titelbild
us-eng-flag

English

deutsche fahne

Deutsch

Ziyaretçi sayısı

Banner2

Sorular ve Yanıtlar 16

Soru 147: Hristiyanlar papanın İstanbul’da yaptığı gibi camide dua edebilirler mi? Yoksa bu yalnızca bir jest miydi? (TR)

Yanıt:
Papa’nın 30 Kasım 2006’da İstanbul’da Süleymaniye camisini ziyareti sırasında dua edip etmediğini, ettiyse de sessiz ve işitilmeyen hangi sözler ve düşüncelerle dua ettiğini bilmiyoruz. Ancak her ihtimalde hristiyanlar da, aynı müslümanlar gibi, kişisel ya da cemaatle edilen ibadet şeklindeki duaları, ibadetten olmayan dualardan ayırırlar. Bu tip dualar şükran, övgü yada dilek, şefaat duaları olabilir. Papa’nın İstanbul’daki bu ziyaret sırasında caminin etkileyici mimarisi ve bu camide ifadesini bulan inanç nedeniyle Tanrı’yı yürekten övdüğünü, ayrıca evsahiplerinin iyi niyeti ve birçok müslümanın Tanrı’ya yönelimleri nedeniyle şükrettiğini ve bunun yanında Tanrı’dan müslümanların ve hristiyanların karşılıklı anlayış konusundaki iyi niyetlerini güçlendirmesini ve her iki din mensuplarında dünyanın Tanrı’nın kutsal isteğine göre şekillendirilmesi için ortak sorumluluk bilincini uyandırmasını dilediğini düşünüyorum.

Bu anlamda her hristiyan, Papa’nın gösterdiği gibi bir camiyi ya da cami cemaatini ziyaret ettiğinde dua etmelidir. Özel durumlarda hristiyanlar sessizce ve geri planda durarak müslümanların namazlarına tanık olabilir, aynı şekilde müslümanlar da hristiyanların ibadetleri sırasında sessizce orada bulunabilirler . yüreklerinde Tanrı’yı övüp şükrederek, dilekleriyle evsahiplerinin duasına katılarak. Hristiyanlar ve müslümanlar tek Tanrı’ya dua ederler. Ancak inançları bu tek Tanrı konusunda her açıdan aynı şeyi söylemez. Tek Tanrı’ya iman hristiyanları ve müslümanları birleştirirken, hristiyan ve müslüman inançlarının Tanrı hakkındaki ifadeleri her iki iman öğretisinin farklılıklarını ortaya koyar.

Soru 148: Hristiyanlarda da ölüler yıkanıp kefenleniyor mu? (TR)

Yanıt:
Ölüm günü Hıristiyan için sırlı yaşamının bitiminde, her ne kadar düğün giysisini giymek için daha çok arınmaya gereksinmesi varsa da Vaftizle başlamış olan yeniden doğuşunun sona erdiğini, Kutsal Ruh'un meshetmesiyle verilmiş olan "Oğul'un suretine" kesin benzeyişini, Efkaristiya'da öncelenmiş olan Egemenlik şölenine katılmayı sağlar (KKK 1682)

Kilise bir Ana gibi Hıristiyanı yeryüzü yolculuğunda sırlı bir biçimde bağrında taşıdığı gibi, yolculuğunun bitiminde de onu "Baba'nın ellerine " teslim etmek için ona eşlik eder (KKK 1683). 

Merhumların bedenlerine diriliş imanı ve umudu ile saygı ve sevgi gösterilmelidir. Ölülerin defnedilmesi insan bedenine gösterilen bir saygıdır; (Bkz. Tob 1, 16-18) defin Kutsal Ruh’un tapınakları olan Tanrı’nın çocuklarını onurlandırır (KKK 2300).

Cesetlere otopsi yapılması, yasal işlemler ya da bilimsel araştırmalar nedeniyle ahlâki açıdan kabul edilebilir. Ölümden sonra organ bağışı yasaldır, hatta övgüye değerdir (KKK 2301).

“1964 yılına kadar katolik hristiyanlara ölülerin yakılması yasaktı. Bunun sebebi asıl olarak dogmatik değil, ölülerin yakılmasını iman ve dirilişin inkarı olarak propaganda yapan belli topluluklara karşı tepkiydi. Ölülerin yakılması günümüzde katolik hristiyanlara hristiyan imanını reddetmek amacını gütmüyorsa artık yasak değildir.

Hristiyanlar ölmüş yakınlarının mezarlarını onlara sevileri ve hatıralarının işareti olarak süslerler. Tüm Azizler ve Tüm Ölüler bayramlarında mezarların kutsanması ile cemaatler ölmüşlerine olan bağlılıklarını özel bir şekilde ifade ederler. Ölüm ve matem İsa’nın dirilişle ilgili mesajının ışığında görülür; tüm hristiyan toplulukları diriliş umutlarını ifade ederler.

Hristiyanlar mezarlıklara büyük saygı gösterirler. Hristiyanlık için mezarlar, yeryüzündeki yaşamlarında Kutsal Ruh’un tapınağı olmuş olan imanlıların bedenlerinin gömülü olduğu “Tanrı’nın tarlasıdır”. Mezarlığın şekli ve donanımı dirilişe olan hristiyan imanını ifade etmelidir” (Katholischer Erwachsenenkatechismus, Bd. II: Leben aus dem Glauben, s. 313vd).

Soru 149: İnsanın (örneğin haydutlar tarafından) saldırıya uğradığında istemeden saldırganı öldürmesi günah mıdır? (TR)

Yanıt:
Bu soruda bahsedilen eylem meşru müdafaa (nefsi müdafaa) olarak tanımlanır.

Kişilerin ve toplumların meşru müdafaası, isteyerek yapılmış cinayet sayılan suçsuzun öldürülmesini yasaklayan yasaya bir istisna oluşturmaz. "Kendini savunma eylemi beraberinde iki sonuç getirebilir: Biri kendi yaşamını korumayı, diğeri ise saldırganın ölümünü. ( ... ) Yalnızca biri istenir; diğeri ise istenmez."(A. Aquinolu Thomas, s. th. 2-2, 64, 7) (KKK 2263).

İnsanın kendisine olan sevgisi ahlâkın temel ilkesi olarak kalmaya devam ediyor. Kendi yaşamını koruma her insanın meşru hakkıdır. Kendi yaşamını koruyan kişi kendisine saldırana öldürücü darbe indirmek zorunda kalmış olsa bile cinayetle suçlanamaz.

