişmesi beklenen bir başlangıçtır. Vaftize hazırlanan kişiye ve onun vaftiz babasına şu soru sorulur: „Tanrı nın Kilisesinden ne istiyorsun? O da şöyle cevap verir: „İman!
1254 İster çocuk ister erişkin olsun, imanın, her vaftiz olanda vaftizden sonra gelişmesi gerekir. İşte bu nedenle kilise her yıl, Paskalya gecesinde vaftizde verilen sözleri yeniler. Vaftiz tüm hristiyanlık yaşamının fışkırdığı Mesihteki yeni yaşam kaynağıdır.
1255 Vaftizle elde edilen nurun açılabilmesi için ailelerin yardımı çok önemlidir. Vaftiz babası ile vaftiz annesinin görevleri işte bu noktada başlar, bu kişiler, çocuk ya da erişkin olsun, yeni vaftiz olan kişiye hristiyanlık yaşam yolunda yardım edecek sağlam inançlı kişiler olmalıdırlar. Onların görevi gerçek bir kilise görevidir (officium). Vaftizle alınmış nurun korunmasında ve gelişmesinde tüm kilise cemaatine sorumluluk düşmektedir.
Bazı ülkelerde ise ilk dönem kilisesinin uygulaması örnek alınarak katekümenlik dönemi denilen üç yıllık bir vaftize hazırlık süreci yaygınlaşmıştır. Bu hazırlık süresi, din adamı olmayan imanlıların vaftiz anne veya babaları olarak önemli bir rol oynadıkları ve vaftiz adaylarına yaşamlarında umudun ufkunun nasıl genişlediğini keşfetmeye yardımcı oldukları bir dönemdir. Katekümenler (yani vaftiz adayları) bu dönem içinde kutsal ayinin ilk bölümü olan Kutsal Kitabın okunması ve vazedilmesi bölümüne de katılırlar. Üçüncü yılda paskalya gecesi vaftiz edilirler ve efkaristiya (kutsal komünyon) alma hakkına kavuşurlar. Bu hazırlık ve denyim sürecinin ardından, yani ancak üçüncü yılın paskalya gecesinde episkopos tarafından kendilerine vaftiz ve güçlendirme sakramentlerinin bağışlanması hristiyan katekizminin derin yapısını ortaya koyar: sözkonusu olan öncelikle dinsel gerçeklerin yalnız bilgi şeklinde paylaşımı değildir, tersine varoluşumuzun temelindeki Tanrının gizeminin anlaşılması (Karl Rahner) ve Tanrının biz insanlarla öyküsünün ışığında kendi yaşam yolunu gitmeye daveti bir çağrı olarak algılayabilmektir. (Katholische Glaubensfibel. Freiburg: Herder, 2004, S. 183)
Soru 183: Hristiyanlığa göre cennet ve cehennem nasıldır? (TR)
Yanıt: Bu soruyu biraz daha geniş kapsamlı yanıtlamak ve günümüzün önde gelen katolik teologlarından birinin ölülerin dirilişi ve sonsuz yaşam ile sonuçta cennet ve cehennem hakkında neler söylediğine bakmak istiyoruz.
Zamanımız insanlarından çoğu, hatta vaftizli hristiyanlar bile, aziz Pavlusun zamanındaki Atinalılar gibi (Havarilerin İşleri 17,32) iman açıklamasının son cümlesinde takılmaktadırlar.
Bunun sebebi bir olasılıkla Yeni Ahitin erken dönem yahudi kıyamet inancından üstlendiği ve daha sonra hem kilisenin vaazı hem de hristiyan sanatının yüzyıllarca aktardığı mitolojik gibi görünen betimlemelere dayanmaktadır: yani Son Günde, Rab yeryüzüne görünür şekilde tekrar geldiği zaman bütün mezarların açılacağı ve bütün ölülerin cesetlerinin Yargıç Mesihin önünde Son Yargı için toplanmaları için yeniden canlanmaları.
Ancak bir çok imanlı ve teologların büyük çoğunluğu artık inancımızın bağlayıcı içeriğine halel getirmeden ölülerin dirilişini bu tamamen maddi betimlemeden farklı olarak düşünebileceğimiz inancındadırlar. Bu şekilde günümüzde, insanda beden ve ruhun birliği, aynı şekilde yaşamın Tanrının yanında tamama ermesi açısından da daha güçlü bir şekilde vurgulanmaktadır. Bunun anlamı ise şudur: Ölümden sonra her insanın bedeni ve ruhuyla, yani bütün insanlığı ve bütün geçmişiyle, yaşadığı ve maruz kaldığı, yaptığı veya ihmal ettiği her şeyle bir bütün olarak, Dirilmiş İsa Mesihin karşısında Tanrının sevgisiyle karşı karşıya geleceğidir. Beden kelimesi burada – aynı efkaristiyada nasıl (dirilmiş Rab olan) Mesihin bedenini alıyor isek – biyolojik organizma olan bedeni (deri, et ve kemik) değil, Pavlusun bahsettiği dirilişteki ruhani bedeni (Korintlilere 1. Mektup 15,44), yaşam veren Kutsal Ruhun işlediği ve dönüştürdüğü bedeni kastetmektedir. Dünyasal yaşamımızın tümü, yani fani bedenimiz ve onun bütün mutluluk, sevgi ve sevinç deneyimleri korunmuş olur, ki bu insanın Tanrı yanındaki tamama erişi için önemlidir. Bedenin bu dirilişi, ruhun ölümsüzlüğüne tezat oluşturmaz. Çünkü ruh kelimesi Kitabı Mukaddesteki manasına göre anlaşıldığı zaman insanın Tanrıya yönelik açık oluşunu vurgular: yani insan dünya ve diğer yaradılışla bedeni bağlılığının ötesinde Yaratıcısı olan Tanrı ile de bir sevgi ve dostluk ilişkisine girebilir, ki bu bağ – Tanrı tarafından – asla bitmez ve bu nedenle ölümsüzdür. Bu nedenle ölülerin dirilişinde sözkonusu olan bir ve bütün insanın kurtuluşudur.
İnsan için ölümle bu dünyasal, zaman-mekan bağlamında değişik dönemlere ayrılmış olan yaşam sona erer. Bu nedenle ölümden sonraki sonsuz yaşam basitçe dünyasal zamanımıza paralel olarak değil, daha üstün, görünmeyen, göksel bir düzeyde devam eder. Bu dünyada yaşadığımız yaşam ölümde Tanrının yanında ebedi karakterine kavuşur. Ancak sanki Tanrı yaşamımızın sonucunu değişmez bir şekilde yazacakmış gibi değil. Ebediliği anlamı: Yaşamımızın ürününü, meyvesini Tanrıya getiririz. Tanrı bunu alır ve Baba ile Oğulun sonsuz sevgi konuşmasında ortak Kutsal Ruhta korur şekilde arıtır ve bütünlüğe eriştirir şekilde kabul eder. Bu sevginin ışığında yaşamımızın meyvesi tam olgunluğa erişebilir; bu ise Tanrının her insan için varoluşunun başından beri düşündüğü mutluluğa ermiş yaşam karakteridir. Bütün insanlar öldükleri ve yaşamlarının meyvesini Tanrıya sundukları zaman Mesih herkese geri gelmiş olacaktır; işte o zaman Son Gün e varılmış olacaktır: bu Son Gün – yaradılış gibi – bizim zaman kavramımızın belli bir tarihine dayalı değildir ve bu nedenle önceden hesaplanması asla mümkün değildir.
Tanrının sevgisi ile bu son ve apaçık karşılaşma sırasında yaşamımızın gerçeği olduğu gibi ve açıkça görünecektir; yaşamımız ile Tanrının bizlere sevgisi arasındaki büyük fark açıkça belli olacaktır. Bu sevgi bu nedenle yargılayan sevgi (Yargı) konumunu da alacaktır: bizleri gerçeği tanımaya, suçlarımızı kabullenmeye ve işmanlığa yöneltmek ister. Ardından Tanrının yaşamımıza şaşmaz doğru ve aynı zamanda sonsuz merhametli bakışını üstlenirsek, o zaman sevgisi bizi tamamen arındırabilir; o zaman affını tam olarak kabullenebilir ve gerçekten cennete layık olmak için bizi tamamen dönüştürmesini sağlayabiliriz. Geleneksel aktarı bunu Araf (Purgatorium-Arınma) olarak adlandırmaktadır; araf cennete giden kapı durumundadır.
Cennet kelimesi ile insanın Üçlübir Tanrı ile birlik içinde olarak tamamen mutlu ve mübarek şekilde yükseltilmiş olmasını anlarız; ancak bu birlik aynı zamanda bu dünyanın bütün inanan, ümit eden ve seven insanlarını kendisinde birleştirecek olan Mesihin bedeni ve sonunda Tanrı tarafından ebedi olarak sevilen ve bizlerle birlikte doğum sancısı çeken, ancak sonunda kaybolmuşluğundan kurtulacak ve Tanrı çocuklarının yüce özgürlüğüne kavuşacak olan (Romalılara Mektup 8,21vd) bütün yaradılışla birliktedir.
