|
Soru 136: Protestanların kadın rahipleri hakkında ne düşünüyorsunuz? İleride kadın papa olabilir mi? (TR)
Yanıt: Kadınların rahipliğe kutsanması konusu katolik kilisesi açısından Papa II. Jean Paul’un 22 Mayıs 1994 tarihli yalnızca erkeklere mahsus kılınmış olan rahipliğe kutsanma hakkındaki havarisel bildirisi ile yanıtlanmıştır. Bu bildiride papa şöyle demektedir:
1. İmanlıları öğretmek, kutsamak ve yönlendirmek için Mesih’in havarilere yüklediği görevin aktarılmasını sağlayan rahipliğe kutsama katolik kilisesinde başlangıçtan beri erkeklere mahsus kılınmıştı. Doğu kiliseleri de bu geleneğe bağlı kaldılar...
Bu konu (kadınlar için rahipliğe kutsama) teologlar ve bazı katolik çevrelerde de tartışma konusu olduğu için Papa VI. Paul İman Öğretisi Kongregasyonu’nu kilisenin bu konudaki öğretisini sunmak ve açıklamakla görevlendirdi...
2. Bu şekilde ortaya çıkan (15 Ekim 1976 tarihli) Inter Insignores bildirisi bu öğretinin VI. Paul tarafından sunulmuş olan sebeplerini tekrarlayıp açıklar ve sonuç olarak kilisenin “kadınları rahiplik makamına kutsamak için” yetkisine sahip olmadığını belirtir... Papa II. Jean Paul (15 Ağustos 1988 tarihli) Mulieris Dignitatem havarisel bildirisinde şöyle yazdım diyor: “Mesih yalnızca erkekleri havarileri olarak seçtiğinde bunu tamamen özgür ve bağımsızca yapmıştır. Bütün davranışları ve tutumlarıyla hakim olan ahlaki kurallara ve zamanının belirleyici şeriatince izin verilmiş olan geleneklere karşı düşmeden kadınların onurları ve yaşam çağrılarını vurguladığı zamanda bunu aynı özgürlük içinde yapmıştır.”
Gerçekten de her dört İncil ve Havarilerin İşleri bu çağrının Tanrı’nın ebedi planına uygun şekilde gerçekleştiğine tanıklık ederler: Mesih, bir önceki geceyi dua ile geçirdikten sonra (bkz. Luka 6,12), seçmek istediği kişileri seçmiştir (bkz. Markos 3,13-14; Yuhanna 6,70), ve bunu “Kutsal Ruh aracılığıyla” baba ile birlikte yapmıştır (Havarilerin İşleri 1,2).
Bu nedenle kilise rahiplik makamına kutsamalarda daima Rab’bin kilisesinin temel taşları olarak atadığı (bkz. Vahiy 21,14) oniki erkeği seçişindeki tutumunu kalıcı norm olarak görmüştür. Rahipliğe kutsananlar yalnızca kilisenin diğer üyeleri tarafından da yerine getirilebilecek bir görevi üstlenmezler, öok daha önemlisi özel bir şekilde, beden almış Tanrısözü’nün çağrısına en derin şekilde bağlanırlar (bkz. Matta 10,1.7-8; 28,16-20; markos 3,13-15; 16,14-15). Havariler de makamlarında ardılları olması için işdaşlarını seçtikleri zaman aynı şekilde davrandılar. Bu seçimde de, Mesih’i, rab ve Kurtarıcı’yı mevcut kılmak olan havarilerin görevini kilisenin tarihi boyunca sürdürmesi gereken kişiler dahildi.
3. Tanrıanası ve kilisenin anası olan Meryem Ana’ya havarilerin görevi ve rahiplik makamı verilmemiş olduğu gerçeği de kadınların rahiplik makamına atanmamasının onlarını onuru ve değerini asla düşürmediğini ve onlara karşı bir ayrımcılık olmadığını, aksine bunun evrenin Rab’binin kendi bilgeliğiyle vardığı bir karara sadakatle uyulması olduğunu bütün açıklığıyla göstermektedir.
Günümüzde kadının yaşamdaki rolü ve kilisedeki görevi rahiplik makamıyla bağlı olmasa da kilisenin daima gerekli ve yeri doldurulamaz üyeleridir. Inter Insignores açıklamasının ifade ettiği gibi Kutsal Ana Kilise “hristiyan kadınların çağrılarının büyüklüğünün bilincinde olmalarını ister: Görevleri günümüzde hem toplumun yenilenip daha insancıllaşması hem de imanlıların kilisenin gerçek yüzünü yeniden keşfedebilmeleri için en büyük öneme sahiptir”. Yeni Ahit ve bütün kilise tarihi kadınların, ailede ve işyaşamında ya da Tanrı’ya ve İncil’e hizmet için tam kutsanmışlıkla Mesih’in gerçek öğrencileri ve tanıkları olarak kilisedeki mevcudiyetlerini geniş bir şekilde göstermektedir...
Diğer taraftan ise kilisenin hiyerarşik yapısı tamamen imanlıların kutsallaşmasına yöneliktir. Bu nedenle Inter Insigniores açıklaması “en büyük özlemle arzulanması gereken karizmanın sevgi olduğunu (bkz. Korintlilere 1. Mektup 12-13) ve cennette en büyük olanların makam sahipleri değil, azizler olduğunu” hatırlatmaktadır. (Verlautbarungen des Apostolischen Stuhls 117, Sekretariat der Deutschen Bischofskonferenz, Bonn, S. 4-6)
Soru 137: Hz. İsa o kadar kudretliyse (mucizeler) ve bütün insanları seviyorsa, neden hepsini bir mucizeyle kurtarmadı? (TR)
Yanıt: Sorunun ifade şekli soruyu soranın Tanrı’nın insanları özgür iradeli olarak yarattığı gerçeğine dikkat etmediğini gösteriyor. İnsanı diğer bütün yaradılmış olan varlıklardan farklı kılan da budur. Yalnızca gerçekten özgür bir varlık Tanrı’ya sevgiyle yanıt verebilir. Tanrı kudretli bir mucüzesiyle herşeyi münkün kılabilir, ancak kendi yüce bilgeliği içinde “kendi benzeyişinde yarattığı” insanın gerçekten özgür bir sevgiyle yanıtını değil. Tanrı’nın insanlarla olan tarihi Tanrı’nın başlangıçta beri insanın özgürce kararına saygı gösterdiğidir. Mesih İsa’nın annesi Meryem Ana, Kutsal Ruh’un gücüyle İsa Mesih aracılığıyla kutsanmış olarak şartsız Evet sözüyle Tanrı’ya sınırsız özgürlük ve tam bir sevgi ile yanıt vermiş olan ilk insandır. O’nun masum Evet’i, oğlu İsa Mesih’in çarmıha dek süren itaatinin meyvesiydi.
Soru 138: Araf’ı Papa mı yarattı ki kolayca ortadan kaldırabilsin. Araf’a şimdiye kadar inanıyordunuz. Papa bunu yokettikten sonra arafta bulunanlara ne oldu? (TR)
Yanıt: Yanıtımızın ilk bölümünde soruyu soranın Türkçe Araf sözcüğü ile ifade ettiği gerçeklik konusunda islami ve hristiyan öğretilerini sunacağız. İkinci bölümde ise Papa’nın Limbus’u ortadan kaldırdığını söylemenin ne kadar doğru olabileceğini inceleyeceğiz.