    Birisi kendini savunmak için gereğinden çok şiddete başvuruyorsa, bu meşru sayılamaz. Şiddeti ölçülü bir şekilde geri püskürtülmüşse bu meşrudur ( ... ) Başkasını öldürmemek için ölçülü savunma eyleminden vazgeçmek esenlik için gerekli değildir; zira insan bir yabancının yaşamından çok kendi yaşamına özen gösterir.(A. Aquinolu Thomas, s. th. 2-2, 64, 7) (KKK 2264).

Meşru müdafaa, başkasının yaşamından sorumlu olan kişi için bir haktan çok ciddi bir görevdir de. Kamu yararı haksız saldırganı zarar veremeyecek duruma sokmayı gerektirir. Bu bağlamda, devletin meşru kolluk kuvvetleri kendi sorumlulukları altında bulunan topluma saldıranları püskürtmek için silaha bile sarılabilir (KKK 2265).

Kamu yararının korunması, devletin insan haklarının ihlâlini ve toplu halde yaşamanın gerektirdiği temel kurallara uymayan tutumların yayılmasını engellemek için çaba göstermesini gerektirir. Meşru devlet otoritesinin işlenen suça göre ceza verme hakkı ve görevi vardır (KKK 2266).

Soru 150: Başkalarının günahlarını affedebilen rahipler kendilerini de affedebilirler mi? (TR)

Yanıt:
Yalnız Tanrı günahları bağışlar. İsa Tanrı’nın Oğlu olduğu için, kendisi hakkında şöyle diyor: „İnsanoğlu’nun yeryüzünde günahları bağışlama yetkisi vardır“ (Mar 2, 10) Bu Tanrısal gücünü kullanıyor da: „Günahların bağışlandı!“ (Mk 2, 5; Lk 7, 48). Dahası da var: Tanrısal yetkisi ile, bu yetkiyi kendi adına çalışanlara veriyor.(Bkz. Yu 21,23) (KKK 1441).

İsa, Kilisesinin, duasıyla, yaşamıyla ve davranışıyla bir bütün ve kanı pahasına bizler için elde ettiği barışma ve bağışlama aracı ve işareti olmasını istedi. Bununla birlikte bağışlama yetkisini havarilerine verdi. Havarilere barıştırma görevi verilmiştir (2 Kor 5, 18). Havari Mesih adına gönderilen ve onun aracılığıyla "Tanrı’yla barışın" (2 Kor 5, 20) çağrısı yapan ve yakaran Tanrı’nın kendisidir (KKK 1442).

302 Tövbe ve af sakramentinde hangi öğeler önemlidir? Burada önemli olan iki öğe vardır: insanın Kutsal Ruh’un etkisi ve yönlendirmesi ile pişman olup tövbe etmesi ve İsa Mesih’in adına affı bağışlayan ve kefareti belirleyen rahibin affı bildirmesi.

307 Tövbe ve af sakramentini kim bağışlar? Mesih af ve barış hizmetini havarileri ve onların ardılları olan episkoposlarla onların işdaşları olan rahiplere emanet etmiştir. Bu nedenle Tanrı’nın merhameti ve adaletinin araçları durumundadırlar. Af yetkisini Baba, oğul ve Kutsal Ruh’un adına kullanırlar.

309 Tövbe rahibi tövbe sırrı ile sorumlu mudur? Bu büyük bir hizmet olduğu ve tövbe edene karşı saygı ve güvenilirliği gerektirdiği için bütün tövbe rahipleri tövbe sırasında duydukları bütün günahlar konusunda tamamen ketum kalmak konusunda istisnasız ve ağır cezai şartlara tabi olarak sorumludurlar. (302, 307 ve 309 numaralı maddeler Katolik Kilisesi Katekizmi Elkitabı adlı eserden alınmıştır.)

Burada söylenenlerden bütün imanlıların, doğal olarak Papa, episkoposlar ve rahiplerin de affa kavuşmak için günahlarını ve hafif kusurlarını bir rahibe itiraf edip tövbe etmeleri gereklidir.

Soru 151: İsa Tanrı ise neden haçta „Tanrım, Tanrım, beni neden bıraktın?“ diye bağırdı? (TR)

Yanıt:
Soru İsa’nın haçta ölümünün Matta İncili’nde aktarıldığı şekliyle ilgilidir, Matta 27,46: „Saat üçe doğru İsa yüksek sesle, ‚Elî, Elî, lema şevaktani?’ yani, ‚Tanrım, Tanrım, beni niçin terk ettin?’ diye bağırdı.“

Bu gerçekten de en derin sıkıntı içinde bir bağırıştır, çünkü İsa tam olarak her ikisidir, yani Tanrı ve insan. Tanrı biz günahkar insanlara sevgisinden dolayı İsa’da insanların arasına, ölüm sıkıntımıza inmiş ve günah dışında insanlara benzer olmuştur (Filipililere Mektup 2,11). İsa’nın haçtaki bağırışı bir kuşku ya da umutsuzluk bağırışı değildir. 22. Mezmurdan olan bu sesleniş Tanrı’ya bir duadır, sözleriyle İsa’nın dua ettiği bu yakınmanın ardından sonunda zaferin geleceğine dair sevinçli bir güven yeralır.

    Tanrım, Tanrım, neden beni terk ettin? Niçin bana yardım etmekten, Haykırışıma kulak vermekten uzak duruyorsun?
    Ey Tanrım, gündüz sesleniyorum, yanıt vermiyorsun, Gece sesleniyorum, yine rahat yok bana.
    Oysa sen kutsalsın, İsrail'in övgüleri üzerine taht kuran sensin.
    Sana güvendiler atalarımız, Sana dayandılar, onları kurtardın.
    Sana yakarıp kurtuldular, Sana güvendiler, aldanmadılar. (Mezmur 22,2-6)

Soru 152: Armageddon nedir? (TR)

Yanıt:
İncil’de Yuhanna’nın Vahyinde bir tasvir şöyledir: “Bundan sonra ejderhanın ağzından, canavarın ağzından ve sahte peygamberin ağzından kurbağaya benzer üç kötü ruhun çıktığını gördüm. Bunlar, mucizeler yapan cinlerin ruhlarıdır. Gücü her şeye yeten Tanrı'nın büyük gününde olacak savaş için bütün dünyanın krallarını toplamaya gidiyorlar. ‚İşte hırsız gibi geliyorum! Çıplak dolaşmamak ve utanç içinde kalmamak için uyanık durup giysilerini üstünde bulundurana ne mutlu!’ Üç kötü ruh, kralları İbranicede Armagedon denilen yerde topladılar“ (Vahiy 16,13-16).