Peki ya cehennem? Cennetten farklı olarak cehennemi Tanrı kendiliğinden insanlara ceza olarak dağıtmaz. Tanrı yalnızca kendini açınlar ve paylaşır, bu ise kurtarmak isteyen sevgi şeklinde olur. Ancak insan – nadiren de olsa – kendiliğinden ve Tanrının asla halel getirmediği özgürlüğü içinde hayır diyebilir ve kendisini Tanrının merhametine kapayabilir. Örneğin insan – kendi başarılarına hayran şekilde – kurtuluşu Tanrının armağanı olarak kabul etmeyip, kendi başarılarının sonucu olarak kazanmaya çalıştığı zaman olduğu gibi. Böylesi bir olumsuz sürekliliği ancak yaşamını ve bütün ilişkisini tamamen hayıra, olumsuza odaklandıran, kendisini mutlak gören bir egozentrik olarak düşünebiliriz. Bunun hiç kimse için kendisi ve yaşamı hakkında son sözü olmamasını ümit edebiliriz. Ancak bunu kesin olarak yok saymak mümkün değildir. Çünkü Tanrının sonsuz merhamet ve lütfu ile insanın özgürlüğünün sonuçta nasıl bir ilişki içinde olacağı, bu dünyada yaşadığımız sürece bizler için bir iman ve ümit gizemi olarak kalmaya devam edecektir. (Katholische Glaubensfibel, Freiburg: Herder, 2004, S. 87vd)
Soru 184: Vatikanın 2. Dünya Savaşındaki rolünü nasıl görüyorsunuz? Vatikan yahudilerin yokedilmesini onaylıyor muydu? (TR)
Yanıt: Birinci Dünya Savaşı sırasında barış çağrıları nedeniyle her taraftan eleştirilen Papa XV. Benedikte kıyasla Papa XII. Pius İkinci Dünya Savaşı sırasındaki tutumu nedeniyle daha hayatta iken hemen her taraftan övgü aldı. Ancak 1963 yılında genç bir Alman yazar, Rolf Hochhut, kısa zamanda olumsuz bir şöhrete erişen Der Stellvertreter adlı bir tiyatro eserinde Papa XII. Piusu yahudilerin naziler tarafından imha edilmesini açıkça eleştirmemekle suçlamıştır. Bunu ise sert bir tartışma izlemiştir. XII. Pius cesaretsiz mi davranmıştı? Nazilere sempati ile mi bakıyordu? Olup bitenler hakkında bilgilendirilmemiş miydi? Hochhutun yolaçtığı tartışmanın iyi tarafı ise konuları aydınlığa kavuşturan arşivlerdeki belgelerin açıklanmasına yolaçmasıydı. XII. Pius önceleri diplomat ve bakan olarak (1929 Kardinal; 1930 Bakan; 1939 Papa) Almanyadaki gelişmelerden çok iyi haberdardı. 133 yılında Almanya ile olan Almanyayı Hitlerle birlikte imzalamıştı ve 1937 yılında yayınlanan Mit brennender Sorge (Derin bir kaygı ile) başlıklı papalık bildirisinin hazırlanmasında da aktif rol almıştı. Nazilere asla sempati duymamasına karşın diplomatik gizliliği törensel bildiri ve açıklamalara tercih etmiştir.
XII. Pius 1939-1940 yıllarında savaşın yayılmasını engelleme çabaları gösterdikten sonra, Mussoliniden çatışmanın dışında kalmasını ve Avrupa devletlerinden de sorunlarını görüşmeler yoluyla çözmelerini talep etti. Bütün savaş boyunca bir çok konuşmaları ve Noel mesajlarında, nispeten genel ifadelerle, savaşın yararsız ve gereksiz oluşunu, görüşmelerin ve adil bir dengeye dayalı barışın yararlı olduğunu defalarca vurguladı. İdaresini daha sonra Papa VI. Paul (1963-1978) olacak olan Monsenyör Montiniye aktardığı br enformasyon bürosu kurdu. Bu büro savaş esirleri ve kayıplarla ilgili haberleri yayınlıyordu. Yahudiler ve tehlike içinde bulunan başkaları Paplığa ait binalar ve manastırlarda gizlice barındırılarak korundular. 1943-44 yıllarında İtalya tam bir savaş meydanına dönüştüğü zaman da kraldan Mussoliniyi görevden almasını isteyerek ve bomabalamalara karşı çıkarak Romayı korumaya çalıştı. Papa XV. Benedikt (1924-1922) gibi XII. Pius da tamamen tarafsız kalmak ve çekişmelerin dışında kalmak istedi. Bolşevizm de nazilik gibi, hatta belki de daha büyük bir tehlike değil miydi?
Yahudilerin toplama kamplarına sevkedilmeleri ve öldürülmeleri hakkında bilgiler tamamen yetersiz olmasa ve Vatikan nispeten hızlı bir şekilde erişsse de bu haberler çoğunlukla yüzeysel ve bütün tahayyül gücünü aşacak şekilde öylesine çılgıncaydı ki, gerçek olduğuna inanılmakta zorluk çekilmekteydi. XII. Pius 1943 yılı baharında Hitlerin etki alanındaki toplu kıyımlarla ilgili tam bilgilere sahip olmuştu. Öncelikle tamamen çaresizlik, elinden bir şey gelmemesi duygusuna kapıldı. İki resmi açıklamasında, 1942 yılı Noel mesajı ve 2 Haziran 1943te Vatikanın kardinallerine bir konuşmasında bu kıyım konusunu ele aldı. İmalar oldukça genel tutulmuştu. Ne yahudileri ne de almanları ismen anmıyordu. XII. Pius yaptığı girişimlerin korumaya çalıştığı insanların daha fazla zarara uğramasına yolaçmaktan korktuğunu belirtiyordu. Diğer taraftan ise yapacakları girişimler ve inisiyatifleri konusunda episkoposları kendi başlarına karar vermek konusunda serbest bırakıyordu. Sonunda ikilemli bir sonuç ortaya çıktı. Bazı protestolar almanların tarafında baskı ve şiddetin artmasına yolaçtı. Buna karşın diplomatik çabalar Slovakya, Hırvatistan ve Macaristanda belli bir etki sağladı. Yahudilerin topluca nakledilmeleri bir süreliğine durduruldu. Papa İtalyada 16 Ekim 1943te yahudilerin tutuklanması konusunda sesiz kaldı, ancak perde arkasından yaptığı girişimler böylesi olayların tekrarlanmasını engelledi.
Bu nedenle Papa konu hakkında mümkün olduğunca az konuşmaya gayret etti ve çabalarını bilinçli bir şekilde diplomatik girişimlere yoğunlaştırdı. Savaştan sonra ise Papanın peygamberi bir tavır almasını tercih edermiş gibi görünen birçokları vardı. Örneğin 1964 yılında Münih başepiskoposu Julius Kardinal Döpfner şöyle dedi: Geriye dönük, yani sonradan tarihi bir değerlendirme, Papa XII. Piusun daha güçlü bir şekilde protesto etmesi gerektiğini söyleme hakkına sahiptir. Ancak ne olursa olsun XII. Piusun düşüncesinin doğruluğu veya gerçekten bu konuyu derinden düşündüğü gerçeğinden kuşku duymaya ne hakkımız ne de sebebimiz vardır. (How to Read Church History, Cilt 2 [From the Reformation to the present day]. London: SCM Press, 1989, S. 213-215.)
Soru 185: İsanın soyağacı iki İncilde birbirinden farklı. Bunlardan hangisi doğru? (TR)
Yanıt: İsanın soyağacının farklı gösterildiği bölümler Matta 1,1-17 ile Luka 3,23-38dir. Matta İncilindeki soyağacı, kadınlar tarafından İsrail dışı katılımları vurgulasa da (3., 5., 6. ayetler) İsanın İsraili kökeniyle sınırlıdır. Bu aktarı İsayı, mesihi vaatle, İbrahim ve Davut peygamberle ve davudi soyla bağlantılı kılmak amacıyla şekillenmiştir (Tevrat, 2. Samuel 7,1vd; Yeşaya 7,14vd). Lukadaki soyağacı ise daha evrenseldir ve bütün insanlığın en başında yeralan Ademe kadar uzanır ve böylece Mattadakinden daha evrensel bir karakter taşır. İsa, Ademin soyundan olarak ve Adem gibi dünyasal bir babası olmaksızın yeni bir insanlık soyunu başlatmaktadır; bu noktada Luka yeni Adem (bkz. Romalılara Mektup 5,12) kavramını düşünmüştür. Her iki listede Davuttan Yusufa kadar yalnızca iki isim aynıdır. Bu farklılıklar, yasaya göre nesebin (Levililerin yasası, Tesniye 25,5) doğal neseple eş tutulmasıyla açıklanabilir. Ayrıca Mattada soyağacının sistematik karakteri İsanın soyağacındakilerin herbiri yedi isimden oluşan üç gruba bölünmesiyle vurgulanmaktadır (bkz. 6,9); bu şema Yoram ile Uşiya arasında üç kralı çıkarmayı ve Yekoniyayı (azet 11,12) iki kere saymayı gerektirmektedir (Yunancası Jechonias olan bu isim, benzer iki İbranice adın Jojakim ve Jojachimin tercümesi olabilir). Her iki liste de İsanın yalnızca kanun önünde babası görünen Yusuf ile sona ermektedir; o zamanın düşüncesine göre yalnızca kanuni babalık da (evlat edinme vs. dahil olmak üzere) tam miras hakkını kazandırırdı, burada da Mesih soyundan olmak hakkını kazandırmaktadır. Bu nedenle Meryem Ananın da bu soy silsilesine dahil sayılması olasıdır, ancak İncilciler bundan bahsetmemektedirler.