İslami öğreti
Arapça araf sözcüğünün anlamı yüksek yer, tepelik demektir. Al Araf 7. surenin adıdır. Buradaki anlamı dağ sırtı, tepelik olup, ne cennette ne de cehennemde olmayan kişilerin durumunu anlatmaktadır: “İki taraf (cennetlikler ve cehennemlikler) arasında bir perde ve Araf üzerinde de herkesi simalarından tanıyan adamlar vardır ki, bunlar henüz cennete giremedikleri halde (girmeyi) umarak cennet ehline: ‘Selam size!’ diye seslenirler. Gözleri cehennem ehli tarafına döndürülünce de: Ey Rabbimiz! Bizi zalimler topluluğu ile beraber bulundurma! Derler. (Yine) Araf ehli simalarından tanıdıkları birtakım adamlara seslenerek derler ki: ‘Ne çokluğunuz ne de taslamakta olduğunuz büyüklük size hiçbir yarar sağlamadı. Allah’ın kendilerini hiçbir rahmete erdirmeyeceğine dair yemin ettiğiniz kimseler bunlar mı?” (Araf 47-49)
A.Th. Khoury klasik islami tefsirleri yorumlayan kendi Kuran yorumunda bu konuda şunları söylüyor (Gütersloh 1996), Cilt 7, S. 74: “Müslüman yorumcular arasında Araf olarak tanımlanan yer ile orada bulunanlar hakkında farklı görüşler vardır. - Yüksekçe yer cennetin tepeleridir ve orada bulunanlar da özellikle kutsanmış seçilmişlerdir. - Orası cennetle cehennemin sınır çizgisidir ve bu kişiler de Tanrı’ya sadık ve itaatkar olanlar arasında önde gelenler ve O’ndan bunun özel karşılığını görmüş olanlardır. Daha da ötesi bunlar melekler peygamberler ya da şehitlerdir. Yükseklerden kurtulmuş olanların cennete girişlerini ve lanetlenmiş olanların cehenneme düşüşlerini seyretmektedirler. Kendileri ise, kurtulmuş olanlarla lanetlenmiş olanlar kendi yerlerine yerleşinceye kadar özlemle istedikleri cennet için beklemek zorundadırlar. Ardından cenette girecekler ve kendileri için belirlenmiş olan yüksek makamlara yerleşeceklerdir. - Başkaları ise (çoğunluğu Tefsir al-Manar’a göre) bu noktada daha çok kurtulmuş olanların en alt düzeyindekilerle, sevapları ve günahları eşit olup, Tanrı merhametiyle onları cennete eriştirene kadar beklemek zorunda olanları düşünmektedirler. Ya da imanlılar arasındaki mücrimlerdir ki, Tanrı bir zaman sonra onları bağışlar ve cennete girmelerine müsaade eder.”
Bu üç yorumdan sonuncusu cennetle cehennem arasında bir “ara durak, bekleme yerinin” olduğu düşüncesini doğurmuştur. Bu nedenle al-Araf sözcüğüne Limbus’un anlamı verilmiştir. Bu düşünce, belli yorumlara dayalı olarak Kuran’daki berzah (bkz. Müminun 100) terimine denk düşmektedir. Berzah öncelikle engel, mania anlamındadır, bazı yorumculara göre ise cennetle cehennem arasındaki fiziki engeldir. Eskatalojik (zamanın sonuyla ilgili) betimlemelerde bu terim hristiyan limbus terimine benzer anlaşılmaktadır. İbn Hazm (ölümü 1064) imanlı günahkarların cehennemde sürekli kalmayacaklarını, belli bir süre ceza çektikten sonra cennete gireceklerini öğretmiştir. Zamanla sınırlı bu cehennem düşüncesi hristiyan arınma ateşi düşüncesiyle benzerlik taşımaktadır (bkz. Al.Araf maddesi: C. Glassé, The Concise Encyclopaedia of Islam, Londra 1989).
Hristiyan-Katolik
“Limbus ile cennette, cehennemde ya da arınma yerine olmayan ölmüşlerin bulunduğu yer anlaşılır. Limbus patrum (Ataların Limbusu) deyimiyle Mesih’in önünde adil ve doğru kişiler olan, ancak Mesih’in ölüler ülkesine inişi ve göklere yükselişine kadar cennet mutluluğuna kavuşmak için beklemiş bulunanların yer anlaşılır. Limbus puerorum ise yalnızca hristiyan öğretisinde bir yere sahiptir ve akıl baliğ çağına varmamış çocukların ya da aklını kullanabilecek durumda olmayı da İncil’in yayılmasından sonra da vaftiz ve buna bağlı olarak kiliseye aidiyet kazanamamış olanların durumu ve bulunduğu yer tarif edilir. [Bu öğreti hakkında öncelikle şunu belirtmek gerekir:] (a) Kutsal Kitap Limbus puerorum hakkında bir aktarı içermez. – (b) En eski hristiyan geleneği vaftizli olmayanların durumu hakkında kesin bir ifade kullanmazken, Limbus puerorum Pelagianizm’e (Kilise tarafından reddedilmiş ve kurtulmak için insanın Tanrısal lütfa ihtiyacı olmadan kurtulmek için gerekli adımları atabileceğini savunan öğreti) karşı mücadelede büyük önem kazanır. Vaftizin en üstün mutluluğa (Cennete, Göklerin egemenliğine) erişmek için şart, ancak doğal mutluluğa (sonsuz yaşama) erişmek için şart olmadığı öğretisine karşı Aziz Augustinus Kutsal Kitabın da gösterdiği şekilde kurtuluşa giden tek yol için vaftizin ve buna bağlı olarak Kilise’ye aidiyetin gerekliliğini vurgulamıştırÇ Kutsal Kitap ve Kilise’nin imanı doğal mutluluk gibi bir şeyi tanımamaktadırlar; vaftizsiz doğan çocuklar en hafif cezayıo görecek olsalar da cehenneme gitmektedirler. Skolastik teologlar Augustinus’un bu sert ifadesini, vaftiz olmadan ölen çocukların cehennemden farklı olarak Limbus’ta bir çeşit doğal mutluluk durumunda (Tanrı’yı görmekten mahrum, ancak hiçbir ceza olmaksızın) bulunduğu ifadesiyle yumuşatmışlardır. (c) Papa VI. Pius’un (1794) bir kararına göre bu düşünce asla pelagianist masal olarak tanımlanamasa da Kilise’nin öğreti makamı Limbus pureorum öğretisini resmi olarak kabul etmemiştir (DS 2626). – (d) Ekümenik görüşmelerde Limbus puerorum anlam taşımamıştır. (e) Çağdaş katolik teolojisinde Limbus öğretisi tartışmalıdır. Bazı teologlar kilise geleneğinde özellikle bazı katakizm kitaplarında (ilmihal) yeraldığı için Limbus öğretisini bağlayıcı görmektedirler. Çağımız teologlarının büyük bölümü Limbus’u reddetmektedirler, çünkü bir taraftan Tanrı’nın herkesi kapsayan kurtarma isteğine aykırıdır, diğer taraftan da hem Kutsal Kitap hem de Ortaçağ öğreti kararları Purgartorium’da olası bir arınmanın ardından kurtuluşun ya da mahvolmanın son yeri olarak yalnızca cennet ve cehennem görmektedirler. (Josef Finkenzeller, Limbus maddesi: W. Beinert (yayımlayan), Lexikon der katholischen Dogmatik, Freiburg 1987, s. 349vd.)
Papa Limbus’u “ortadan kaldırdı mı?”