Armagedon, yani Megido’nun dağı. Karmel sıradağlarının sınırındaki düzlükte yeralan bu şehir Kral Yoşiya’nın yenildiği yerdi (2. Krallar 23,29vd); burada toplanmış olan orduların çöküşünün sembolü olarak kaldı, (bkz. Zekeriya 12,11). Zekeriya 12,14’teki toplanma ise Mesih tarafından bozguna uğrayacak olan putperest halkların toplanmasını kasteder.

Soru 153: 1054’te Katolikler ve ortodokslar birbirlerini aforoz etmişler. Bu kararlar ortadan kaldırıldımı ki, bugün beraberce ayin yapıyorlar? (TR)

Yanıt:
1054 yılındaki aforoz kararları bütün katolikler ve ortodoksları topluca değil, yalnızca kavganın tarafları olan şahısları kapsamaktadır. Elbette ki bu olay katolikler ve ortodokslar arasındaki ilişkiye ağır zarar vermiştir. Bu nedenle 7 Aralık 1965’te eşzamanlı olarak Roma’da ve İstanbul’daki ekümenik patriğin makamı olan Fener’de iki belge ile 1054 yılındaki olaylardan üzüntü duyulduğunu beyan etmiş ve „Kilise’nin hafızasından“ silmiştir.

Katolikler ve ortodokslar beraberce ayin kılabilirler, ancak ortodoks açıdan katoliklerin ortodoks litürjisine göre komünyon almaları olanaksızdır. Katolik Kilise Yasası 844. madde 3. paragrafına göre eğer kendileri dilekte bulunmuşlar ve episkoposlukça izin verilmişse katolik bir rahip ortodokslara efkaristiya verebilir. (Dr. Theresia Hainthaler).

Soru 154: Kilise Latin Amerika’da neden toprak ağalarının yanında yeralıp, topraksız yoksul halk için gayret gösteren rahipleri cezalandırıyor? (TR)

Yanıt:
„Dünyanın bir çok ülkesinde halklar adaletsiz yapı, baskı, cehalet, perişanlık, umutsuzluk ve endişelere yolaçan, insanın sorumluluğuna bağlı olup insanlarca değiştirilebilir durumda olan mevcut koşulları değişmez kader gibi kabullenmeye artık hazır değillerdir.

Kurtuluş teolojisinin çıkış noktasını, Latin Amerika ülkelerindeki yoksulların çektiği ağır sıkıntılar karşısında Tanrı’nın sevgisi ve yoksullara yakınlığının nasıl duyurulabileceği ile dayanışma içinde bu acı ve sıkıntıların nasıl aşılabileceği konusu oluşturur. Bunlar kurtuluş teolojisinin temel motifleridir.

Latin Amerikan episkoposlar konferansı (Ruhani Meclisi) 1968’de Medellin’deki toplantısında „yoksulların önceliği“ ifadesi ile kurtuluş teolojisinin temel bir düşüncesini benimsemiştir. Papa VI. Paul kurtuluş teolojisi ile kurtuluş kavramının doğru anlaşılan bir anlamda eşdeğer görebileceğini belirtmiştir: „Kurtuluş kavramı hristiyan kelime dağarcığında yalnızca ifade gücü değil, daha derin içeriği ile de bir yer kazanmıştır“ (31 Temmuz 1974’teki konuşması). Papa II. jean Paul, kurtuluş teolojisini temel bir kategoriye ve sefalet ve gerikalmışlığın çözüm ilkesine yükselten Latin Amerikan teolojisinden bahsetmiştir. Kurtuluşu kurtarıcı etkinliğe yönelten bu mesajın etkisi, insanlıkdışı koşulların değişmesini amaçlayan bir devinime yolaçmıştır.

Kilisenin öğretisine göre „maddi güç sahipleri ya da siyasi gücün yolaçtığı baskılar altında acı çeken insanların, ahlaki açıdan geçerli ve kabul edilebilir yöntemlerle haklarının saygı göreceği yapı ve kurumlara erişmeye hakkı vardır“ (Hristiyan özgürlüğü ve kurtuluşu konusundaki iman öğretisi kongregasyonunun yasası, 22.3.1986, s. 75vd).

Böylesi koşullar altında eylem için hangi yöntem ve araçların caiz olduğu konusundaki ahlaki karar, daima insan onuru ve insan özgürlüğüne dayalı olmalıdır. Çünkü başlangıçtan itibaren özgürlük haklarına saygı gösterilmezse gerçek bir kurtuluş olamaz.

Bunun da ötesinde gözönünde bulundurulması gereken konu, insan sevgisi emrinin, ister tekil isterse bir topluluğa karşı nefretle asla bağdaştırılamayacağıdır. İncil’in ruhuna uygun olarak kurtuluş, adaletsizliğe ve şiddete karşı direnişi ancak şiddet içermeyen direniş şeklinde kabul edebilir. Şiddet daima şiddet doğururken, şiddet içermeyen, barışçı direnişte ise insan yalnızca sevginin gerçek özgürlüğe götürdüğüne tanıklık edebilir.

Bir sonraki adım olarak, örneğin Mahatma Gandi veya Martin Luther King’in örnek bir şekilde gösterdikleri gibi şiddet içermeyen, barışçı çabaları strateji olarak düşünmek gerekir. Bu yolun başarıya götürüp götürmeyeceği büyük oranda egemenlerin adaletsiz koşulları değiştirmeye yetkin ve hazır olup olmadıklarına bağlıdır.

Kurtuluş yöntemi olarak şiddete dayalı bir devrime değil, yapısal ve kurumsal her türlü reforma öncelik vermek gerekir, çünkü zamanımızın ihtilalleri çoğunlukla ideolojilere dayalı olup kısa zaman sonar baskı ve insane haklarının ihlallerini beraberlerine getirmektedirler.

Eğer bir halk o derecede baskı ve zulüme tabi durumdaysa, öyle ki barışçı direniş hiçbir değişim sağlamıyorsa, o zaman şiddete dayalı direniş en son çare olarak kabul edilebilir, ancak dayanılmaz baskılardan kurtulmak için (pasif direniş gibi) başka hiçbir olanak kalmamışsa.