Soru 186: Kaç çeşit katolik var, Roma-Katolik, Grek-Katolik vb. Bunlardan hangisi gerçek katolikler? (TR)
Yanıt: Soru iki bölümden oluşmaktadır. İlk olarak açıklanması istenen: Katolik kelimesi ne anlama gelir. Diğer taraftan da Roma-Katolik, Grek-Katolik vb. Arasındaki farklar. Katolik kelimesi Yunanca Καθολικος kelimesinden gelir ve Genel, Evrensel anlamlarına gelir. Hristiyan literatüründe ilk olarak Antakyalı İgnasyusun eserinde görülür. Hristiyan terminolojisinde bu kavram zaman içerisinde şu anlamları kazanmıştır: (1) Yerel hristiyan cemaatlerinden farklı olarak evrensel kiliseye ait. Bu şekilde bütünsel kilisenin imanı kastedilir, yani Vincent von Lerinin dediği gibi her yerde, her zaman ve herkes tarafından inanıldığı şekilde. (2) heretik veya daha sonraları şizmatik, yani sapkınlıklardan farklı olarak ortodoks, yani doğru yol, inanç anlamında. (3) Tarih yazarları tarafından 1054 yılındaki Doğu ve Batı şeklindeki bölünme öncesi bölünmemiş olan kiliseye aitlik. Batı kilisesi daha sonra kendisi katolik olarak adlandırmıştır. (4) Reformasyondan sonra Roma katolikleri bu kelimeyi gitgide yalnızca kendileri için kullanmışlardır. Anglikanlar ve Altkatolikler de bu kavramı kendileri yanında, bu toplulukların birlikte önceki yüzyılların bölünmemiş kilisesini oluşturdukları inancıyla Roma-Katoliklerini ve ortodoksları da tanımlamak için kullanmışlardır. (5) günümüzde ise bu kavram genel olarak kendi ölçütlerini Kutsal Kitapta bulan ve bunu 16. yüzyıl reformasyonunun temellerine göre yorumlayan protestanlardan farklı olarak iman ve amel konusunda tarihi ve sürekli bir öğreti geleneği içinde bulunduklarını ifade eden hristiyanları tanımlamak için kullanılmaktadır.
Diğer taraftan ise katolik kelimesi Grek, Kopt, Süryani vb. Kavramlarla birlikte kullanıldığı zaman Roma ile birlik içerisinde olan ve saygıdeğer dillerini ve ayin usullerini ve Roma ile beraberce belirlenmiş ve adapte edilmiş kilise hukuklarını sürdüren Doğu hristiyan kiliselerini ifade eder. Bu kiliseler Komünyonu her iki (Mesihin bedeni ve kanına dönüşen ekmek ve şarapla) öğesi ile paylaşırlar, vaftizi suya tam daldırma ile uygularlar ve episkoposlar hariç olmak üzere rahiplerin evlenebilmesine müsaade ederler. Bu kiliseler için kullanılmakta olan Uniaten kavramı ilk olarak Brest-Litowsk birliği karşıtlarınca 1985 yılında kullanılmıştır. Bu kavramla tarif edilen ana gruplar Maruniler (birleşim tarihi 1182), hepsi de Antakya ritine uyan Antakya Patrikliğine dahil Süryaniler ve Malankaren (1930); Kilikya patrikliğine dahil Ermeniler (birleşim tarihleri 1198-1291 ve 1741); keldani ritine dahil olan Keldaniler (1551 ve 1830) ve Malaberesen (1599 öncesi); İskenderiye ritine dahil olan Koptlar (1741) ve Etiyopyalılar (1839). Bizans ritine dahil olanlardan Polonyalı Ruthenler (1595), Macarlar (1595), Slovaklar (1611), Karpat Romenleri (1646), Romenler (1601), Melkitler (1724), belli bir grup Bulgarlar (1860) ve Yunanlılar (1860). Uniatlar içinde sayısal olarak en büyük grubu Ukraynalılar oluşturur. Bu kavram aynı zamanda Romadan asla ayrılmamış oldukları halde benzer bir uygulamayı sürdüren Günay İtalyadaki İtalyan-Yunan-Arnavut bir topluluk için de kullanılır. 1946 yılında Katolik-Ukrayna kilisesi, 1948 yılında da Romanyadaki katolik kilisesi baskıya uğramıştır. Bu iki kilisenin imanlıları Rus-Ortodoks ve Romen-Ortodoks kiliselerine geçmeye zorlanmışlardır. Uniatların toplam sayısı 13 milyon civarındadır.
Soru 187: Kutsal Ruh kaç kere gelmiştir? Bir defasında İsa dirilişinden sonra onu havarilerine üflüyor, daha sonra Kutsal Ruh Havarilerin İşleri kitabında bir kere daha geliyor. (TR)
Yanıt: Kutsal Ruhun gelişi hakkındaki Kutsal Kitap aktarılarının iman kavramı içinde Kutsal Ruhun hristiyanların yaşamlarındaki mevcudiyeti ve etkinliğine dayalı olarak yorumlanması gerekir. Kutsal Kitapta Kutsal Ruh bütün yaşamın yaratıcı gücü olarak anlaşılır: O herşeyi canlandırır, birarada ve ayakta tutar ve herşeyi zamanın sonundaki esenliğe doğru yöneltir. Kutsal Ruh en başta İsa Mesihte etkindir: beden alışında, vaftizinde, halka mesajını duyurmasında, ölümünde ve dirilişinde. Ölümü, dirilişi ve yücelmesinde yeni bir yaradılışın başlangıcını gerçekleştirmiştir. Bu yeni yaradılış bütün gerçekliğin nura bürünüşünde tamama erecektir. İşte İsa böyle Mesihtir, yani Kutsal Ruhla meshedilmiş olandır. Luka İnciline göre İsa, peygamberin bildirdiği vaadi kendisi için yorumluyor: Rabbin Ruhu üzerimdedir. Çünkü O beni yoksullara Müjdeyi iletmek için meshetti (Luka 4,18; bkz. Havarilerin İşleri 10,38; Yuhanna 1,32). Kurtuluşumuz ve esenliğimiz, İsa Mesihin ruhsallığına paydaş olmamızdadır. Bizler hristiyanız, yani Mesihin ruhsal meshine paydaş olmakla meshedilmiş olanlarız.
İsa Mesihe bu paydaşlık bizlere Kutsal Ruh tarafından bağışlanır. Çünkü Kutsal Ruh İsa Mesihi, sözlerini ve kurtarıcı eylemini tarih boyunca devamlı mevcut kılmak için gönderilmiştir. Bu şekilde İsa Mesihin ruhu olan Kutsal Ruh bütün gerçekliğe işler. Bu nedenle Pavlus şöyle demektedir: Rab Ruhtur, Rabbin Ruhu neredeyse orada özgürlük vardır (Korintlilere 2. Mektup 3,17). Bununla ifade edilen şudur: Kutsal Ruh, yücelmiş Rabbin kilisede ve yeryüzünde etkin mevcudiyeti ve mevcut etkinliğidir. Kutsal Ruh yalnızca İsa Mesihte yeni yaşamın armağanı değil, hem de bu armağanı bağışlayandır; Tanrısal bir uknumdur. O nerede etkin olursa, orada zamanın sonundaki özgürlük egemenliği şimdiden başlar. Kutsal Ruhun imanla kavuşulan armağanı Yeni Ahdin gerçekliğidir (Aquinolu Thomas).
Bunun ne anlama geldiğini Luka Pentekost günü Kutsal Ruhun havarilerin üzerine inişi hakkındaki aktarısında ifade etmiştir (bkz. Havarilerin İşleri 2,1-13). Pentekost bayramı yahudiler için bir hasat bayramıydı; İ.S. 1./2. yüzyıllarda bu günü Sina dağında ahdin kurulmasının anı gününe dönüştürdüler. Luka bu noktaya bağlantı yapmaktadır. Kutsal Ruhun inişi hakkındaki aktarısı ile ebediyen geçerli esenlik döneminin başlangıcını, peygamber önbildirisinin gerçekleşmesini (bkz. Yoel 3,1-3) ve İsanın duyuruluşunu (bkz. Havarilerin İşleri 1,8) tanımamak istemektedir. Bu noktada Eski Ahitte, özellikle Sinada, Tanrının görünüşü hakkında kullanılmış olan Kitabı Mukaddes tasvirlerini kullanmaktadır. Rüzgarın esişi, yeni yaşamın nefesi olan Kutsal Ruhun gücünü göstermektedir. Mevcut olanarın herbirinin üzerine inen ateşten diller havarilerin İsaya tanıklık etmeye yetkin kılınıp cesaretlendirildikleri anlamına gelmektedir. Yabancı dillerde konuşmaları ve bu dilleri anlamaları ile anılan halkların listesi, havarilere yüklenmiş olan dünya çapındaki misyon görevi ile Babildeki dillerin karışması olayına bir son verildiğini ve parçalanmış olan insanlığın yeniden birleşeceğini göstermektedir. Misyon yolu ile halklar tek bir Tanrıhalkı olarak toplanmalıdır. Bu şekilde Pentekost günü Tanrının zamanın sonunda ruhunu küçük, büyük, genç, yaşlı, yahudi veya diğer uluslardan herkesin üzerine dökeceği (bkz. Yoel 2,28-29; Havarilerin İşleri 2,17-18; 10,44-48) şeklindeki vaadi gerçekleşmiş olmaktadır.