Birinci bölümde açıklananlardan dolayı açıktır ki, ne bir papa Limbus öğretisini yaratmış, ne de başka bir papa bunu ortadan kaldırmamıştır. Bu bağlamda önemli olan “Gerçeklerin hiyerarşisini” gözönünde bulundurmaktır. Bu hiyerarşi, belli iman gerçeklerinin hristiyan öğretisinin parçaları olarak anlaşılması gerektiği ve bu öğretinin imanın bir bütünlük olduğu ve çeşitli şekillerde ifade edilerek teolojik çoğulluğu mümkün kılan yapı ve ifade tarzları içerdiğidir. Bütün iman içeriği sonuç olarak İsa Mesih aracılığıyla Kutsal Ruh’ta insanların kurtuluşu için gerçekleşmiş bulunan Tanrı’nın vahyini açık ve anlaşılır kılmaktadır. Hristiyan imanının merkezi Üçlübir Tanrı öğretisi ile Tanrı’nın İsa Mesih’te bedenalışı öğretisiyle buna bağlı olarak kurtuluş ve insanın yeniden yaradılış öğretisidir. Gerçeklerin hiyerarşisi prensibi İncil’e dayalı olarak bağlayıcı içerikle bağlayıcı olmayan, ancak geçerli gelenekler arasında ayrım yapmayı sağlar. Diğer taraftan Tanrı’nın bütün insanları kurtarmak isteği konusundaki hristiyan öğretisine işaret etmek gerekir. Kilise bununla, Tanrı’nın bütün insanlara kurtuluşu mümkün kılmak yönündeki temel sevgi isteğini anlar. Bunun karşıtı ise, Tanrı’nın yalnızca bir kısım insanları kurtuluş için belirlediği şeklindeki Tanrı’nın sınırlı kurtarma isteği konusundaki teoriler yeralır. İkinci Vatikan Konsili’nin Kilise konsundaki Lumen gentium (No: 16) açıklaması şunu der: Tanrı’yı arayan ve vicdanına göre yaşayan bütün insanlar kurtuluşa erişebilirler.
Soru 139: İnternet sayfanızdan çok etkilendim! Galileo Galile aklandı. Giardano Bruno’nun bugüne kadar aklanmamış olmasının sebepleri nelerdir? (DE)
Yanıt: Yanıtımız, Münsterli Kilise Tarihçisi Arnold Angenendt’in çok ilgi gören eseri: Toleranz und Gewalt. Das Christentum zwischen Bibel und Schwert (Münster 2007) adlı eserindeki açıklamalarına yakındır.
Roma Engizisyonu’nun en meşhur kurbanları gerçekten de Giardano Bruno (ölümü 1600) ile Galileo Galile’dir (ölümü 1642). Her ikisi de doğal bilimler ve modern doğa yorumu konusunda çok büyük anlam kazanmışlardır ve bu nedenle – engizisyon tarafından mahkum edildikleri için – ilerleme karşıtı kilise iddiası için örnek olmuşlardır. Önceleri Napoli’de Dominikaner rahibi olan ve daha sonra sürekli Fransa, İngiltere ve Almanya’da dolaşan Giardano Bruno evrenin sonsuzluğu ve dünyaların çoğulluğu teorisini savunuyordu. Roma engizisyonunun suçlaması şuydu: Kutsal Ruh’un dünya ruhu olarak tanımlanması, Kutsal Üçlübirliğin inkarı, dönüşümün inkarı, Meryem Ana’nın bakireliğinin inkarı, İsa’nın mucizelerinin inkarı, özellikle de sonsuzluğun ve dünyaların çoğulluğu iddiası... Gerçekten onun zaman ve yer açısından sonsuzluk konsepti hristiyan kurtuluş etkinliğini “yersiz” kılmaktaydı. 17 Ocak günü Roma’da Campo die Fieri’de yakıldı (adı geçen eser, s. 285).
Son yıllarda tarihi açıdan emgizisyonu incelemeiş olan yazarların büyük çoğunluğu, roma engizisyonunun dünyevi yargı ve cezalandırma prosedürlerine göre daha ılımlı olduğu sonucuna varmışlardır. William Monter en önemli farklılandırma olarak pişman olan veya olmayan günahkarlar, tesadüfi günah işlemiş olanlarla planlı olarak günah işleyenler, gerçek suçlularla deliler arasında ayrım yapıldığını; zamanın ceza mahkemelerinden farklı olarak işkenceye değil, psikolojik inceliklerle çapraz sorgulama yöntemine ağırlık verildiğini belirtiyor. “Dünyasal erke idam cezasını tavsiye etmeye yetkili olmalarına rağmen ... engizisyoncular çoğunlukla farklı süre ve yoğumlukta cezalar veriyorlardı. Asıl amaçları şiddet uygulamaktan çok utandırmaya yönelikti”.
Angenendt’in Galileo ve Bruno davalarını kapsamlı ve eleştirel yorumuna ve bütünsel olarak engizisyon konusunun katolik kilisesinin fenomeni oluşu hakkındaki yorumuna katılıyoruz: “ Sonuç olarak böylesi kıyaslamalar gerekli temel eleştiriyi gözden çıkarmamalı, engizisyonu savunmamalıdır. Çünkü işte bu nopktada katolik kilisesi eski hristiyan sorumluluğu olan dini konularda şiddtten uzak durma görevinden utanılacak bir şekilde uzaklaşmıştır. Elbetteki dünyasal yargı ile kıyaslama gereklidir. Engizisyon hakkında oluşan mitos nedeniyle konuyu bütünsel olarak görmek ve revizyonistlerin ulaştığı yeni ve şaşılacak sonuçları da anlamak gerekir: Engizisyon hep gösterildiği ve gösterilmeye çalışıldığı gibi bir korkunç felaket değildi. Bununla birlikte son söz söylenmiş değildir: Sevgi dini olmak isteyen ve insanı Tanrı’nın benzeyişinde yaratılmış gören hristiyanlık böyle bir şeye nasıl izin verebildi ve hatta yolaçabildi? Yanıtın iki yönlü olması gerekir, önce tarihi sonra da teolojik açıdan. Tarihi açıdan yerleşik hristiyanlık İncil’in bir buyruğu olan “Sizin aranızda böyle olmasın” (Matta 20,26) buyruğunu tutmayı başarabildi: Engizisyon hep anlatıldığı gibi değildir ve gerçekte daha adilane ve normal yargıya göre daha az gaddardır. Bunu kabul etmemek tarihi açıdan gerçekleri yadsıyacak şekilde önyargılı olmaktır. Teolojik yanıtın ise başka olması gerekir. Nasıl oldu da, kendini şiddetten uzak durmakla sorumlu gören, tanrı’nın Ruhu tarafından yönlendirildiğine inanan, papalık makamı tarafından idare edildiğine inanan bir kilisede böyle birşey olabildi? Papa Iıç Jean Paul’ün af dileği (bkz. Soru ve Yanıt 41) ve 2. Vatikan Konsili’nin din özgürlüğü hakkındaki bildirisi “Dignitatis Humanae” bununla da ilgilidir. Papa tabii ki engizisyonun zamanının diğer mahkemelerine göre daha ılımlı olması ve daha düzgün çalışmasının bu yükü hafifletmek açısından yetersiz olacağını düşünmüştür. Ancak engizisyonun ida cezalarının da papalık evrensel idare iddiası ile kıyaslanması gerekmez miydi?”