Papa VI. Paul „Populorum progressio” (32) adlı papalık öğreti bildirgesinde “insanların temel haklarını çiğneyen ve toplumun refah ve mutluluğuna ağır zarar veren açıkça ve uzun süreli bir şiddet egemenliğine” son vermek için silahlı mücadelenin son çıkış yolu olarak haklı görülebileceği bu son olasılıktan bahsetmektedir. Buna karşın “sözde kurtuluşun son ve tek yolu bahanesi ile sistematik olarak şiddete başvurulması” yeni baskı ve köleleştirmenin yolunu açacağı için İman Öğretisi Kongregasyonu tarafından “yıkıcı bir illüzyon” olarak reddedilir (Hristiyan özgürlüğü ve kurtuluş hakkında, 76).

Bugün bütün devletler ve kilise, dünyanın hiçbir ülkesinde insanları tamamen yanlış araç ve yollarla kendilerini kurtarmaya çalışacakları dayanılmaz şiddet ve baskı rejimlerinin oluşmaması için çaba göstermekle sorumludurlar (Katolischer Erwachsenenkatechismus, C.2, Leben aus dem Glauben, S. 260-262).

Soru 155: Eskiden olduğu gibi bugün de cennetten yer almak mümkün müdür? (TR)

Yanıt:
Kutsal Kitabı bilenlerin aklına bu konuda hemen Zebedeyus oğullarının dileği (Markos 10,35-40) gelir: „Zebedi'nin oğulları Yakup ile Yuhanna İsa'ya yaklaşıp, ‚Öğretmenimiz, bir dileğimiz var, bunu bizim için yapmanı istiyoruz’ dediler. İsa onlara, ‚Sizin için ne yapmamı istiyorsunuz?’ diye sordu. ‚Sen yüceliğine kavuşunca birimize sağında, ötekimize de solunda oturma ayrıcalığını ver’ dediler. ‘Siz ne dilediğinizi bilmiyorsunuz’ dedi İsa. ‚Benim içeceğim kâseden siz içebilir misiniz? Benim vaftiz olacağım gibi siz de vaftiz olabilir misiniz?’’Evet, olabiliriz’ dediler. İsa onlara, ‚Benim içeceğim kâseden siz de içeceksiniz, benim vaftiz olacağım gibi siz de vaftiz olacaksınız’ dedi. ‚Ama sağımda ya da solumda oturmanıza izin vermek benim elimde değil. Bu yerler belirli kişiler için hazırlanmıştır.’

Burada „yüceliğine kavuşunca“ ifadesinin anlamı: Sen Mesih kral olarak zafere eriştiğin zaman, anlamındadır. „Vaftiz“ kelimesi İsa’nın çekeceği acıları tasvir eder. Bu sırada ise bir anlamda bir acılar çukuruna batırılacaktır. „İzin vermek benim elimde değil“: İsa’nın yeryüzündeki görevi insanları ödüllendirmek değil, onları kurtarmak için acı çekmektir, bkz. Yuhanna 3,17 ve 12,47.

Hristiyan kurtuluşa, İsa’yı mümkün olduğunca sadakatle izleyerek ve İsa’nın yardımı ve lütfu ile O’nun gösterdiği gibi karşılık beklemeyen fedakarca sevginin yolunu giderek erişir.

Soru 156: Çanların sebebi nedir ve hristiyanlar neden çan çalarlar? (EN)

Yanıt:
Buna benzer ve halihazırda yanıtlanmış olan 61 numaralı sorunun yanıtına bakınız.

Soru 157: Hristiyan papazları Muhammed’i gerçek peygamber olarak kabul ediyorlar mı? Bu konuda sizin düşünceniz nedir? (TR)

Yanıt:
Muhammed’in gerçek peygamber olarak tanınması konusunda kilisede makam sahibi olanlarla diğer hristiyanlar arasında fark yoktur. Soruyu soran öncelikle sayfamızda yeralan kitabımızın 4. bölümü olan Muhammed - Peygamber: Hristiyanlar içinde mi? sayfasını okumasını öneririz. Özellikle bu bölümün 4. kısmı, 3 ila 5 başlıklarını ve bölüm sonundaki metni öneririz. Kitabın 12. bölümü olan Hristiyanlığın Merkezi (yine sayfamızda mevcuttur) hristiyan imanlılar için imanlarının merkezini neyin oluşturduğunu göstermektedir. Bu, imanlılara Mesih İsa’nın öğretisi, yaşamı, katlandığı eziyetler, ölümü ve yeni yaşama dirilişi ile açınlanmış olan Tanrı’nın sınırsız, koşulsuz ve kendini açınlayan sevgisidir.

Muhammed’in gerçek peygamber olarak tanınması konusunda sözkonusu olan yalnızca bir sözcük ya da yalnızca tarihi anlamda kullanılan “peygamber” ünvanı değildir, aksine “peygamber” ünvanı ile tanımlanan ve Muhammed için kullanıldığında islami amentünün ikinci bölümünü oluşturan inancın kabullenilmesi ve ifade edilmesi anlamına gelir. Bu ünvanın Kuran’da ve sonuç olarak islam inancında taşıdığı anlamda Muhammed hristiyanlar için peygamber olamaz. Muhammed’i kurani ve doğal olarak islami anlamda peygamber olarak kabul etmek açıkça şu anlama gelir: Kuran’ın Muhammed hakkındaki öğretisini ve Muhammed’in peygamberlik iddiasını kabul etmek ve buna göre Muhammed’in yaşamını kendi yaşamı ve bütün insanların yaşamı için “güzel ve örnek model” olarak (Sure 33,21) görmek demektir.

Ancak hristiyanlar aynı zamanda Muhammed’e yönelik her türlü kötüleme ve iftiraları da reddederler. Bunun yanında O’nun olağandışı tarihi şahsiyetini, İslamın kurucusu olarak rolünü ve müslümanların inancı, dinselliği ve dinsel düşüncelerindeki üstün konumunu anlamaya ve layıkıyla değerlendirmeye çalışırlar. O zaman Muhammed’in öğretisi ve yaşamının imanlı hristiyanlar olarak onlar için basitçe reddedilebilir mi olduğu, yoksa hristiyanlar için aydınlatıcı bir ışık olarak insan algılamasına açık ve İsa Mesih’in şahsına ve öğretisine olan imanda belirgin olduğuna inandıkları Tanrısal gerçeğin önemli öğelerini etkileyici bir şekilde ortaya koyup koymadığını açıklayabilirler.