Pavlus da Kutsal Ruhun bağışladığı olağanüstü karizmaları bilmektedir. Bu noktada ise göze çarpan fenomenlere değil, günlük hristiyan yaşamını vurgulamaktadır. Ruh, normal olanı olağanüstü bir şekilde yapmaktan çok olağanüstü olanın güücü değildir. Ruh kendini öncelikle İsa Mesihe tanıklık etmede (bkz. Korintlilere 1. Mektup 12,3) ve topluluğun kurulmasına hizmette (bkz. Korintlilere 1. Mektup 13,2-14) kendini gösterir. Pavlus Ruhu aynı zamanda her imanlının yaşamındaki teşvik edici, yöneltici güç olarak görüyor. İmanlılar kendilerini bedenin değil Ruhun rehberliğine bırakmalı (bkz. Galatyalılara Mektup 5,16-17; Romalılara Mektup 8,12-13) ve Ruhun meyvelerini vermelidirler: Sevgi, sevinç, esenlik, sabır, şefkat, iyilik, bağlılık, yumuşak huyluluk ve özdenetim (Galatyalılara Mektup 5,22-23). Bu şekilde Ruh insanda iki türlü açıklığı sağlamaktadır: insanın Tanrıya yönelik, kendisini özellikle ibadetle gösteren açıklığı (bkz. Galatyalılara Mektup 4,6; Romalılara Mektup 8,15-16.26-27), aynı şekilde insan kardeşine yönelik açıklığı. Çünkü fedakarca sevgiye dayalı hizmet gerçek hristiyan özgürlüğüdür (bkz. Galatyalılara Mektup 5,13). Yaradılışın içinde bulunduğu ve umut ettiği fanilik ve esaretten kurtuluşu da burada kendini göstermektedir. Ruh, hristiyan umuduna sağlam bir temel kazandıran ilk armağandır (bkz. Romalılara 8,18-27). (Katholischer Erwachsenen Katechismus. Das Glaubensbekenntnis der Kirche. Yay. Almanya Ruhani Meclisi 1985, S. 222)
Soru 188: Yehova şahitleri İsanın çarmıha gerilmediğini, bunun yerine bir direğe asıldığını iddia ediyorlar. İsanın çarmıha gerilerek öldürüldüğüne dair kanıtlar var mıdır? (TR)
Yanıt: Çarmıh bir idam aracıdır; önceleri bir direk şeklindeydi (Yunanca: stauros, Latince: crux, anlamı işkence ağacı), ancak Romalılarda ise yatay bir direk daha takılıydı; çarmıha germek ise (Yunanca: staurun) bu şekilde gerçekleştirilen idamları tanımlar. Genel olarak bakıldığında çarmıha germek en acımasızca ve dehşet verici ölüm şekli (Çiçero, In Verrem II, 5, 64, 165) olarak görülüyordu. Bu idam şeklinin nereden ve ne zamandan kaynaklandığı tam olarak bilinmemektedir. Tarihteki izler Medler ve Persleri göstermektedir. Eski Ahitte halihazırda idam edilmiş ve öldürülmüş olanların kazığa çakılabilmeleri veya direğe asılabilmelerine karşın (Tekvin 40,19; Tesniye 21,22), Filistinde İsadan önce 1. yüzyıldan beri uygulanmaktaydı. Roma hukukuna göre çarmıha gerilme cezasına yolaçabilecek suçlar gasp, cinayet, ihanet, Sezara hakaret ve isyan çıkarmaktı. Belli kuralların eksik olması durumunda çarmıha germe yöntemi değişik şekiller alabilir. Normalde bu cezaya çarptırılan kişi kırbaçlandıktan sonra çarmıha gerileceği yere kendisinin taşıyacağı bir direğe (patibulum) kollarını açarak bağlanır ya da çakılırdı ve çarmıha gerileceği yerde hazır bulunan bir direğe haç ya da T şeklinde (T şekli: crux commissa, haç şekli: crux immissa) asılırdı. Çekeceği acıları dindirmek için kendisine önceden uyuşturucu bir içecek verilirdi. Ölümü geciktirmek için direğin ortasına destek olarak bir çıkıntı (sedile) eklenmiştir. Çarmıha gerilmiş olan acı çekerek boğulma şeklinde ölür. Normalde cesedi vahşi hayvanlara yem olması için ya da çürüyene dek çarmıhta bırakılabilir, ancak istenirse defnedilebilirdi.
İsanın çarmıha gerilişi genel olarak bu tanıma uymaktadır, ancak detaylarda soru işaretleri doğmaktadır. Vali konağının önünde gerçekleştirilen kırbaçlamadan dolayı (Markos 15,15; Yuhanna 19,1) İsa kollarına takılan direği Golgota tepesine taşıyamayacak kadar güçsüzdür (Markos 15,22). Kendisine sunulan uyuşturucu içeceği Markos 15,23e göre reddetmiştir. Büyük olasılıkla çıplak olarak (Markos 15,24; Yuhanna 19,23) elleri ve ayaklarından (Yuhanna 20,25; Luka 24,39; Havarilerin İşleri 2,23) T şeklinde ve kendisiyle beraber çarmıha gerilmiş olan diğer iki kişinin (Markos 15,27) çarmıhlarından daha yüksek olmayan bir çarmıha çivilenmiştir. Çarmıhına adını ve suçunu belirten Aramice ve Yunanca yazılı bir levha asılmıştır (Markos 15,26; Yuhanna 19,19). Bu korkunç olayın tanıkları Celileli kadınlardır (Markos 15,40; Yuhanna 19,25). İsanın cesedinin çarmıhtan indirilmesi Pilatusun verdiği izinle Arimateyalı Yusuf tarafından Sept gününün başlangıcından (Cuma akşamı) önce gerçekleştirilmiştir (Markos 15,43; Yuhanna 19,38). (Alıntı yapılan eser: Lexikon für Theologie und Kirche, alıntı yapılan makale: Willibald Bösenin Kreuzigung başlıklı makalesi, Cilt 6, Freiburg i. Br., Herder 1997. Alıntı yapılan makalede bu konudaki diğer kaynaklar da belirtilmektedir.)
Soru 189: Kader hakkında ne düşünüyorsunuz? İnsan yalnızca kaderinde olanı mı yaşar? (TR)
Yanıt: Yaradılış inancı ancak Tanrının öngörüsüne iman ile gerçek derinliğine ve hayati ciddiyetine erişir. Elbetteki öngörü inancında büyük ve ciddi zorluklar da belirginleşir. Devemlı kendimize: Neden bu sıkıntıyı, acıyı yaşıyorum? Gibi sorular yöneltmek durumunda kaldığımız koşullarla karşılaşırız. Neden ben? Bu nedenle insanlar sık sık – duruma göre – kör talih, iyi veya kötü kaderden bahsederler. Sık sık bu kaderin yıldızlarda yazılı olduğunu ima eder ve yıldız yorumlarıyla (Astroloji) anlamaya çalışırlar. Seküler dilde ise şanslılıktan, hayatına yıldız doğmuşluktan vb. kavramlardan bahsedilir ya da şanssızlıktan, kadersizlikten bahsedilir. Bilerek ya da bilmeyerek günümüzde hala batıl inançlardan kalıntılar vardır: Muska ve uğurlar, uğursuz sayılardan korkular, iyi veya kötü işaretlere inançlar vb.
Kutsal Kitapta yaşam ve gerçekliğin bir bütün olarak insan üzerinde etkin bir güç gibi egemen olan bir düzene sahip olduğundan yola çıkar. Ancak Kutsal Kitap için bu güç bilinmeyen bir kader gücü değil, Tanrının her insana rehberlik etmesidir. Tanrının insanların her birine yol göstermesi, rehberlik etmesinden Eski Ahitteki büyük karakterler hakkındaki aktarılarda bahsedilmektedir, Mısırdaki Yusuf, Tanrının lütfuyla Nil nehrinin sularından kurtarılan Musa, yolculuğu için Tanrının yanına bir meleği refakatçi olarak verdiği Tobias. Tanrının insanlara lütfu olan bu rehberlik özellikle şu meşhur mezmurda çok etkileyici bir biçimde vurgulanmaktadır:
RAB çobanımdır, Eksiğim olmaz. Beni yemyeşil çayırlarda yatırır, Sakin suların kıyısına götürür. İçimi tazeler, Adı uğruna bana doğru yollarda öncülük eder. Karanlık ölüm vadisinden geçsem bile, Kötülükten korkmam. Çünkü sen benimlesin. Çomağın, değneğin güven verir bana (Mezmur 23,1-4).