Soru 140: Bazı rahipler İncil’in o kadar da güvenilir olmadığını söylüyorlar. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? (TR)
Yanıt: Havari Pavlus Selaniklilere 1. Mektubunda (2,13) “Tanrı sözü siz imanlılarda etkindir” diyor. Ve İkinci Vatikan Konsili de aynı şekilde şunu söylüyor: “Kutsal Kitaplarda, göklerde olan Baba sevgiyle çocuklarına yaklaşır ve onlarla ilişki kurar. Ve Tanrı sözünde öyle güç vardır ki, bu kilise için dayanak ve yaşam, kilisenin çocukları için iman gücü, ruhsal gıda ve ruhsal yaşamın tükenmez kaynağıdır. Bu nedenle kutsal yazılar için ‘Tanrı sözü diri ve etkindir’ (İbranilere Mektup 4,12) ve ‘ruhça geliştirmeye ve kutsal kılınmışları mirasa kavuşturmaya yetkindir’ (Havarilerin İşleri 20,32; bkz. Selaniklilere 1.Mektup 2,13) ifadesi özellikle geçerlidir.” (Deı Verbum, 21)
Bu yazılar imanlı topluluğunun diri geleneğinin kalbi olarak okundukları için çağımızın sayısız sorularında da yol gösterirler: insanın hakları ve sorumlulukları, doğumdan ölüme dek insanın değeri ve onuru, tüm yaradılmış olanları koruma sorumluluğu, bütün halklar için kalıcı adalet ve barış arayışı. İsa’nın müjdesi (İncil) özel bir şekilde her bir insanın değerini, herkese gösterilmesi gereken sevgiyi ve “yüceliği sonsuz olan” (Mezmur 136) Tanrı’ya güveni öğretir. Günümüzde kutsal yazılar sanki insanın özgürlüğünü gelişimini engelliyormuş gibi yanlış anlaşılmakta, yorumlanmaya çalışılmaktadır. Gerçekte ise kutsal yazılar, gerçek özgürlüğe götüren gerçeğin yoludur (Yuhanna 8,32). Çoğu zaman kutsal yazılara eski, önemsiz gözüyle bakılır. Gerçekte ise kutsal yazılar daima önemli olan yaşam sözleridir. Kutsal yazılar daima günceldir ve insanın yaşamını değiştirmeye, yenilemeye yetkindirler (İbranilere Mektup 4,12). En önemlisi de, Kutsal yazılar ölü harfler değildir, onlarda diri Tanrı’nın ebedi sözü olan Mesih’i buluruz (KKK 108). Kutsal yazılarda beden almış söz olan İsa karşımıza çıkar, çünkü bütün Kutsal Kitap bizlere Mesih’i anlatır (aynı eser 134).
Soru 141. Kıyamet Günü nasıl olacaktır? (TR)
Yanıt: Son Gün hakkındaki hristiyan imanı ile ilgili önemli olan ifadeler 125 numaralı soru ve yanıtta işlenmiştir. Şu ifadeleri bunlara eklemek isteriz.
Ölüler nasıl dirilecekler?
Konuştuğumuz dil, kullandığımız sözcükler, bu dünya ve dünyanın gerçekliğiyle bağlantılıdır. Tanrı’nın dünyasını ve O’nun gerçekliğini ifade etmeye yeterli değildir. Bunu ilk hristiyanlar da daha şunları sorarken anlıyorlar: Ölülerin dirilişi nasıl olacak? Mezarda çürüyen beden ne olacak? Bedensel özürlü birisi, dirilişinden sonra da özürlü mü olacak? Ölen bir çocuk, göklerde yetişkin mi olacak? Tanrı’ya güven ve İsa’ya iman içinde ölmüş ve ölmekte olan birçoklarına ne olacak?
Tüm bu sorulara – ve daha birçoklarına – yücelik içinde nura bürünmüş olan ve bedeninde uğruna bizler için canını feda ettiği büyük sevgisinin işaretleri olarak katlandığı eziyetin yara izlerini taşıyan dirilmiş İsa’ya bakmaktan daha iyi yanıtımız yoktur. Boş mezar, bir yandan çivilerin izleri ve diğer yandan dirilmiş İsa’nın yeni ve gizemli görünüşü, ölülerin bedenleriyle dirileceklerini ancak aynı zamanda yüceltilmiş olacağı için toprağa düşen ve ürün vermek için ölümle dönüşen buğday tanesi gibi farklı olacağını söylememize izin vermektedir (bkz. Yuhanna 12,24). “Dirilmek ne demektir? Ölümde, ruh ve beden birbirinden ayrılır, insanın vücudu bozulur, ruhu ise, yüceltilmiş vücuduyla yeniden bir araya gelmenin bekleyişi içinde Tanrı’ya gider. Tanrı Herşeye Kadirliğiyle vücutlarımızı ruhlarımızla birleştirerek, İsa’nın Dirilişinin etkisiyle onlara nihai bir biçimde çürümez yaşamı verecektir” (KKK 997).
“Tanrı’nın herşeye yetkin kudretine” dayalı yaşam ve sevgi hakkındaki bu gizem karşısında aziz Pavlus Korint’teki cemaatine şunları yazıyor: “Tanrı’nın kendisini sevenler için hazırladıklarını hiçbir göz görmedi, hiçbir kulak işitmedi, hiçbir insan yüreği kavramadı” (Korintlilere 1. Mektup 2,9).
Efkaristiya ayinine katıldığımızda dirilmiş Rab’bin bedenini bedenimize gıda olarak alırız. Efkaristiya sonsuz yaşamın bir güvencesidir. “Efkaristiya’ya katılmamız bize şimdiden bedenimizin Mesih tarafından dönüştürüldüğü duygusunu tatma zevkini veriyor” (KKK 1000). “Bedenimi yiyenin, kanımı içenin sonsuz yaşamı vardır ve ben onu son günde dirilteceğim” (Yuhanna 6,54).
Diriliş beklentisi içinde imanlıların bedenleri ve ruhları şimdiden “Mesih’e ait olmak” onuruna paydaştırlar. Kendi bedenine ve başkalarının, özellikle acı çekenlerin bedenlerine de saygı gösterilmesi gereği bundan dolayıdır (bkz. KKK 1004). “Beden ... Rab içindir. Rab de beden içindir. Rab’bi dirilten Tanrı, kudretiyle bizi de diriltecek. Bedenlerinizin Mesih’in üyeleri olduğunu bilmiyor musunuz? ... Kendinize ait değilsiniz ... onun için Tanrı’yı bedeninizde yüceltin” (Korintlilere 1. Mektup 6,13-15.19-20)!
Hristiyanlar ve Ölüm
Ölüm, insanları korkutur – Tanrı’ya güvenenleri bile. Çünkü ölüm veda ve ayrılmaktır. İnsanın yaşamındaki her şey, eşyalar ve kişiler geride bırakılmak zorundadır. Herkes kendi ölümünü ölür ve tamamen bomboş ellerle.
Ölmekte olan hiç kimsenin korkusu nedeniyle utanması gerekmez. İsa da haçta iken Baba’sına seslendi. Ölmekte olan herkes ölüm anı geldiği zaman O’nunla birlikte seslenebilir. İsa’yla birlikte çarmıha gerilen ve İsa’nın şöyle yanıtladığı suçlu gibi herkes tüm güvenini Kurtarıcı’ya bağlayabilir: “Sana doğrusunu söyleyeyim, sen bugün benimle birlikte cennette olacaksın” (Luka 23,43). Ve ölmekte olan herkes İsa’yla birlikte merhametli Tanrı’nın bütün korkuları sevince dönüştüreceğine ve boş elleri yeniden dolduracağına emin olabilir. “Mesih’in nurunda ölenler için de, Rab’bin Dirilişine katılabilmek için Rab’bin ölümüne bir katılmadır” (KKK 1006).
Biz hristiyanlar öldüğümüz zaman Tanrı ile karşılaştığımıza inanırız. Ölümün kapattığı gözler açılır. Tanrı’nın önünde dururuz: Herkes kendi yaşam öyküsüyle, kendi sevgisiyle ve kendi suçuyla. İyi ya da kötü, yapmış olduğu herşeyle: Tanrı’nın ya da insan kardeşinin sevgisi için ya da zararına. Bu karşılaşmanın yaşamsal olduğuna inanırız.