Kısaca izah etmek gerekirse, Muhammed birçok insanı Tanrı’ya yöneltmiş olan, ancak Tanrı’nın sevgisini ve İsa’nın yaşamı, çektiği eziyetler, haçta ölümü ve dirilişiyle açınlanmış olan insanın Tanrısal çağrısının büyüklüğünü tanımamış olan üstün bir dini-siyasi kurucu şahsiyettir.

Soru 158: İnsanlar nasıl İsa’nın Tanrıoğlu olduğunu söyleyebilirler? Kutsal Kitap’ta bununla ilgili bir kanıt var mı? (EN)

Yanıt:
Soruyu soran bu sorunun yanıtını sayfamızda kitabımızın ikinci bölümünde, özellikle III. Başlık altında bulabilir. Aynı şekilde Sorular ve Yanıtlar 6 sayfamızda 50. soruya yanıt içinde Kutsal Kitap’tan bir çok ayetler içerir şekilde yanıt bulabilir.

Soru 159: Kürtaj hakkında ne düşünüyorsunuz? (TR)

Yanıt:
“İnsan kendi yaşamını korumaktan ne kadar acizse o kadar daha fazla başkalarının ve toplumun korumasına gereksinim duyar. Kilise, her insan yaşamının değer ve haysiyete sahip olduğu düşüncesiyle zayıf ve yardıma muhtaç insanlar için gayret gösterir.

İnsan yaşamının dokunulmazlığı ve korunması gerekliliği konusundaki bu düşünce günümüz toplumunda doğmuş olanlara kıyasla henüz doğmamış olan, doğum öncesi insani yaşam konusunda o kadar açık ve net değildir. Çocuk öldürmek genel olarak suç kabul edilir, ancak henüz doğmamış çocukların öldürülmesi konusunda durum maalesef her tarafta aynı değildir. Hergün sayısız çocuk kürtaj yoluyla öldürülmekte ve bunu sözde haklı çıkaracak sebepler öne sürülmektedir. [...] Birçokları, daha doğmamış çocuğun doğmuş olanlara eşit değer ve haysiyeti olmadığını, bu nedenle de yaşam konusunda doğmuş olanlara eşit hakları olmadığını, bu yüzden de ahlaki ve hukuki açıdan doğmuş çocukların öldürülmesinin yasak olması şekline uymadığını öne sürmektedirler. [...]

Doğmamış yaşamla ilgili bilimsel tartışmalarda ceninin şahsi yaşama yönelik belli aşamalar ve adımlar gerçekleştirdiğini kabul eden teoriler dikkat çekmektedir. Ancak modern genetik ve embriyolojinin ulaştığı bilgi düzeyi insan yaşamının döllenme ile başladığı konusunda hiçbir şüpheye yer bırakmamaktadır. Bu nedenle cenin ne “insanöncesi bir şey”, ne “hala annenin bir parçası”, ne “basit bir ürün” ne de “müstakbel bir yaşamdır”. Bu nedenle döllenmeden itibaren sözkonusu olan daha sonraki aşamalarını da içinde barındıran insan yaşamının ilk yaşam görüntüsüdür.

İnsan yaşamı, başlangıcından itibaren kollanmaya ve yokedilmekten korunmaya hakkı olan bir hukuki varlıktır. “Kürtaj ve çocuğun öldürülmesi iğrenç suçlardır” (2. Vatikan Konsili, Gaudium et Spes bildirisi [=GS] 51.)

Bu şekilde doğmamış yaşamlar konusunda sorumlu bir tutum için açık bir ahlaki rehberlik sunulmuş durumdadır. Doğmamış çocuklar, doğmuş olanlarla aynı değere sahip kılındıkları için onlara da aynı değer verilmek zorundadır. Kilise hukukuna göre kürtaj yaptıran kişi, kürtajın gerçekleşmesiyle aforoz cezasına uğramaktadır (Codex Iuris Canonici, can. 1398).

İnsan yaşamının döllenme ile başlamasının sonucu olarak şu ortaya çıkmaktadır: Döllenmiş yumurtanın ana rahmine yerleşmesini engelleyen bir araç kullanan kişi insani yaşamı yoketmektedir. Bu tür araçlar, döllenmeyi engelleyen araçlarla aynı düzeyde tutulamaz. Ahlaki açıdan, döllenmiş bir yumurtanın ana rahmine yerleşmesini önlemekteki amaç doğmamış bir çocuğun öldürülmesidir. Bu amaç, istisnai olarak döllenme gerçekleşmemiş olsa, ya da bu araçların arızalı olması, işlev görmemesi ile döllenmiş yumurtanın ana rahmine yerleşmesini engelleyememesi durumlarında bile mevcut kalmaktadır.

İnsan yaşamının döllenmeden itibaren korunmaya hakkı olduğu kriteri, anne-babaların yaşam armağan etmekle Yaratıcı Tanrı’nın sevgisine etkin hizmette bulundukları ve O’nun sevgisini dünyaya armağan ettikleri inancında da kendini gösterir (bkz. GS 50). Tanrı, erkeğin ve kadının sevgisinin bir ürünü olan çocuğu yaratır ve ona ebediyen sevgisini armağan eder. Ebeveynlerin ürettikleri yaşama Evet der. “Çocuk hem ana-babasının, hem de Yaratıcı Tanrı’nın çocuğudur” dediğimiz zaman kastettiğimiz işte budur (Katholischer Erwachsenen-Katechismus, 2. Bd, s. 288-289).

Soru 160: İsa boşanmayı yasakladıysa, nasıl oluyor da boşanıp yeniden evlenmiş rahipler olabiliyor? (TR)

Yanıt:
Latin düzenindeki Katolik Kilisesi’nde yalnızca istisnai durumlarda evli rahipler olabilir, buna karşın Roma Katolik Kilisesi ile birleşik olupta Bizans ve Doğu düzenini sürdüren Doğu kiliselerinde ise episkopal rahiplerin evli olması normaldir. Katolik (yani Papa ile bağlı) Kilisesi’nin hiç bir yerinde boşanıp yeniden evlenen rahiplerin görevde kalması mümkün değildir.