Başka bir mezmur ve kilise ilahisi de benzer şekilde ifade eder: Yüceler Yücesinin barınağında oturan, Her Şeye Gücü Yetenin gölgesinde barınır (Mezmur 91). Eski Ahitteki Bilgelik kitabı Tanrısal öngörüye genel olarak tanıklık eder: Önemli ve önemsiz kişileri yaratan Odur; herkesin rızkını veren Odur (Bilgelik 6,7). Ve özellikle İsa devamlı olarak yaşamı, etkinliği ve ölümünün tamamen Babanın isteğine tabi olduğunu ifade eder. Bu nedenle bizleri de Tanrıya karşı çocukça bir güvene sahip olmak konusunda uyarabilir.
"Bu nedenle size şunu söylüyorum: bedeniniz için kaygılanmayın... Gökte uçan kuşlara bakın! Ne eker, ne biçer, ne de ambarlarda yiyecek biriktirirler. Göksel Babanız yine de onları doyurur. Siz onlardan çok daha değerli değil misiniz?.. Öyleyse kaygılanmayın. Uluslar hep bu şeylerin peşinden giderler. Oysa göksel Babanız bütün bunlara gereksinmeniz olduğunu bilir (Matta 6,25-26.31-32, bkz. 10,26-31).
İncil İsanın mesajını bir cümle ile özetlemektedir: Bütün kaygılarınızı Ona yükleyin, çünkü O sizi kayırır (Petrusun 1. Mektubu 5,7).
Tüm bunlar dindar ancak dünyaya yabancı insanların hayali düşünceleri değildir. Eski ve Yeni Ahitteki Tanrının öngörüsüne yönelik inanç Tanrının esenlik planı bağlamı içinde yeralmaktadır. Bu plana göre Tanrı insanlığı adım adım (Nuh, İbrahim, Musa, Davud ile yaptığı ahitlerle) İsa Mesihte Yeni Ahde ve zamanın sonunda tamama erişe doğru yönlendirmektedir. Ruhu ile aracılığıyla herşeyi kapsayan Tanrının Egemenliğini hazırlamak üzere Kiliseyi de yönlendirmektedir. Tek tek her bir insan hakkındaki öngörüsü de bu kapsamlı esenlik planına hizmet etmektedir. İsanın öngörü hakkındaki inancının anahtarı şu ifadesinde yatmaktadır: Siz öncelikle Onun egemenliğinin ve doğruluğunun ardından gidin, o zaman size bütün bunlar da verilecektir (Matta 6,33). Bununla sadece naif bir iyimserlik ifade edilmez. Aksine söylenen şudur: Tanrıyı ve Onun egemenliği için kaygıyı yaşamının ana içeriği kıl, o zaman çevrendeki tüm dünya değişir.
Sınırsız büyüklükteki yaradılışın ve Tanrının herşeyi kapsayan esenlik tasarısının insana yönelik olduğu, öyle ki yaradılış ve tarihin anlamını tek tek her bir insanda belirlediği bu öngörü inancında ifadesini bulmaktadır.Bu nedenle Tanrının öngörüsü insan kavramını görmezden gelen bir plan olarak yanlış anlaşılmamalıdır. Bu öngörü, kendini Tanrının lütuf ve özenine emanet eden insanın katılımını şart koşar. Bir insan ne derece Tanrının isteğine uyar ve yaşamını değiştirirse, kaderi de aynı derecede değişir. Tanrıyla birlik ve anlaşma içine giren insan, dünyayla da anlaşma içine girer. Bu şekilde varlıklar ve olaylar yabancılıklarını yitirirler ve özel bir şekilde Tanrının etkinliği olarak görünürler. Bunun olduğu yerlerde inanan insan için Tanrı şimdi herşey ve herşeydedir. Duruma göre başka belirgin koşullar gerçekleştiremese bile, yine de değişirler, çünkü kendisini Mesihin sevgisinden hiç bir şeyin ayıramayacağını (bkz. Romalılara Mektup 8,35) ve bu anın acılarının, gözümüzün önüne serilecek yücelikle karşılaştırılmaya değmez (Romalılara Mektup 8,18) olduğunu bilir.
Tanrının herşeyi kapsayan öngörüsü ile insanın özgürlüğü arasındaki derin bağlantı özellikle dilek dualarında kendini gösterir. Dileyebilmek bile insanın Tanrıya bir bağlantısı olduğunu ve Tanrının kendisini kabul ettiğine güvenebileceğini gösterir; Tanrının insanı işittiğini, ona kulak verdiğini ve kabul ettiğini ifade eder. Bu şekilde dilek dualarıyla insan asla değersiz bir figür haline indirgenmiş olmaz. Tersine, Tanrının öngörüsünde dilek duaları ezelden beri öngörülmüştür. Tanrının kudretli öngörüsü insanın inisiyatifini devre dışı bırakmaz, aksine onu da içerir ve hizmetine alır. Bu nedenle insan dilek duaları ederken kendi durumunu da Tanrının önüne getirdiği zaman, dualarının işitileceğine baştan emin olabilir. İsa bizlere şunu söylemiştir: Duayla dilediğiniz her şeyi daha şimdiden almış olduğunuza inanın, dileğiniz yerine gelecektir (Markos 11,24; bkz. Matta 7,7; 21,22; Luka 11,9).
Birçokları şaşırarak soracaklardır: Eğer Tanrı bütün duaları işitiyorsa, - görünüşte veya gerçekten – işitilmemiş görünen, belki de çok yoğun şekilde dua etmemize rağmen Tanrının yanıt vermediği sanılan dualar ne oluyor? Bunun yanıtı kolay değildir. Ancak İsanın çok açık ifadelerinin ışığında yanıtlamalıyız: Tanrı her duayı bizim bütün umutlarımızı da aşan bir şekilde işitmektedir.Eğer bir duayı bizim istediğimiz şekilde işitmemişse, o zaman bunun sebebi bu dileğimizin gerçekten bizim için en iyi olanı olmamamasındandır. Aziz Augustinus bu düşünceyi şöyle vurgular: Çoğu kez bizim istediğimizi vermeyen Tanrı iyidir, öyle ki bizlere asıl neyi istememiz gerektiğini öğretsin. Bu nedenle azize Teresa Lisieux şöyle diyor: Beni işitmediğin zaman, seni daha çok seviyorum. İşte Tanrı dileklerimizi düzelttiği, imanımızı, umudumuzu ve sevgimizi derinleştirdiği zaman bizleri duada kendi koşullarımızla barıştırır ve bizlere her anlayışı aşan bir esenlik bağışlar (bkz. Filipililere Mektup 4,7).
Tün bunlar Tanrının öngörüsünün sonuçta, herşeyden bütük Tanrının ve Onun herşeyden büyük sevgisinin gizemi olarak kaldığını gösterir. Öngörü inancı varoluş sorusunu ortadan kaldırmaz veya kolayca anlaşılır hale getirmez. Bizlere ne Tanrının düşüncelerini bilme şansını verir ne de Tanrının yeryüzünde etkin olduğu veya rehberlik ettiği durumların ayrıntılarını açıklar. Kendi yaşam öykümüzü de berraklaştırmaz ki, herşeyin üstünde durup karanlık ve tersliklerden kurtulmuş olabilelim. Tanrı, özellikle tarihi yönlendirmesinde gizemlidir (bkz. Yeşaya 45,15).