İsrail’in peygamberleri ve İsa bu deneyimden Yargı olarak bahsederler. Tanrı’nın gözleri en derinlere kadar görür. Kimse O’ndan birşey gizleyemez, ya da daha iyi gösteremez. Sonsuz adil olan Tanrı zayıf olduğumuzu bilir ve bunu gözönünde bulundurur. Sonsuz merhametli olan Tanrı bizim zayıflıklarımızı alçakgönüllülükle itiraf edip herşeyi O’nun merhametinden bekleyip beklemediğimize bakar. Bu mahkemede hüküm verilir: Ödül ya da ceza, sonsuz mutluluk ya da lanetlenmek, İbrahim’in yanı ya da ebedi ateş, övgü ilahileri ya da ağlayış, diş gıcırtıları (bkz. Matta 8,12), düğün salonunda dans ya da kilitli kapıların önünde boş yere kapıyı çalıp durmak (bkz. Matta 25,1-13). Bunlar etkileyici betimlemelerdir. Bunlar hala yolda olanlara söylenen sözlerdir, öyle ki, tövbe etsinler, yaşamlarını değiştirsinler ve Mesih’in sevgisinde güçlensinler: imanda, umutta ve sevgide.
Sana inananlar için, Tanrım, hayat son bulmaz, ancak şekli değişir. Onlar bu fani dünyaya gözlerini kapattıkları zaman, göklerde ebedi ikametgahlar bulacaklardır. (Ölüler için ayin dualarından)
Ölüm: dünyasal yaşamın sonunu, sonsuz yaşamın başlangıcını belirler. Ruh fani olan bedenden ayrılır. Özel yargılamada Tanrı’nın önüne çıkar. Son Gün’de, Mesih İsa yücelik içinde geri geldiği zaman, bütün ölüler dirilecekler, ruhları bedenle birleşecektir, doğru olanlar nura büründürülüp yüceltilmiş bedenle, lanetlenenler ise acı dolu bir bedenle.
Yargı: Özel (=„kişisel“) yargı, kıyamet veya Son Gün yargısından ayrılır. Özel yargı ölümden hemen sonra yeralır. Bu yargı seçilmişlerin birliğine sonsuza dek ait olmakla, bu birlikten sonsuza dek ayrı kalmak konusunda belirleyicidir. Hüküm insanın yaşamında Tanrı’nın isteğini yerine getirmek ve İsa Mesih’e inanmak konusunda ne kadar çaba gösterdiğine bağlıdır. Bu hüküm sonsuza dek geçerlidir. Son Yargı („Kıyamet Günü“) ise „en son gün”, Tanrı’nın Egemenliğini tamamen açınlamak üzere tekrar gelecek olan Mesih’in geleceği gün ile bağlantılıdır. O gün bütün ölüler dirileceklerdir. Mesih’in önünde toplanacak olan bütün halkların huzurunda her bir kişi ruhu ve bedeni ile yargılanacaktır (bkz. Matta 25,32).
Hüküm: Hüküm, insanın yeryüzündeki yaşamındaki özgür iradesine göre biçim alır. Bilerek ve isteyerek kendini Tanrı’dan uzaklaştıran insanın seçilmişlerin topluluğunda yeri yoktur; onun yeri “İblis’le melekleri için hazırlanmış sönmez ateşte” (bkz. Matta 25,41) yani dışarıda kalanların yanındadır: işte “cehennem” budur. Temel olarak Tanrı’ya ve İsa Mesih’e iman etmiş, ancak ölüm anında O’nunla karşılaşmaya tam olarak hazır ve layık durumda olmayanlara ise „Araf“ sözcüğü ile betimlenen bir arınma, bekleme ve olgunlaşma süreci öngörülmüştür: orada umutla Tanrı’nın topluluğuna tam olarak katılımlarını beklerler. İmanlıların duaları bu konuda onlara yardım eder. Mesih’in şu sözleri dünyasal yaşamları boyunca yaşamlarında Mesih’i egemen kılanlar ve O’nun kendilerini dönüştürmesine izin verenlere yönelik olarak yer bulur: „Sizler, Babam’ın kutsadıkları, gelin! Dünya kurulduğundan beri sizin için hazırlanmış olan egemenliği miras alın“ (Matta 25,34): Onlar Tanrı’yı olduğu gibi görürler ve O’na benzer olurlar (bkz. Yuhanna’nın 1. Mektubu 3,2); sonsuza dek O’nunla birlik içinde yaşarlar. Onlar „Cennet“ tedirler. (Bu metin küçük değişikliklerle şu kitaptan alınmıştır: Ich glaube. Kleiner Katholischer Katechismus; Königstein im Taunus: Kirche in Not/Ostpriesterhilfe, 2004; s. 107-110)
Soru 142: Ailenin hristiyanlıktaki yeri nedir? (TR)
Yanıt: Normalde her çocuk bir aile içinde doğar. Karşısında gördüğü ilk şeyler anne ve babasının yüzleridir. Çocuk, ebeveynlerinin sevgisi ve sevinciyle sarılmış bir şekilde insani varoluşunda gelişir. Onların ellerinden tutarak yürümeyi öğrenir. Onların sevgisine güvenebileceğini bilir. Yaşamının daha başlangıcında böylesi bir deneyimden mahrum kalan insan için daha sonraları başkalarına güvenmek, sevgiye ve sevildiğine inanmak çoğu kez zor olacaktır. Sevmekle kişi tam bir insan olur. Çünkü - kendisi sevgi olan - Tanrı, insanı kendi benzeyişinde erkek ve kadın olarak yaratmıştır: (Yaratılış 1,27). Bir erkek ve kadın birbirlerini severlerse, artık birbirinden ayrı yaşamak istemezler. Nişanlanmakla evliliğe özel bir hazırlık dönemine girerler – bir yaşam ve iffet okulu, nişanlıların evlilik planları ve bununla bağlantılı görevlerini daha iyi, daha derinden kavradıkları bir lütuf dönemi. Evlilik sakramentinde damatla gelin karşılıklı özgür iradeyle birbirlerine yaşam boyu sadakat sözü verirler: Evlilik işte bu anlayış ve kabulün sonucu olarak gerçekleşir. Eşlerin bu insani sevgisi Tanrı tarafından içsel dönüşüme uğratılır, öyle ki birbirlerine Tanrı’nın sevgisini armağan etsinler ve birbirlerini kutsallaştırsınlar (bkz. KKK 1639-1642). Burada sözkonusu olan yalnızca iki insanın sevgisi değil, aynı zamanda Tanrı’nın sevgisi de olduğu için bu sözü açıkça (nikah şahitlerince temsil edilen) Kilise cemaatinin ve rahip ya da diyakonun önünde vermelidirler. Rahip ya da diyakon Kilise’yi temsil eder ve kutsama ile evliliği gerçekleştirir. Evlenen çift kutsama ile Mesih’le Kilise’nin arasındaki sevginin birliği olarak Kutsal Ruh’u alırlar (bkz. KKK 1624).