Soru 161: Kadın rahipler hakkında ne düşünüyorsunuz? (TR)

Yanıt:
Katolik Yetişkin Katekizmi (Der Katholische Erwachsenen Katechismus) kadınların rahiplik makamına atanmaları konusunda şunu söylemektedir (s. 299vd): “İnsani ve hristiyani açıdan kadınlar erkeklere eşittir. Bu nedenle kadınların laiklerin (yani dini makam sahibi olmayan imanlıların) dinsel hizmetlerinin her alanında eşdeğer yeralmaları gerekir. Yeni hizmetlerde kadınlar zaten büyük ve ikame edilemez bir hizmet sunmaktadırlar. Ancak İman Öğretisi Kongragasyonu [İman kongregasyonunun kadınların rahiplik makamına atanmaları konusunda “Inter insigniores” adıyla 15 Ekim 1976’da yayınladığı bildiriyle, bkz. Denzinger-Hünermann, sayı 4590-4606] İsa’nın örneğine ve bütün kilise geleneğine dayalı olarak kadınların Katolik Kilisesi’nde rahipliğe atanmalarının mümkün görünmediğini tespit etti. Bu son bağlayıcı dogmatik karar değildir. Kutsal Kitap ve kilise geleneğine dayalı sebepler elbette büyük öneme sahiptir ve kadınlarla erkeklerin eşitliği konusundaki taleplere karşı kilisede daha büyük ağırlığa sahip olması normaldir. Kadınların sakramental diyakonluğa atanmaları konusundaki soru ise ahiplikten farklıdır. Bu konuda tartışmaların sürmesi ve bütün kilisede bir konsens oluşmasına gerek vardır.

Katolik Kilisesi Katekizmi 1577. maddesinde şöyle demektedir: “Yalnızca vaftiz olmuş erkekler Ruhbanlık sırrını alabilir (CIC, can. 1024). Rab İsa on iki havariden oluşan bir kurul  oluşturmak için erkekleri seçti, havariler de işlerini devam ettirecek yardımcılar seçtiler. Episkoposlar kurulu, kendilerine ruhbanlıkla bağlı papazlarla birlikte Mesih İsa’nın dönüşüne dek on ikili kurulu hazır tutmakta ve güncelleştirmektedir. Kilise de Mesih İsa’nın bu seçimine bağlı kalarak Ruhbanlık sırrını yalnızca erkeklere veriyor. Nitekim bu görev Kilise içinde şimdiye dek kadınlara verilmemiştir.“

Soru 162: Meryem Ana’nın bazı kişilere görünmesine inanıyor musunuz? Bu mümkün mü? (TR)

Yanıt:
Ne Katolik Kilisesi Katekizmi ne de Almanya Ruhani Meclisi’nin Katolik Yetişkin Katekizmi Meryem Ana’nın görünüşlerine inançtan bahsetmez. Bunlar Kilise’nin resmi ve kurtuluş için gerekli iman öğretisine dahil değillerdir. Bunlar, kilisenin karizmatik-mistik kabiliyetinin bir ifade şeklidir. Burada sözkonusu olan bilinçaltı olaylar, hayal şeklindeki görümlerdir. Duyuların etkileniminin başka bir objeden gerçekleştiği bedensel görünümlerden , farklı olarak, Meryem Ana’nın görünüşleri olağandıiı etkilenim ve deneyimlerle bağlantılı şekilde dinsel deneyimin yoğun bir şekli olarak tanımlanabilir. Kilisenin tarihi çoğu kez tövbe ya da iman etmeyle sonuçlanan böyle etkileyici dinsel deneyimlerle doludur.

Meryem Ana görümleri fenomenal bir şekilde çoğunlukla sıradan dindarlar tarafından yaşanır, bu şekilde kilise makamına olumlu bir etki de sözkonusudur. Her ikisi arasındaki çatışma böylesi olayların doğaüstü oluşlarının hemen kanıtlanmış olmasının olanaksızlığına dayanır. Bu tür deneyimler ve aöınlamalarda bir sıra kriterlerin gözönünde bulundurulması gerekir.

Kriterler: 1. Görücünün sağlık ve manevi açıdan durumu. Mistik teoloji ruhların ayırdedilmesinde klasik erdemlere işaret eder: Doğruluk, ciddiyet, tevazu, yumuşakbaşlılık, sevgi, sadelik. Daha yeni ve psikolojiyle daha güçlenmiş olan bakış açısı da görücünün ahlaki yaşamını inceler. 2. İddia edilen şeyin Kutsal Kitap öğretisine ve kilisenin imanına uygun olup olmadığı incelenmelidir. Bu noktada yalnızca olası çelişkilerle yetinilmemeli, temel ifadenin korunup kitabi imanın bir tehdide dönüştürülüp dönüştürülmediğine dikkat edilmelidir. Hristiyan vahyi sarsılmaz merkezine İsa Mesih’in şahsiyetinde sahip olduğu için, takip eden bütün lütuflar ancak bunu gerçekleştirmekle anlam kazanırlar. Bu nedenle Meryem Ana görünümleri Kutsal Kitabın içerdiği Söz’e bir ekleme olarak görülemezler, ancak İsa Mesih’in temek vahyinin zamanın uygun olarak daha iyi anlaşılması ve yaşanması için bir impuls olarak görülebilirler. […]

Yerel episkoposluğun ya da papalığın bu kriterlere dayalı bir incelemesi iddia edilen görümlerin reddedilmesi ile sonuçlanabilir. […] Olumlu bir görüşün yeraldığı durumlarda bile imanlılar bu karar karşısında geniş bir özgürlüğe sahiptir. Mantık ve akıl kuralını izleyen insani imanla kabul edilebilir, ancak kurtuluş için gerekli gerçeklerle ilgili olan teolojik bir iman talep edilemez. Bu nedenle saygıdeğer bir şekilde reddetmek ve eleştirel bir şekilde çekince daima mümkündür…“ (Franz Courth, art. Marienerscheinungen, içinde bulunduğu eser: Praktisches Lexikon der Spiritualität, yayınlayan Christian Schütz. Freiburg, 1988.)

