|
Soru 114: İslamda hristiyanla ve yahudiyle evlenmeye izin verilirken hristiyanlıkta neden diğer dinlerle evliliğe izin verilmez. Bu mudur sizin sevgi ve hoşgörü anlayışınız? (TR)
Yanıt: Artık bir şehirde yalnızca vaftizli insanların, yani değişik mezheplerden hristiyanların birarada yaşayıp çalışmadıkları günümüz dünyasında gitgide daha sık değişik mezheplerden (katolikler ve katolik olmayan vaftizliler) veya değişik dinlerden (katolikler ve vaftizli olmayanlar, yani farklı din mensupları) insanlar arasında evlililer görülmektedir. Farklı mezheplerden hristiyanların evliliği bile hem eşlerin, hem de bağlı oldukları mezheplerin din adamlarının özel dikkatini gerektirir; bu durumda farklı dinlerden olan evliliklerde ise daha büyük dikkat gereklidir.
Almanya Ruhani Meclisi, Almanyada hristiyanlar ve müslümanlar adlı 172 numaralı yardımcı kitabında 370den 401e kadar olan başlıklarda (162-173. sayfalar) katolikler ile müslümanlar arasındaki evliliklerin ortaya koyduğu sorunlara daha yakından değinmektedir. Bu açıdan hristiyan eşin müslüman-hristiyan evliliklerinin özellikleri ve islam hukuku açısından aile kavramı hakkında bilgilenmiş olması önemlidir.
1. İslam hukuku bir müslüman erkeğin bir hristiyan kadınla evlenmesine izin vermektedir, ancak müslüman bir kadının bir hristiyan erkekle evlenmesini yasaklamaktadır. Bu kural, islamiyetin Tanrının gözünde son ve geçerli din olarak evlilikte ve ailede hakim olması gerektiği ve görüş farklılıkları durumunda kocaya bağlayıcı son söz hakkının düşmesi öngörüsüne dayanmaktadır. Geleneksel islami görüşe göre, evlilik içi otorite konusundaki şartlardan dolayı ailede kabul edilemez bir şekilde hristiyan öğeye ağırlık vereceği için müslüman bir kadın için hristiyan bir koca kabul edilmemektedir. Bu nedenle laik Türk aile hukuku böylesi evliliklere izin vermesine rağmen müslüman bir kadın ile hristiyan bir erkek arasındaki evliliklere genel olarak Türkler arasında bile tersi yöndeki evliliklere göre daha fazla karşı çıkılmaktadır.
2. İslami düşünceye göre müslüman bir adamın ve hristiyan bir kadının çocukları doğuştan müslümandır ve onları müslüman olarak yetiştirmek zorunluluğu vardır. Öncelikle müslüman kocaya düşen bu görev, katolik kadının çocuklarını kendi dini inancında yetiştirme görevi ile objektif olarak bağdaştırılamaz ve böylesi bir beraberlik için ağır sorunlar doğurmaktadır. Memleketleri laik bir hukukla müslüman-hristiyan evliliğinden doğan çocukların hristiyanca yetiştirilmelerine izin veren Türk kökenli müslüman erkekler bile doğal bir şekilde hristiyan karılarının kendilerine doğurdukları çocukların müslüman olarak yetiştirileceklerini varsaymaktadırlar. Bu nedenle bir müslümanla yapılması planlanan evliliklerde, sözkonusu olan bir Türk dahi olsa, ortak çocukların dini ve dinsel eğitimleri konusunun evlilikten önce mümkün olduğu kadar bağlayıcı bir şekilde kararlaştırılması tavsiye olunur.
3. Bir hristiyan-müslüman evliliği öncesinde şu konuların da aydınlatılması gerekir: Müslüman kocanın eşi olan hristiyan kadın evlilikten sonra kendi dini cemaatinin ayinlerine katılabilir mi ya da o cemaatle ilişkisini sürdürebilir mi? Evde kendisi için hristiyan sembolleri ve kitaplarına sahip olmasına izin verilmesi gerekli mi? Yiyecek ve içecek konusunda islami kuralların dışına çıkabilir mi? Örneğin regl ya da doğum sonrasında islami kurallara özgü kadının temizliği kurallarına uymak zorunda mı? Bunlar ve benzeri sorular tarih boyunca değişik islami mezheplerin temsilcileri tarafından çok farklı şekillerde yanıtlanmışlardır. Bir müslümanla evlenmeyi planlayan hristiyan kadın evlilik öncesinde müstakbel eşinin bu konulardaki düşüncelerini mümkün olduğu kadar öğrenmeli ve onunla kendisine hristiyanlığını layık olduğu şekilde yaşamaya ve kendi onuruna uygun şekilde davranmasına izin veren usuller konusunda anlaşmaya çalışmalıdır.