İsa kendisi de belirgin bir şekilde Meryem’in ve Yusuf’un kutsallığıyla şekillenmiş bir ailede yetişmişti. Aleni yaşamının başında kendini havarilerine bir düğün sırasında ilk mucizesini yaparak açınlamıştır (Yuhanna 2,1-11). “Kilise İsa’nın Kana’daki düğünde hazır bulunuşuna çok büyük önem vermektedir. Kilise, İsa’nın düğüne katılmasının evliliğin iyi bir şey olduğunu gösterdiği gibi, evliliğin de Mesih’in varlığını gösteren etkin bir işaret olduğunu kabul eder” (KKK 1613). “Bu sır büyüktür; ben bunu Mesih ve Kilise’yle ilgili olarak söylüyorum” (Efeslilere Mektup 5,32). Eşlerin arasındaki bağ kendilerini karşılıklı birbirlerine adamaları ile mühürlenir: “Bir beden ve bir ruh” haline gelirler ve böylece bütünlüğü ve mutluluğu bulurlar.
Evlilikteki sevgi doğasından dolayı bedenen bir olmaktan öteye yöneltir ve çocuk sahibi olmaya açıktır. Evlilik bağından yeni yaşam doğabilir: Erkek ve kadın, baba ve anne olurlar. Yaşamları büyür, genişler. Her çocuk Tanrı’nın bir armağanı, aynı zamanda bir görevdir. Bu nedenle eşlerin, Tanrı’nın ve kendi vicdanlarının önünde çocuklarının sayısı ve onları layıkıyla yetiştirebilmek için ellerindeki olanaklar konusunda bilinçli olmaları gerekir. Aynı şekilde her çocuğun bir evlilik üzerine kurulmuş ailede doğma hakkı vardır. Doğal olmayan bir korunma yöntemine müsaade edilmez; ancak doğal aile planlaması daima uygulanabilir.
“Birlik, bozulmazlık ve üretkenlik evliliğin başlıca amaçlarıdır. Çokeşlilik evliliğin birliği ile bağdaşmaz; boşanma ise Tanrı’nın birleştirdiğini ayırır; çocuk yapmama ise evlilik yaşamının ‘en şahane armağanından’ yani çocuktan yoksun kalmaktır” (KKK 1664).
Evlilik yaşam boyu sürecek bir bağdır. İsa şöyle diyor: “Tanrı’nın birleştirdiğini insan ayırmasın” (Markos 10,9). Bu söz birçokları için zor gelir, çünkü bir beraberliğin yürümesinin kesin bir garantisi yoktur: İnsanlar yanılabilirler, hastalık veya sıkıntılı durumda sevgileri kaybolabilir. Birbirlerini seven iki kişinin artık birbirlerine anlayış göstermemeleri ve birbirleriyle konuşamaz hale gelmeleri, birbirlerine yabancılaşmaları mümkündür. Gerçekte ise evlilik sakramenti yalnızca mutlu günlerin bir anısı haline dönüşemez, çünkü evlilik sakramenti gerçekte eşlerin karşılıklı sevgilerini yenilemek, affetme gücü kazanmak, denenmede yardım ve sadakat üzerine sevinç alabilecekleri asla tükenmeyen ve ölüme dek daima açık olan bir lütuf kaynağıdır.
Buna rağmen başarısız olan ve kopan evlilikler vardır ve hristiyanlar haklı olarak böylesi bir durumda bile ne Tanrı’nın sevgisinden ne de Mesih’in Kilisesi’nden vazgeçmeleri gerekmediğini bilirler; ancak bununla birlikte yeni bir evlilik yapma hakları yoktur (bkz. KKK 1649-1651).
Bununla birlikte, evliliğin gerçekten de hristiyan inancına uygun bir şekilde geçerli olarak gerçekleşip gerçekleşmediğini kontrol etmek için evlilik iptal davası açılabilir.
Evlilik sözü: Seni karım (kocam) olarak kabul ediyorum ve sana iyi günde, kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta sadık kalmaya söz veriyorum. Yaşadığım sürece seni sevmek, saygı göstermek ve onurlandırmak istiyorum. (Alıntı yapılan eser: Ich glaube. Kleiner Katholischer Katechismus. Königstein 2004, s. 140-142)
Soru 143: Hristiyanlığın adalet, insan hakları ve özgürlük anlayışı nasıldır? Hristiyanlık bunları hristiyan olmayanlar da dahil herkes için istiyor mu? (TR)
Yanıt: Kilise, Kilise’nin Sosyal Öğretisi Elkitabı’nda bu öğretinin gerçek ve önemli noktalarını ortaya koyan temel ilkeleri açıklamaktadır. Burada sözkonusu olan insanın kişi olarak onuru prensibidir ki, bu sosyal öğretinin bütün diğer ilkeleri ve içeriği için temel teşkil eder. Sosyal öğretinin ilkeleri bütün olarak toplum gerçeği konusunda her vicdanı özgürlük ve sorumluluk içinde herkesle ve herkes için etkin olmaya çağıran gerçek konusunda ilk açıklamayı oluşturur. Sosyal yaşamın en önemli ve belirleyici temellerine yönlendirdiği için çok ahlaki bir anlama sahiptirler: Bunlar ortak refah ilkesi, malların ve eşyaların genel amacı ilkesi (ki yoksullara önceliği içerir), yardım, katılım prensibi ve son olarak dazanışma prensibi.
Kilise’nin sosyal öğretisi, insan onuruna yaraşır bir toplumun oluşturulmasında temel olması gereken prensiplerin yanında temel değerleri de işler. Tüm sosyal değerler insanın onuru ile bağlantılıdır ve onun gerçek, doğal gelişimini destekler. En öenmlileri gerçek, özgürlük, adalet ve sevgidir. Dünyasal gerçekliklerin tabii otonomisine saygı Kilise’yi belli teknik ve dünyasal yetkeleri yalnız kendisine ait saymamaya yöneltir, ancak bu Kilise’nin bu değerlerin insanın değişik kararlarında nasıl kabul gördüğünü ya da çiğnendiğini ortaya koymasını engellemez (bkz. n. 198).
Gerçek: “İnsanlar özel bir şekilde ‘devamlı gerçeği aramaya, ona saygı göstermeye ve sorumluluk duygusu içinde gerçeğe tanıklık etmeye belirlenmişlerdir. Gerçeğe dayalı yaşam en başta sosyal ilişkilerde özel bir anlama sahiptir: Bir toplumda insanların ortak yaşamları ancak gerçeğe dayalı ise düzenli, verimli ve insan onuruna layıktır. Ne kadar çok insan ve sosyal gruplar toplumsal sorunları gerçeğe dayalı bir şekilde çözmeye çaba gösterirlerse, keyfilikten de o kadar uzaklaşır ve ahlak konusunda objektif olmaya yaklaşırlar...” (Kompendium 198).
Özgürlük: “Özgürlük, insanın Tanrı’ya benyerliğinin en önemli işareti ve bu nedenle insanın onurunun işaretidir. ‘Özgürlük insanlar arasındaki ilişkilerde yerine gelir. Her insanın, özgür, sorumlu bir varlık (birey) olarak tanınmayı talep etme hakkı vardır, çünkü Tanrı’nın benzeyişinde yaratılmıştır. Bütün insanlar birbirlerine bu saygıyı göstermekle yükümlüdür. Özgürlüğünü kullanabilme hakkı insanın onuru ile ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır.’ Özgürlüğün anlamı kısıtlanamaz ve şahsi otonominin keyfi ve kontrolsüz kullanımı şeklinde tamamen bireysel bir bakış açısına indirgenemez: ‘ Özgürlük başkalarını gözönünde bulundurmaksızın yalnızca egonun tam otarşisinde gerçekleşemez; özgürlük ancak gerçeğin ve adaletin belirlediği bağlarla insanların birbirine bağlı olduğu yerde gerçekten varolur. Özgürlük toplumsal düzeyde bütün boyutlarıyla korunduğu zaman derin ve geniş anlama kavuşur” (aynı eser 199).