Soru 163: Vatikan’ın havari Petrus’un mezarı üzerine kurulduğu doğru mu? Mezarının yeri biliniyor muydu? (TR)

Yanıt:
Antik Rom şehrinin dışında, Tiber nehrinin kuzeybatı kıyısının ötesindeki Vaticanum denilen tepelik bölgenin altında Sezar Caligula ve Neron’un bahçeleri, villaları ve arenaları vardı. İki yol, Via Cornelia ve Via Triumphialis Roma’dan çıkıp Nero köprüsü üzerinden bu bölgeden geçip Güney Etrüsk bölgesine uzanıyordu. O zamanlar normal olduğu şekilde şehrin dışında bu yolların çevresi, bazıları bugünkü Vatikan arazisi içinde tespit edilerek açılmış olan mezarlıklarla doluydu. Aziz petrus bazilikasının altında 1940-1949 yılları arasında kısmen açılan , 2. yüzyılın başlarından bir mezarlığın içindeki mezarların birinde bu mezarın Nero’nun arenası yanında inşa edildiği yazılıdır. Bu arenanın yeri son onyıllardaki kazılar ve şimdiki bazilikanın hemen güneyinde yeralan ve 1587 yılında buraya aktarılmış olan dikilitaşın bilinen eski konumu nedeniyle bilinmektedir: Arena Vatikan tepesinin altında, yaklaşık 600 metre uzunluğunda batıdan doğuya doğru olup kuzey bölümünü kaplayan şimdiki Aziz Petrus bazilikasına neredeyse paralel biçimdeydi. Romalı tarihçi Tacitus’a göre İ.S. 64-67 yıllarında işte bu arenada çok sayıda hristiyan idam edilmiştir. Klemens’in mektubunda ve Korintlilere 1. Mektup’ta ve ilk yüzyılın sonlarından diğer kaynaklarda Petrus’un Roma’da şehit oluşunun aktarılması, bunun gerçeklik oranının çok yüksek olduğunu göstermektedir.

Vatikan’ın altındaki mezar odalarında Papa XI. Pius’un mezarının inşası sırasında 1939 yılında antik duvarlar ortaya çıkarılmıştır. Takip eden arkeolojik araştırmalar ve incelemeler neticesinde, bugün Petrus’un mezarı olarak onurlandırılan yerde 2. yüzyılın ortalarından beri aralıksız olarak Petrus’un mezarının onurlandırıldığı, bir çeşit Petrus anıtı (Aedikula) varolduğu tespit edilmiştir. Bu Sezar Konstantin’in 320 yılında bu anıtı, başhavari Petrus adına yaptırılan bazilikanın merkezi olarak belirlemeye yöneltmiştir. Roma’nın hristiyan cemaatinde 2. yüzyılın ortalarından Konstantin’in zamanına kadar devamlı korunan ve onurlandırılan Petrus anıtı (Petrus Memoria) mevcut olmuştur.

Hugo Brandenburg bu konudaki kapsamlı bilimsel araştırmasında, havarinin mezarının Memoria altındaki noktada olup olmadığı konusunda kuşku duyulabileceğini belirtiyor (Petrusgrab, içinde yeraldığı eser: Lexikon für Theologie und Kirche, cilt 8, S. 149-153.) Buna rağmen, 2. yüzyılın başından günümüze kadar aralıksız bir onurlandırma geleneği ile etkisini gösteren Petrus Anıtı, Kudüs’teki mezar kilisesindeki İsa’nın mezarının yanında hristiyanlığın en anlamlı anıtı ve tarihi açıdan da en anlamlı ve önemli arkeolojik anıttır.

Soru 164: Andreas haçı dedikleri şey nedir? (TR)

Yanıt:
Yunanca x harfi şeklinde, Aziz Andreas’ın haçı geleneği hakkında tarihi açıdan 13. yüzyıldan önce bir aktarı yoktur. “Şehadet” adındaki, 3. yüzyıldan kalma apokrif bir eser, Aziz Andreas’ın haçlanarak öldürüldüğünü anlatır, ancak X şeklindeki bir haçtan bahsetmez.

Soru 165: Hristiyanlığa göre şefaat nedir? Kimler şefaat edebilir? (TR)

Yanıt:
Katolik Kilisesi Katekizmi bu konuda şunları söylemektedir:

2634 Şefaat bizi İsa’nın duasına uyumlu kılan bir dilek duasıdır. Tüm insanların özellikle de günahkârların lehine Baba’ nın yanında tek Arabulucu Odur. İsa’nın "Kendisi aracılığıyla Tanrı’ya yaklaşanları tamamen kurtarmaya gücü yeter, çünkü onlara aracılık etmek için hep yaşamaktadır”. Kutsal Ruh’un "Kendisi de bizim için aracılık eder ( ... ) ve Onun azizler için arabuluculuğu Tanrı’nın iradesine uygundur" (Rom 8, 26-27).

2635 Tanrı’nın merhametine uyan her yürek, İbrahim’den beri, başkaları için dua eder ve onlar için şefaatte bulunur. Kilise döneminde Hıristiyan şefaati Mesih’in şefaatine katılır; azizler birliğinin ifadesidir. Şefaat dileyen, dua eden "kendi çıkarını değil, ama başkalarının çıkarını düşünsün" (Fil 2, 4), işi kendisine kötülük edenler için dua etmeye kadar götürsün.

2636 İlk Hıristiyan toplulukları yoğun bir biçimde bu paylaşım içinde yaşıyorlardı. Havari Paulus onları İncil’i gerektiği gibi bildirebilmesi için dua etmeye çağırıyor, o da onlar için dua ediyor. Hıristiyanların şefaati sınır tanımaz: "Tüm hükümet yetkilileri ve tüm insanlar için dua edin" (1 Tim 2, 1); zulmedenler için, İncil’i reddedenlerin esenliği için dua edin.

Soru 166: Hristiyanlık din ile devlet işlerinin ayrılmasına ne gözle bakıyor? (TR)

Yanıt:
Bir hristiyan ve bir müslüman örneğin Almanya’da biraraya geldiklerinde – farkında olsalar da olmasalar da – bu buluşmayı görüşmeyi belirleyip etkileyen üçüncü bir öğe, her iki inancın yanında din karşısında tarafsız olan devlet ve laik yapıdaki toplumda mevcut durumdadır. Almanya bir taraftan yahudi kökenleriyle birlikte hristiyanlığın biçimlendirdiği medeniyetin yani yüzyıllar boyunca bir müslümanın en iyi durumda ancak dostlukla bağlı bir misafir olabileceği Batı’nın bir parçası iken, diğer taraftan günümüzün devlet ve toplum düzeni bir müslümanın da hristiyanlarla eşit haklara sahip olabilmesini, müslümanların ve hristiyanların özgür ve eşit olarak görüşebilmelerini sağlamaktadır. Başka bir şekilde ifade edersek, insanın hukuki statüsünü dini inanç değil, laik temelli hukuk düzeni belirlemektedir. Bu, Ortaçağ’daki hristiyan ordo’dan ve islam dünyasının bazı ülkelerinde hala geçerli olup yahudiler ve hristiyanların “zımmiler” olarak hukuken eşit görülmediği durumlardan farklı olarak dini inançları farklı bireylerin hukuken temel olarak eşit olmalarını sağlayan hukuk düzeninin laikliğidir.