Tanrının zenginliği ne büyük, bilgeliği ve bilgisi ne derindir! Onun yargıları ne denli akıl ermez, yolları ne denli anlaşılmazdır! Rabbin düşüncesini kim bilebildi? Ya da kim Onun öğütçüsü olabildi? (Romalılara Mektup 11,33-34)
Ancak kader inancında anlaşılamaz olarak kalan şey, şimdi çözülemeyen ancak güven uyandıran bir gizeme dönüşür. Kader inancının olanların son çekirdeği olarak kayıtsızlık ve boşluğu bulduğu yerde, Tanrının sevgisi kendisini öngörü inancına açınlar. Tanrının yolları ve rehberliği hakkında bilgimiz olmasa dahi, iman için Tanrının rehberliğinin görülür hissedilir olduğu işaretleri tanıyabiliriz. Bu şekilde iman kendinden emin olabilir ve Tanrı'nın, kendisini sevenlerle, amacı uyarınca çağrılmış olanlarla birlikte her durumda iyilik için etkin olduğu (Romalılara Mektup 8,28) düşüncesinde güçlenebilir. (Katholischer Erwachsenen Katechismus, Cilt 1: Das Glaubensbekenntnis der Kirche, S. 102-106)
Soru 190: İsadan hiç haberi olmamış insanların durumu ne olacak? Vaftizli olmadıkları için hepsi cehenneme mi gidecekler? (TR)
Yanıt: Kilise vaftizin kurtuluş ve esenlik için gerekliliğini kendilerine vaftizin vazedilmiş olduğu ve vaftize karar verebilme olanağına sahip olanlar için olduğunu öğretir. Tanrı bütün insanların kurtulmasını istediği için (bkz. Timoteyusa 1. Mektup 2,4-6), vicdanına göre yaşayan ve Tanrının isteğini bu şekilde yerine getiren ve bu nedenle vaftizin önemini biliyor olsaydı vaftiz edilmeyi isteyeceği belli olan insanlar böylesi bir istek vaftizi aracılığıyla kurtuluşa erişebilirler. (Deutscher Erwachsenen-Katechismus, Cilt 1, S. 332)
Soru 191: Mormonlar kimlerdir? (TR)
Yanıt: Teoloji bilimcisi Dr. Rüdiger Haupt Mormonlar konusunda şunları yazıyor:
1. Kurucusu
Joseph Smith 1805 yılında ABDnin Vermont eyaletinde doğmuştur. Ailesinde batıl inançlar ve dinsel açıdan huzursuzluklar hakimdi. Gençliğinde kristal kürelerin yardımıyla yeraltında gizli hazineleri bulmaya çalıştı ve bu nedenle bir defasında dolandırıcılıktan mahkum oldu. Daha sonraları Tanrının ve İsanın kendisine göründüklerini ve İncili yeniden asıl haline getirme görevini verdiklerini iddia etti. Sebebi ise: Bütün kiliseler imandan kopmuşlardır ve inançları Tanrının gözünde iğrençti. Moroni adlı bir meleğin 1827 yılında Smithin bir tepeye gömülü, daha sonra tercüme ettiği ve 1830 yılında Mormon kitabı olarak yayınladığı gizli yazılara erişmesini sağladığını ileri sürmüştür. Birçok koşullardan dolayı onu eleştirenler kendisini Haziran 1844de, 27 Haziranda öfkeli bir kalabalık tarafından kurşunlanarak öldürüldüğü Carthage/III hapishanesine attırmışlardır.
2. Mormonluğun ortaya çıkışı ve tarihi
J. Smith 6 Nisan 1830da bazı arkadaşları ile beraber New York eyaletinde Mesihini Kilisesi ni kurdu. Bu isim 1834 yılında genel konferansları tarafından Son Gün Azizleri Kilisesi olarak değiştirildi. Bu isim de yeniden 1838 yılında gene genel konferansları tarafından İsa Mesihin Son Gün Azizleri Kilisesi olarak değiştirildi.
Topluluk kısa zamanda çok sayıda taraftar kazandı ve Batıya doğru büyüdü. Ohio, Missouri ve İllinois bu yoldaki en önemli etaplardı. Bu peygamberlerinin sürekli yeni vahiyleri nedeniyle zaman içerisinde azizler arasında gitgide garip öğreti ve uygulamalar başgösterdi, öyle ki bu topluluk, hristiyanlıkla biçimlenmiş olan çevre tarafından artık tahammül edilemez hale geldi. Bu nedenle hem mormon olmayanlarla hem de resmi kurumlarla devamlı çekişmeler meydana geldi. Dinlerinin kurucusunun ölümünün ardından bu azizler 1845/46 yılında Brigham Youngsun liderliği altında büyük bir trenle Batıya göç ettiler ve 1847 yılı yazında Rockz dağlarındaki büyük Tuz Gölü Vadisine vardılar. Burada merkezleri, sonradan Utah eyaletinin başkenti olan Salt Lake City şehrini kurdular. Tuzlarla kaplı bir çöl canlı bir kültür merkezine dönüştü. Çalkantılı ve aktif bir misyon aracılığıyla mormonluk dünyanın her tarafına yayıldı (1952 yılından itibaren Almanyada da olmak üzere). Günümüzde 8 milyondan fazla insan bu dine mensuptur. En hızlı yayılmayı Llatin Amerika ve Doğu Asyada göstermektedir.
3. Öğreti ve uygulamaları
Mormonlar kendilerini yeryüzündeki tek gerçek hristiyan kilise olarak görmektedirler. Tanrının da bir zamanlar insan olduğuna ve insanların da (belli koşullar altında) zamanı geldiğinde tanrı olabileceğine inanmaktadırlar. Yeni vahiylerin gerekli olduğunu vurgulamaktadırlar. Mormon kitabı, Kutsal Kitabın yanında kutsal yazılar olarak geçerlidir. Mormon uygulamalarının asıl çekirdeğini gizli tapınak uygulamaları oluşturmaktadır:
-
Ölüler için temsili vaftiz;
-
Donanım. Katılımcılar, Tanrının Egemenliğine erişebilmek için gizli öğretiler, tutma şekilleri ve işaretlerle donatılırlar.
-
Zaman ve ebediyet için evlilik: evli eşler öbür dünyada da eş olarak kalmaktadırlar.
4. Değerlendirme
Mormonluk yeni vahiylerine dayalı Kutsal Kitapa aykırı öğretileri ve gizli tapınak uygulamaları ile ekümenik hristiyanlığın spektrumuna dahil değildir. Daha çok sinkretik bir Amerikan yeni dini olarak görmek gerekir. Kutsal Kitap ve hristiyanlıktan alınan bütün kavramlar (örnç Günah, Tanrı, Mesih, Yaradılış, Havari, Diriliş, Vaftiz, Kurtuluş vb.) anlamları tamamen değiştirilmiş ve mormonlaştırılmış olarak kullanılmaktadır. Bunun yanında mormonluk Amerikayı Kurtuluş ve esenlik kıtası olarak, Tanrısal esenlik tarihinin merkezi olarak duyurmaktadır: Adem ile Havvanın cenneti Missouri eyaletindedir; İsa dirilişinden sonra Amerika kıtasında görünmüştür ve zamanın sonunda geri geldiği zaman Montana, Independencedeki Son Zaman tapınağına yerleşecektir vb. Bu nedenle mormonluğa geçiş bir mezhep değişimi değil, hristiyan-ekümenik kiliseler topluluğundan tamamen kopuş anlamına gelir. Mormonluk tamamen farklı ve yabancı bir dünyayı temsil etmektedir ve bunun sonucu da şimdiye kadarki toplumsal, ama en b aşta ailevi bağlantılar için ağır bir yük oluşturmaktadır. Mormonlorun aşırıya kaçan inanç düşünceleri ve mormon topluluğunun her üyesinin topluluğa çok fazla zaman ayırma zorunluluğu, özellikle eşlerden yalnızca birinin mormon olduğu karma evliliklerde sürekli bir sorun ve sıkıntı kaynağı olmaktadır.
5. Eleştirel literatür
-
Haack, Friedrich-Wilhelm: Mormonen. München: EPV, 1989
-
Hauth, Rüdiger: Kleiner Sektenkatechismus
-
Hutten, Kurt: Seher, Grübler Enthusiasten
Soru 192: Aynı konular ve olaylar hakkında İncillerde farklılık var. İncil yazarları vahyi yanlış mı anladılar? (TR)
Yanıt: Soruyu soranın İncillerin çeşitliliği hakkında internet sayfamızdaki üç soru ve yanıtını okumasını öneririz. Bunlar 7 nolu sayfadaki 60. soru ve yanıtı, 10. sayfadaki 94 numaralı soru ve yanıtı ve 14. sayfadaki 131 numaralı soru ve yanıtıdır.
Soru 193: Tövbe etmek için neden bir rahibe ihtiyaç duyuyorsunuz? (TR)
Yanıt: Almanca Katolik Yetişkin Katekizmi (Katholischer Erwachsenen Katechismus) bu konudaki katolik öğretisini Sakramental Tövbe başlığı altında işlemektedir.
İnciller bize İsanın tek tek bazı insanların günahlarını bağışladığını bildirmektedir: Günahların bağışlandı (Markos 2,5; Luka 7,48). Ancak İsa bu yetkiyi insanlara da vermiştir (Matta 9,8). Kilise bir bütün olarak affın ve barışın sembolü ve aracı olmalıdır. Bu yetki özel bir şekilde havarisel makama aktarılmıştır. Af ve barış hizmeti bu makama yüklenmiştir (bkz. Korintlilere 2. Mektup 5,18); havarisel makam Tanrı aracılığımızla çağrıda bulunuyormuş gibi Mesihin adına elçilik ediyor... Tanrı'yla barışın! (Korintlilere 2. Mektup 5,20). Bu şekilde kilise günahların affedilmesine yönelik kilise makamının yetkisini Dirilmiş Rabbin kendisine dayandırmaktadır: Kutsal Ruhu alın! Kimin günahlarını bağışlarsanız, bağışlanmış olur; kimin günahlarını bağışlamazsanız, bağışlanmamış kalır. (Yuhanna 20,22-23)
Günahların bağışlanması İsada da hep toplumsal bir boyuta sahipti. İsa, günahkarlarla aynı sofraya oturmakla ve onları biraraya getirmekle Tanrıyla barıştırıyordu. Günahkar kendisini Tanrıdan ve insan kardeşlerinden soyutlamaktadır. Günahı aracılığıyla Tanrıhalkının topluluğunu zarar görür ve kendisinin de kutsallık içinde yaşamı zedelenir. Bu nedenle günahkar kilise topluluğuyla tam birlikten kopar (bkz. Korintlilere 1. Mektup 5,1-13; 2. Korintliler 2,5-11; 7,10-13); bu nedenle özellikle birlik ve sevginin sakramenti olan efkaristiyaya katılamaz. Tövbe ettiği zaman barışın kendisine geldiği yolu tekrar gitmelidir. Tanrıyla yeni bir birliğe erişmek için insan kardeşleriyle barışmak zorundadır. Diğer taraftan da Tanrının affı ile günahla zedelenmiş olan ve sevgi, örnek ve dua ile tövbeye katkıda bulunan kilise ile barışmış oluruz (LG 11). Tövbenin bu toplumsal yapısı ve kilise boyutu özellikle İsanın Petrusa sözlerinde ifadesini bulmaktadır: Göklerin Egemenliğinin anahtarlarını sana vereceğim. Yeryüzünde bağlayacağın her şey göklerde de bağlanmış olacak; yeryüzünde çözeceğin her şey göklerde de çözülmüş olacak (Matta 16,19).