“Toplumun her bireyine gerçeği aramak, kişisel, dini, kültürel ve siyasi görüşlerini ortaya koyabilmek; kendi düşüncesini ifade edebilmek; şahsi konumu ve mümkün olduğunca kendi işi hakkında karar verebilmek; ekonomik, sosyal ve siyasi inisiyatiflerde bulunabilmek şeklinde kendi şahsi yaşam çağrısını ve görevini gerçekleştirebilmek olanağı tanındığı zaman her bir insanın eşsizliğinin ifadesi durumunda olan özgürlük değerine saygı gösterilmiş olur. Tüm bunlar “bir hukuk düzenine bağlı olmalı ve ortak refah, kamu düzeni ve her halukarda soumluluk içinde gerçekleşmelidir. Özgürlük aynı zamanda her ne şekilde olursa olsun ahlaki açıdan yanlış olan şeyleri reddedebilme yetkesi olarak; şahsi, ailevi ve sosyal gelişimi engelleyebilecek herşeyden kendini uzak tutma yetkesi olarak kendini göstermelidir. Özgürlüğün bütünlüğü gerçekten iyi olanı gözönünde tutarak ve evrensel refahın geniş ufkunda kendini yönetebilme yetkesindedir” (aynı eser. 200).
Adalet: “Adalet, buna uygun temel ahlaki erdemlerin uygulanmasına eşlik eden değerdir. En eski ve klasik ifade ile bu “Tanrı’ya ve insan kardeşlerine onlara ait olanı, layık olanı vermeye yönelik kalıcı ve sağlam istektir.” Öznel açıdan bakıldığında karşısındakini bir şahıs olarak tanıma, kabullenme isteği şeklinde kendini gösterirken; nesnel açıdan bakıldığında insanlar arasında ve sosyal alanda ahlaklılığın belirleyici kriterini oluşturur. Bu nedenle kilisenin sosyal öğreti makamı dengeleyici, paylaştırıcı ve yasal olan adaletin klasik şekillerine saygı göstermeye çağırır. Yasalara bağlılık kriteri temelinde sosyal ilişkileri düzenleyen ve genel adaletin gerçek ve önemli bir gelişimi temsil eden sosyal adalet gitgide daha fazla önem kazanmaktadır. Sosyal adaletin gelişimi artık global boyutlara ulaşmış bulunan sosyal sorunlarla bağlantılıdır ve sorunların sosyal, ökonomik ve özellikle yapısal boyutlarını ve buna uygun çözümlerle ilgilidir” (aynı eser. 201).
Sevgi yolu: “Gerçek, adalet ve özgürlük değerleri sevginin iç kaynağından doğar ve gelişirler” (aznı eser. 205). “Sevgi adaleti önşart koşar ve onu aşar: Adaletin bütünlüğüne sevgide erişmesi gerekir. Adalet insanlar arasında doğru bir şekilde hakkı ve doğru olanı söylemek durumundayken, sevgi ve yalnızca sevgi (ki merhamet olarak tanımladığımız şefkatli sevgi) insana kendisini geri verebimeye yetkindir İnsan ilişkileri yalnızca adalet ölçeğine göre düzenlenemezler...” (aynı eser. 206).
Hiç bir yasa, hiçbir kural veya anlaşmalar sistemi insanları ve halkları birlik, kardeşlik ve barış içinde yaşamaya ikna edemez; hiç bir ifade veya sav sevginin çağrısını aşamaz. Yalnızca sevgi yaşam şekli (forma virtutum) özelliğiyle sosyal davranışları gitgide karmaşık hale gelen bir dünya bağlamında barışa doğru yönlendirip şekillendirebilir. Tüm bunların olabilmesi için sevgi yalnızca şahsi davranışlar için bir esin kaynağı olarak görülmemeli, aynı zamanda günümüz dünyasının sorunlarını ele almak ve sosyal yapıyı, sosyal örgütleri ve hukuk düzenlerini içten ve temelden yenileyebilmek için yeni yollar açabilecek bir güç olarak görmek gerekir. Bu şekilde bakıldığında sevgi, sosyo-politik bir sevgi olur: Sosyal sevgi toplum refahını sevmemizi ve yalnızca birey olarak değil, aynı zamanda onları birleştiren sosyal boyutu da gözönünde bulundurarak bütün insanların iyiliği ve refahı için etkin bir şekilde çaba göstermemizi sağlar” (aynı eser. 207). Böyle bakıldığında şu söylenebilir: “Sosyal ve siyasi sevgi insani ilişkilerde bitmez, aksine bu ilişkilerin bir parçası olduğu sosyal ve siyasi toplumda gelişir ve toplumun bütünsel olarak erişebileceği refah yönünde toplumda etkin olur... İnsan kardeşinin gerçek ihtiyacına karşılık gelen merhamet işleri, şüphesiz bir sevgi eylemidir; ancak aynı şekilde vazgeçilmez bir sevgi eylemi de, insanların sıkıntı içinde yaşamaması, özellikle gerçek ve evrensel asıl sosyal sorunun önemli bir bölümü oluşturan çok sayıda insan ve hatta halkların içinde bulunduğu durum nedeniyle toplumu örgütlendirme ve yapılandırmaya yönelik angajmandır” (aynı eser. 208).
İnsan hakları: “İnsan onurunun vazgeçilmez koşullarını etkin bir şekilde ele almak için insan haklarının belirlenmesi ve duyurulması en önemli çabalardan biridir. Kilise insan onurunu Tanrı’nın yarattığına vurduğu bir mühür gibi dünya çapında etkin bir şekilde geçerli kılmak ve desteklemek için bu hakları ve kabulünü zamanımızın büyük bir fırsatı olarak görmektedir. Bu nedenle kilise, Papa II. Jean Paul’ün “insanlığın ahlaki ilerleme yolunda gerçek bir merhale” olarak gördüğü Birleşmiş Milletler’in 10 Aralık 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni olumlu olarak gördüğünü vurgulamayı ihmal etmemiştir” (aynı eser. 152).
“İnsan haklarının asıl kaynağı insanın isteğinde, devletin gerçekliğinde veya kamusal güçlerde değil, aksine insanın içinde ve yaratıcısı olan Tanrı’dadır. Bu haklar evrenseldir, çiğnenemez ve vazgeçilemez. Yer, zaman ve özneden bağımsız olarak istisnasız her insanda olduğu için evrenseldir. İnsanda varolan onur ve değerden kaynaklandığı ve “hakları ilan edip, bu haklara gösterilmesi gereken saygıyı her tarafta ve herkese göstermemek fuzuli olacağı için” çiğnenemez haklardır. Ve kimse başkalarının bu haklarını haklı bir şekilde elinden alamayacağı için vazgeçilmezdir, aksi halde bu onun doğasına şiddet uygulamak anlamına gelirdi” (aynı eser. 154).