Çağdaş Batı anayasal ve temel haklar düzeninin din özgürlüğü için belirleyici temel kararı hristiyan, katolik inancına da tamamen uygundur. Katolik Kilisesi, 2. Vatikan Konsili’nde özellikle inanç özgürlüğü konusundaki 1965 tarihli “Dignitatis Humanae” bildirisiyle inanç özgürlüğünü insan haysiyetine dayalı temel insan hakkı olarak tanımlamıştır. Bu nedenle hristiyanların müslümanlarla görüşmelerinde hristiyanların da islam ülkelerinde, müslümanların ülkemizde sahip oldukları kadar inanç özgürlüğüne sahip olmaları düşüncesi için gayret etmeleri hem anlaşılır, hem de doğru anlaşıldığı şekilde gereklidir. Diğer taraftan, dünyanın başka taraflarındaki inanç ve ibadet özgürlüğünün yetersizliğini temel gösterip Almanya’daki müslümanların inanç ve ibadetlerini engellemek de hem anayasal düzenimize hem de hristiyanca inanç özgürlüğü anlayışına ters düşerdi.

İnanç özgürlüğü temel hakkı çoğulcu Alman toplumunda gitgide daha fazla dinsel farklılıklar ve dinsizlik bağlamını da içerir haldedir. Birinin inanç özgürlüğü ile bir başkasının inanç özgürlüğü arasındaki sınırın neresi olduğu konusunda toplumun bir konsense varması gerekir. Bu bağlamda hristiyanlar ve müslümanların da inançları konusunda görüşmeleri, birbirlerini bilgilendirmeleri gereklidir. Bu açıdan birbirlerinden farklı oldukları bir çok noktayı bulabilirler, ancak inançsızlarla kıyasladıklarında ortak ve onları birleştiren çok şey de bulurlar. Bu şekilde aralarında ve barış içinde birarada yaşamı gözönünde bulundurarak toplumun üyeleri olarak bu sınırlar konusunda bilgi alışverişinde bulunmaya ilgileri artar.

Günümüzdeki değer kavramlarına dayalı ancak dinsel açıdan nötral olan anayasal düzen tarihi açıdan, sonuç olarak devletin dinsel inançları devlet gücüyle dayatmaktan vazgeçmesi ile gerçek konusundaki tekelciliği bırakmasına yolaçan din savaşlarına dayanır. O dönem birbirine karşıt olan taraflar değişik mezheplerden hristiyanlardı. Bu nedenle laik düzen uzun bir süre “hristiyanca” kalmıştır ve günümüze kadar da hristiyan geleneklerinin etkisinde biçimlenmiştir. İslamiyetle olan ilişkiler açısından ise barış içinde birarada yaşamayı garanti eden laik düzenin müslümanların bir kısmınca “hristiyanca” olarak algılandığını, başka bir bölüm tarafından ise dinden soyutlanmış ve Tanrısız olarak görüldüğünü bilmemiz gerekir.

Hristiyanlar hem devlette ve toplumdaki etkinlikleriyle hem de müslümanlarla görüşmelerinde laikliğin Tanrısızlık, dinsizlik anlamına gelmediğini daha iyi açıklamakla yükümlüdürler. Müslümanların dalaikliği hem kendi inanç özgürlüklerinin hem de farklı dinlerin eşit şekilde birarada yaşamaları için temel olarak görmeleri önemlidir. Temel değerlere bağlı ancak dini açıdan nötral olan hukuk devletinde hem hristiyanların hem de müslümanların kimliklerini hem vatandaşlık kategorisinde hem de inançlılar kategorisinde belirleyebilecekleri öngörülür.

Bu açıdan hristiyanlık son iki yüzyılda laikleşmenin zor ve ağır deneyimini yaşamıştır. Günümüzde İsa’nın şu sözü yararlıdır: “Sezar’ın hakkını Sezar’a, Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya verin.” Biz hristiyanlar için İsa, dinin hükmetme düzeni olamayacağını en üstün örnekle göstermiştir. Birçok müslümanın siyasi düşünce tarzı ise hala büyük oranda din, devlet ve hukukun bileşik oluşuyla şekillenmiştir. Hristiyanlar kısmen acı dolu, ancak kilisenin siyasi görevlerden kurtulması ile artık kabullenişmiş laikleşme deneyimleriyle, laik devlette farklılık içinde birarada yaşam için uygun ortam ve çerçeveyi görmek konusunda müslümanlara yardımcı olabilirler mi?

[Ana Sayfa - Önsöz] [Kutsal Kitap] [Ysa'nyn Tanryly?y] [Haç, Günah, Kurtulu?] [Muhammed: Peygamber?] [Üçlübir Tanry] [Kilise] [Kutsal Efkaristiya] [Ybadet] [Ruhsal ve Dünyasal] [Sürekli Bekarlyk] [Dinlerin çoklu?u] [Hristiyanly?yn Merkezi] [Dipnotlar] [Tematik Soru Yndeksi] [Sorular Yndeks] [Sorular ve Yanytlar 1] [Sorular ve Yanytlar 2] [Sorular ve Yanytlar 3] [Sorular ve Yanytlar 4] [Sorular ve Yanytlar 5] [Sorular ve Yanytlar 6] [Sorular ve Yanytlar 7] [Sorular ve Yanytlar 8] [Sorular ve Yanytlar 9] [Sorular ve Yanytlar 10] [Sorular ve Yanytlar 11] [Sorular ve Yanytlar 12] [Sorular ve Yanytlar 13] [Sorular ve Yanytlar 14] [Sorular ve Yanytlar 15] [Sorular ve Yanytlar 16] [Sorular ve Yanytlar 17] [Sorular ve Yanytlar 18] [Impressum]