Bu bir bütün olarak kilise için de geçerlidir (bkz. Matta 18,18). Bu bağlamak ve çözmek sözleriyle kastedilen şudur: Cemaatinizden kimi çıkarırsanız (bağlamak=çıkarmak, dıiarıda bırakmak), Tanrının topluluğundan da çıkarılmış olur; kimi yeniden topluluğunuza kabul ederseniz (çözmek=yeniden topluluğa kabul etmek), Tanrı onu topluluğuna kabul eder. Bu şekilde kilise ile barışmak, Tanrıyla barışmanın yoludur. Konunun bu yönü eski dönem kilisesinin aleni tövbesinde çok güzel ifadesini bulur. Buna uygun şekilde 1975 yılından beri bağlayıcı olan sakramental af ifadesi şöyledir: Kilisenin hizmeti aracılığıyla sana af ve barış bağışlasın.
Tövbe sakramenti detayları açısından çeşitli dönüşümlerin yeraldığı uzun ve karmaşık bir tarihe sahiptir. Ancak bu sakramentin temel yapısı olarak ikili bir süreç sabit kalmıştır: Tövbe sakramenti bir taraftan lütfun mümkün kıldığı insani tövbe, pişmanlık, kabullenme ve tazmin etme eyleminden, diğer taraftan da episkopos ve rahiplerin idaresindeki kilise topluluğunun İsa Mesihin adına günahların affını sunması, bunun gerektirdiği koşulları belirlemesi, günahkar için dua etmesi ve sonuçta onu kilise topluluğuna tam katılım ve günahlarının affını bildirmek için onun tövbe eylemine katılımından oluşur. Bu şekilde tövbe sakramenti hem tamamen kişisel bir eylemdir, hem de kilisenin litürjik bir törenidir. Bu nedenle Trient Konsili tövbe edenin pişmanlık, itiraf ve tazmin eyleminin aynı zamanda bu sakramentin materyali olduğunu, rahipsel af ilanının da tövbe sakramentinin şeklini oluşturduğunu öğretmektedir (bkz. DS 1673; NR 647-648). Bu sakramentin meyvesi Tanrıyla ve kiliseyle barışmaktır. Bu çoğu kez vicdanın esenliği ve sevinci ile ruhun büyük bir teselliye kavuşmasıyla ilişkilidir (bkz. DS 1674-1675; NR 649).
Tövbe sakramentinin öğelerini biraz daha ayrıntılı açıklamaya çalışalım. Tövbe edenin eylemleri arasında pişmanlık ilk sırayı alır. Pişmanlık bir daha günah işlememek isteği ve kararı ile, ruhta duyulan acı ve işlenmiş olan günahtan tiksintidir. Bu pişmanlık, Tanrının armağanı sevgiden kaynaklanıyorsa (sevgiden kaynaklanan pişmanlık) tam ve mükemmel pişmanlık olarak tanımlanır. Böylesi bir pişmanlığın gündelik günahları affetme gücü vardır; sakramental tövbe ve itiraf şeklindeki sağlam koşulla bağlı olduğu zaman ağır günahları affetme gücü de vardır. Pişmanlık eğer işlenen günahın çirkinliğini düşünerek veya ebediyen lanetlenme ve diğer cezalardan duyulan korkudan kaynaklanıyorsa o zaman tam ve mğkemmel olmayan pişmanlık olarak tanımlanır (korkuya dayalı pişmanlık). Vicdanın biylesi bir sarsılması, lütfun armağanı ve özellikle tövbe sakramentinde affın ilanı ilanı mükemmeleşebilecek şekilde bir başlangıç olabilir. Ancak korkuya dayalı pişmanlık kendiliğinden günahların affını bağışlayacak güce sahip değildir (bkz. DS 1676-78; NR 650-651).
Günahı kabullenmek insani açıdan bakıldığında zaten ferahlatıcı ve barıştırıcı bir etkiye sahiptir. İtiraf ile insan günahkar geçmişini kabul eder, bunun sorumluluğunu üstlenir ve aynı zamanda yeni bir gelecek kazanmak üzere Tanrıya ve kilise topluluğuna açılır. Kilisenin öğretisinde göre kendini Tanrının lütuf yargısına tabi kılmak için böylesi bir kabul ve itiraf tövbe sakramentinin önemli ve vazgeçilemez bir parçasıdır (bkz. DS 1679; 1706; NR 652; 665). Bu nedenle tövbe edenin özenle vicdan muhasebesi yaparak hatırladığı ağır günahlarını tam olarak sayı, özellik ve koşulları uygun şekilde ifade etmesi gereklidir (bkz. DS 1707; NR 666). Kilisenin emrine göre her imanlı yaptıklarının farkına varacak yaşa geldiğinden itibaren hiç değilse yılda bir kez ağır günahlarını doğru bir şekilde itiraf etmekle yükümlüdür (CIC can. 989). Bizleri Tanrı ile birlik içinde olmaktan çıkarmayan gündelik hafif günahların itirafı şart değildir, ancak kilise tarafından yararlı olarak tavsiye edilir. Bu anılan tövbe kişisel vicdan gelişimi ve ruhani yaşamda gelişim açısından önemli bir yardımdır. Bu nedenle önemle tavsiye edilir ve en azından kilisenin tövbe ve arınma dönemlerinde sağlam bir yer tutmalıdır.
Tazmin yolu ile günahla verilmiş olan zarar ve sebep olunan skandal, can sıkıcı durum mümkün olduğunca ve uygun bir şekilde tazmin edilmelidir (örn. Çalınmış olan eşyanın geri verilmesi, adına zarar verilen kişinin itibarının iadesi gibi). Tazmin aynı zamanda yeni yaşama alışmaya hizmet eder; zayıflığa karşı bir çaredir. Bu nedenle kefaretin mümkün olduğunca günahın ağırlığına ve özelliğine uygun olması gerekir. Kefaret dua, fedakarlık ve feragat, başkalarına hizmet ve merhamet işleriyle olabilir. Böylesi bir tazmin affı kazanmak için şahsen bir hizmet değildir; tersine Tanrının Ruhunun etkin olduğu ve bağışladığı pişmanlığın bir meyvesi ve işaretidir. (370) Tövbe sakramenti sırasında rahip tarafından affın duyurulması yalnızca günahların affedilmesi hakkında İncilden bir aktarı ya da yalnızca Tanrının günahı affettiğine dair bir açıklama değildir; aynı zamanda – kilisenin öğretisinin belirttiği gibi – yalnızca İsa Mesih adına bütün kilise topluluğu için etkinlikte bulunabilecek kişiye özgü olan yargısal bir harekettir (bkz. DS 1685; 1709-1710; NR 654; 668-669). Tövbe sakramenti bir yargı olarak elbetteki merhametli Baba Tanrının İsa Mesihin ölümü ve dirilişine dayalı olarak Kutsal Ruhta merhamet ve lütufla günahkara yöneldiği bir lütuf yargısıdır. Bu nedenle tövbe edilen rahip hem bir yargıcın hem de bir doktorun görevini üstlenir. Hem bir baba hem de bir kardeş gibi davranmalıdır. Rahip, çarmıhta günahkarlar için kanını akıtan İsa Mesihi temsil etmektedir. Bu nedenle tövbe edene affın mesajını duyurup açıklamalı, tavsiyeleriyle yeni bir yaşama başlamasına yardım etmeli, onun için dua ve kefaret etmeli ve sonuç olarak ona İsa Mesihin adına günahlarının affını bağışlamalıdır.
1974 yılındaki Tövbe töreni yeni düzenlemesi ile sakramental tövbe töreninin üç şekli öngörülmüştür:
Şekil A: Tek birey için barış töreni. Bunun da belli bir litürjik biçimi olması gerekir: Rahip tarafından selamlama, kutsal kitaptan bir okuma, günahların itirafı ve kefaret yüklenme, dua, rahibin ellerini açarak affı ilanı, ardından Tanrıya övgü ve rahipsel kutsama ile gönderme. Şartlar gerektiriyorsa rahip bu tören düzeninin bazı öğelerini çıkarabilir veya kısaltabilir. Bununla birlikte şu bölümlerin tam olarak korunması gerekir: günahların itirafı ve kefaret kabulü, pişmanlığa çağrı, affın ifade formülü ve gönderme. Ölüm tehlikesinde rahibin af ilanının önemli sözlerini söylemesi yeterlidir: Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına günahlarını affediyorum. Tövbe sakramentinin bu yenilenmiş biçimi uygulamada daha genel olarak tamamen yerleşmiş değildir.