Soru 144: Dinlerarası diyalog hakkında ne düşünüyorsunuz? (TR)
Yanıt: Dinlerarası diyalog farklı dinlere mensup imanlıların özgür ve açık bir ortamda biraraya gelmeleridir. Bu, işbirliği olanaklarını bulmak umudu ile karşısındakini dinlemek ve onun dinini anlamak çabasıdır. Diyalog, karşı tarafın da bu amaçları paylaştığı ve karşılık verdiği umuduna dayanır. Gerçek diyalog tek yönlü bir yol değildir, aksine bütün taraflardan açıklık, dinleyiş ve aktif katılım gerektiren çok yönlü bir olaydır.” (Francis Arinze, Begegnung mit Menschen anderen Glaubens, München/Zurich/Wien, 1999, S.10)
Her türlü diyalog için çok önemli olan dinlemektir. Bu aynı zamanda en zor olanıdır. Bu ise ancak karşımdakine değer veriyorsam, ona ve inancına, ibadetine, yaşam şekline saygı gösteriyorsam ve daha yakından tanımak istiyorsam, bunun için zaman harcamaya değer olduğuna inanıyorsam mümkündür. “Güven ortamı yaratmanın” en iyi yolu yalnızca dinlemek, birbirini anlamaya çalışmak ve anlaşılamayan bir şey olduğunda sormaktır. Diyalogda anlama çabası metinleri okuma metodunu aşar, çünkü diyalog canlıdır ve bu şekilde canlı, önceden tahmin edilemeyen, sorular ve yanıtlardan oluşan bir süreç gelişebilir. Bu soru ve yanıt süreci her iki tarafa da eleştirel açıdan soru yöneltebilme ve kendi inancını ve bakış açısını mümkün olduğunca anlaşılır bir şekilde sunabilme hakkını verir.
Papalık Dinlerarası Diyalog Komisyonu’nun önemli bir belgesi diyalogu şu tür ve düzeylere bölerek tanımlar: - Yaşam diyaloğu - Etkinlik diyaloğu - Teolojik paylaşım diyaloğu - Ruhsal deneyim diyaloğu
Kilise’nin görevinin bir parçası olarak dinlerarası diyalog, kilisenin İncil’in mesajını bütün halklara duyurma görevini ortadan kaldırmaz. Hristiyanlık dışı dinlere karşı saygıya dayalı bir tutum, güven ve anlayış dolu bir iletişim için insani önşartı oluşturur. Kilise 2. Vatikan Konsili’nde “diğer dinlerde gerçek ve kutsal olan şeylerden hiçbirini” reddetmediğini resmen ilan etmekle, yalnızca diyalog kurmaya hazır olduğunu göstermemiş, aynı zamanda bütün teolojik iman açıklaması ve ifadesine temel teşkil eden Tanrısal deneyime imanla açık oluşu da diyalog için ortak temel olarak işaret etmiştir. Her ikisi de – diyalog ve misyon – kilisenin görevinin vazgeçilmez, birbirleriyle bağlantılı ve birbirini şekillendiren öğeleridir.
Soru 145: İsa İncil’de Ruhülkudüs’ün Baba’dan geldiğini söylüyor, ortodokslar gibi. Katolikler başka söylüyor. Kim daha iyi biliyor, İsa mı yoksa Papa mı? (TR)
Yanıt: Sorular ve Yanıtlar 2 numaralı sayfada bu konunun işlendiği 26 numaralı soru ve yanıt (özellikle yanıtın son üç paragrafını) okuyunuz.
Soru 146: Katolik tarikatları nelerdir? En önemlileri hangileridir? (TR)
Yanıt: Hristiyanlığın ilk dönemlerinden beri mümkün olduğunca İncil’i yaşamaya ve yaşalarını tamamen Tanrı’ya adamak isteyen hristiyanlar vardır. Tarikatlar da buradan doğmuştur.
Bir katolik tarikatı erkeklerin (keşişler, rahipler, biraderler) ya da kadınların (manastır rahibeleri, rahibeler) kilise tarafından kabul görmüş bir yaşam şeklidir ki, bu kişiler tarikatın başında bulunan kişiye itaat içinde, tamamen Mesih’i izlemek amacıyla İncili Öğütlere uymayı kabul etmiştirler. Bu şartlar, kişisel mal-mülk edinmekten kaçınmak yani yoksulluk (varolan topluluğa aittir), evlilik ve çocuk sahibi olmaktan vazgeçmek (iffetlilik) şeklindeki sürekli bekarlık, e tarikatın başında bulunan kişiye itaattir. Bu durumu latince religiosi (Fransızca: religieux; İngilizce: religious tarif eder; bunların karşılığı olan Almanca Religiosen terimi yaygınlaşmamıştır). Vatikan Konsili sonrası kilise bu durum için “kutsanmış yaşam” (vita consacrata) terimini tercih etmektedir. Geleneksel terim yerine institutum veya instituta terimi kullanılarak birbirinden oldukça farklı olabilen tarikat şekilleri (keşişlik, dilenci tarikatları, kongregasyonlar, seküler kuruluşlar ve münzeviler) topluca tanımlanabilmektedir. İkinci Vatikan Konsili’nin Kilise’nin Dogmatik Yasası’ndaki temel ifadesi (Lumen gentium 43-47) şudur: Tarikat yaşamı “kutsanmış yaşamdır”. Yaşamın Tanrı’ya adanması üç İncili şartın açıkça edilen bir yeminle iafde edilmesi ve kilise tarafından kabul edilmiş bir “kutsanmış yaşam” kuruluşunda (tarikatlar) yaşanması ile gerçekleşir.
Yaşamın tamamen adanması Tanrı’nın özel çağrısının sonucudur; bu nedenle kutsanma Tanrısal bir eylem, insan açısından ise aldığı çağrıya yanıt durumundadır. Burada hedef kusursuy sevgidir. Her türlü tarikat ruhaniyetinin temel ve önemli öğesi ruhsal topluluk ve birlik içinde Tanrı’ya yakın olma arayışı, Askeze, Kutsal Kitabın okunması ve yorumu ile birlik içinde Tanrı övgüsüdür. İncil ve eski, başlangıçtaki topluluğun örneği dışında tarikat yaşamından doğan kurallar, öğreti mektupları, yazılar da yönelim sunarlar. Her bir tarikatın ruhani özelliği büyük oranda kurucu şahsiyet ve tarikatın kuruluşu sırasındaki tarihsel gelişimlerle biçimlenmiştir.
Günümüzde katolik kilisesindeki en önemli gruplar ve tarikatlardan bazıları şunlardır: Kontemplatif tarikatlar: Benediktiner, Zistersienser, Augustiner, Trappistler, Kartauser, Hastane tarikatları. Dilenci tarikatlar: Dominikaner, Fransiskenler, Karmelitinler, Augustinuscu-Münzeviler. Ruhbanlık Kongragasyonları: Cizvitler, J.B. La Salle’nin Okul biraderleri, Passionistler, Redemptoristler. Aleni yemini olmayan rahip tarikatları: Lazaristler, Sulpizianer, Beyaz Pederler, Pallottiner, Tanrısal Sözün Topluluğu. Seküler kuruluşlar Yukarıda sıralanan erkek tarikat gruplarının birçoğunun aynı zamanda rahibe tarikatları da mevcuttur, örn. Benediktinerinnen, Trappistinnen, Dominikanerinnen, Fransisken rahibeler tarikatı, Vinzentinerinnen (Merhametli Rahibeler tarikatı), Maria Ward rahibeleri vd.
2000 yılında katolik kilisesi mensuplarının % 0,12 oranını teşkil eden bir milyondan fazla katolik değişik yapılara sahip katolik tarikatlarının üyesiydi, bunlarında % 75’i rahibe tarikatlarıydı. Tarikat yeminlerine bir örnek: “Ben, rahibe XXX, burada mevcut bulunan kardeşler önünde herşeye kadir Tanrı’ya, Hildesheim’deki Aziz Vinsent Paul’ün Merhametli Rahibeleri Topluluğunun yaşam düzenine göre Tanrı’ya adanmış iffet, yoksulluk ve itaat içinde yaşamaya söz veriyorum... Kendimi tüm yüreğimle, bu tarikatın Tanrı’ya ve kiliseye olan hizmetlerinin havarisel ve hayırsever görevlerine adıyorum. Üçlübir Tanrı, yeminimi kabul et ve beni, seni hep daha mükemmel sevmeye yetkin ve hazır kıl.”
|