Şekil B: Bireysel tövbe ve af ilanının yanında topluluk olarak barış töreni. Bu iekilde bireysel tövbe ve itiraf ile yine bireysel olarak affın ilanıyla birlikte hazırlık ve beraberce şükran sunmak için cemaatle tövbe töreni. Yani bireysel tövbe töreni cemaatle birlikte kutsal kitaptan okumalar ve vaaz, beraberce vicdan yoklaması ve genel itiraf, Göklerdeki Babamız duası ve beraberce şükran sunulmasını içeren bir törene dahil edilmiştir. Bu cemaatçe yapılan tören tövbenin kilisevi karakterini belirgin şekilde vurgular. (371)
Şekil C: Genel günah itirafı ve topluca affın ilanı ile birlikte cemaatçe barış töreni. Bu şekil ancak ağır bir gereklilik durumu sözkonusu ise mümkündür. Bu ölüm tehlikesinin yanısıra imanlıların sayısı nedeniyle tek tek itiraf için yeterince rahip mevcut değilse ve bu durumda imanlılar kendilerinden kaynaklanmayan bu durum nedeniyle sakramentin lütfu ve kutsal komünyondan mahrum kalacak durumda iseler sözkonusudur. Tabii ki mümkün olan en yakın en zamanda bireysel olarak itiraf etme isteği de bu şekil için önşart durumundadır. Böylesi bir tören için gerklilik olup olmadığı konusunda karar vermek yetkisi, Ruhani Meclis üyesi diğer episkoposlara da danışmak koşuluyla episkopos aittir (bkz. CIC can. 961). Almanya Ruhani Meclisi (büyük bir grubun ölüm tehlikesi altında olması haricinde) böylesi bir gerekliliğin şu durumda mevcut olmadığı görüşündedir.
Sakramental tövbe törenin bu üç şeklinden tövbe ayinlerinin ayrı tutulması gerekir. Bu ayinler vaftiz sırasında gerçekleşen tövbenin ifadesi ve yenilenmesidir. Bu ayinlerde Tanrıhalkı, tövbeye ve yaşamın yenilenmesine çağıran ve İsa Mesihin ölümü ve dirilişi aracaılığıyla günahtan kurtuluşu duyuran Tanrının sözünü dinlemek toplanır. Böylesi bir tövbe törenine: (İlahi, selamlama ve dua ile) giriş, aralarında bir ilahinin söyleneceği veya sessizce bekleneileceği kutsal kitaptan okumalar, vaaz, beraberce vicdan yoklaması ve özellikle Göklerdeki Babamız duası olmak üzere günahlarıan affı için dualar yeralır, ancak sakramental af ifadesi yeralmaz. Bu tövbe ayinleri, tövbe sakramenti ile karıştırılmamalıdır. Bununla birlikte tövbe ve yüreğin arınması için çok yararlıdırlar. Hristiyan tövbe ruhunu teşvik edebilir, imanlılara bireysel olarak tövbeye hazırlanmalarında yardımcı olabilir, tövbenin cemaat karakterini derinleştirebilir ve özellikle çocukları tövbeye yönlendirebilirler. Gerçek bir tövbe ve pişmanlık ruhu mevcut olduğunda böylesi törenlerde gündelik günahların affı bağışlanır. Bu şekilde etkin bir esenlik manası taşırlar. Bu nedenle her cemaatin yaşamına dahil olmalı ve özellikle kilisenin tövbe ve arınma dönemlerinde sağlam bir yere sahip olmalıdırlar (bkz. Gem. Synode, Schwerpunkte heutiger Sakramentenpastoral C4). (Katholischer Erwachsenen-Katechismus, Cilt 1, s. 367-371)
Soru 194: Yeni doğmuş bir çocuk nasıl günahkar olabilir ki, vaftiz edilmesi gerekli olsun? (TR)
Yanıt: Kilisenin başlangıç döneminde elbette ki yetişkin vaftizi yeralıyordu. Yetişkin olmayan çocukların vaftizi ancak ikinci nesilde bir sorun ya da uygulama şekli olabilir. İncilde bu konuda direk tanıklıklar mevcut değildir. Ancak İncil sık sık bütün hanehalkının vaftizinden bahsetmektedir (bkz. Havarilerin İşleri 16,15.33-34; 18,8; Korintlilere 1. Mektup 1,16). Bu vaftizler sırasında çocukların da vaftiz edilmiş olmaları mümkündür. Bebeklik çağındaki çocukların vaftizi ile ilgili ilk ve açık ifadeler 2. yüzyıldandır. Bu şekilde küçük çocukların vaftizi hem Doğu hem de Batı kiliselerinde ta o zamanlardan beri mevcut olan bir uygulamadır. Birçok Papaşar ve Sinodlar, en başta da Trient Konsili (bkz. DS 1514; 1626-1627; NR 356; 544-545) bu öğreti ve uygulamayı onaylamış ve savunmuştur. [...]
Bebeklik çağındaki çocukların vaftizini temellendirme konusunda özellikle üç nokta geçerlidir.
1. Vaftiz ile kurulan hristiyan oluş Tanrının bize yaklaştığı ve yaşamımızı başlangıcından itibaren saran karşılıksız ve hakedilmemiş bir lütuftur (bkz. Yuhannanın 1. Mektubu 4,10.19; Titusa Mektup 3,5) ve bu lütfa miras günah nedeniyle başlangıçtan itibaren ihtiyacımız vardır. İnsanın her türlü etkinliği ve çabasından önce gelen bu lütuf özellikle bebek vaftizlerinde özellikle belirgin olmaktadır. Bu nedenle kilise ve hristiyan ebeveynler çocuğa doğumundan kısa zaman sonra vaftiz sakramentini bağışlamazlarsa onu önemli bir armağandan mahrum bırakmış olurlar.
2. İman temel olarak imanlıların topluluğuna yönelik ve bu toplulukla bağ içindedir. Bebek vaftizi, çocuğun onlarsız hayatta kalamayacağı taşıyıcı cemaate bu bağımlı ve bağlantılı oluşu çok belirgin bir şekilde göstermektedir. Bu şekilde çocuk ebeveynleri ve vaftiz anne-babaları aracılığıyla kendisi için Tanrının ve insanların önünde temsiliyeti üstlenen imanlıların topluluğuna katılmış olur. Küçük yaştaki bir çocuğun ancak ebeveynleri veya akrabaları tarafından hristiyanca eğitileceği kanaati oluştuğu zaman vaftiz edilebilmesinin temeli de budur. İnsani açıdan takdir edildiğinde eğer bu güvence yoksa, vaftizin de ertelenmesi gerekir.
3. İman bir anda olup biten bir olay değil, aksine bir gelişim sürecidir. Bu medenle vaftizli hristiyanların yaşam boyunca Mesihte ve Ona imanda gelişmek, büyümek görevleri vardır. İncilde bile hem imandan vaftize giden ve vaftizde en yoğun şekilde kendini belli eden yönelim vardır (bkz. Havarilerin İşleri 8,12-13; 18,8; 10,47 vd); hem de bunun tersi yönde, yani halihazırda vaftizli olanlara vaftizlerini hatırlatan ve onları vaftiz gerçekliğine götüren yönelim vardır (bkz. Romalılara Mektup 6,3-4; Korintlilere 1. Mektup 6,9-11; Efeslilere Mektup 5,8-9; Petrusun 1. Mektubu 2,1-5). Sonuçta vaftiz yalnızca imanın bir işareti değil, aynı zamanda imanın bir güç kaynağıdır; aydınlanma sakramentidir. Bu şekilde vaftiz bir yolun ve imanda ömür boyu gelişmenin başlangıcıdır.
Bu sebeplerden dolayı vaftizle ilgili ruhani hizmetlerin yenilenmesi gereklidir. Bu konudaki ruhani hizmetler temel olarak vaftize yönlendirme ve vaftizle temeli atılan yeni yaşamın hem hristiyan bireylerde hem de cemaatlerde gelişmesine dayalıdır. Dar anlamda vaftizle ilgili ruhani hizmetlere yetişkinlerin katekümenliği yani vaftize hazırlanması, çocuk vaftizi ile ilgili olarak ebeveynlerle ve vaftiz anne-babalarıyla görüşülmesi, evlenecek nişanlıların ve yeni evli çiftlerin ruhani hizmetlerle desteklenmesi ve çocukların imanda eğitilmesi için bütün cemaatin bu sorumluluğa katılımının sağlanması dahildir. Bu bağlamda yetişmekte olan çocukların imana ve kilisenin yaşamına katılımlarını sağlayan cemaat din eğitiminin yenilenmesi özellikle önemlidir (bkz. Gem. Synode, Schwerpunkte heutiger Sakramentenpastoral 2-3). Bu gelişimin sakramenti ise Güçlendirme sakramentidir. (Katholischer Erwachsenen-Katechismus, Cilt 1, S. 337-339)
|