4. Bir müslüman erkekle evlenmeyi planlayan hristiyan bir kadının islam hukukuna göre hristiyan kadınların müslüman kocalarının mirasçısı olamayacaklarını bilmesi önemlidir. Ayrıca islam hukukunun kocaya, bir hristiyanla evli dahi olsa bir eş daha alma hakkını tanıyor olması duruma göre bazen daha önemli bir sorun olarak ortaya çıkabilir.
5. Bir müslümanla evlenmeyi düşünen hristiyan kadının, nikahtan sonra eşiyle Almanyada kalmaya devam edip etmeyeceklerinin evliliklerinin gelişimi ve kendi şahsi ilerleme fırsatları ile aynı zamanda kendi dinini yaşamaya devam edip etmemesi açısından büyük bir fark yaratacağını baştan bilmesi gerekir. Kocası ile birlikte onun islam ağırlıklı memleketine yerleştiği zaman, kocası kendisine ne kadar serbestlik tanısa bile sosyal çevreden ve en başta da kocasının ailesinden uyum göstermesi - ve duruma göre islama geçmesi - için yaşamlarını Almanyada sürdürmelerine kıyasla daha büyük bir baskı altında kalacağını bilmesi gerekir. Bu, - Türkiyenin şehirleri hariç - çekirdek aile yapısının islam dünyasının büyük çoğunluğunda yaygın olmaması ve büyük aile ya da akrabaların, aşiretlerin beraberliğinin yaşam şekli olarak normal olması nedeniyle daha fazla geçerlidir. Bu nedenle gelecekte ailenin nerede yaşayacağı konusu evlenmeden önce dikkatle düşünülmeli ve mümkünse kadının sürekli olarak dayanılmaz ölçüde uyum baskısı altında olmayacağı bir aile yaşamına kavuşacağı şekilde kararlaştırılmalıdır.
6. Erkek ve kadının hak ve ödevleri şeriata göre eşit olmayan bir şekilde bölüştürülmüştür ve her durumda kadının aleyhine bir durumda değildir. Bazı açılardan kadının evlilik içindeki hukuki durumu erkeğin durumuna göre oldukça zayıftır. Kuran Nisa suresi 34. ayet açıkça şunu söylemektedir: „Allahın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisidir. Kadın erkeğe itaat etmekle yükümlüdür; yukarıda adı geçen Kuran ayetinin devamı erkeğe, eğer bu itaatten emin değilse, şiddete başvurmaya kadar ulaşan terbiye yöntemlerini kullanma hakkı vermektedir. Adı geçen ayetin devamında şöyle geçmektedir: „Başkaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezlerse) dövün. Bu metnin, şiddete başvuran kocalar tarafından yaptıklarına dinsel temel olarak kullanılabileceği tehlikesini taşımasına rağmen, müslümanların evliliklerindeki durum, hristiyanların evliliklerinde de olduğu gibi yalnızca tek bir ayete bağlı değildir. Böylesi dayak ve şiddetin oluşması durumunu belirleyen öncelikle şeriatın Kurana bağlantılı şekilde erkeğe verdiği geleneksel terbiye hakkı değil, tersine eşlerin belli bir uygar ve uyumlu ilişkiye sahip olup olamadıklarıdır.
7. İslam hukukuna göre erkek karısının yaşayacağı ve kalacağı yeri belirleme hakkına sahiptir. Günümüz şartlarında ise bunun anlamı, erkeğin karısına evin dışında çalışmayı yasaklayabileceği ve onu kendi Avrupadaki memleketi içinde seyahat etmekten alıkoyabileceğidir. Erkeğin, karısının en yakın akrabalarıyla ilişkisini dahi yasaklayıp yasaklayamayacağı konusu değişik islam mezheplerince farklı şekillerde yanıtlanmıştır.
8. Bu noktada karı ve koca açısından ve boşanmanın ardından çocukların velayeti ile ilgili olarak islami boşanma kanunlarına değinmek gerekir. İslam hukukuna göre boşanma durumunda çocukların velayeti temel olarak Babaya verilir. İslam hukukuna göre bu durumda annenin çocuklarla görüşme hakkı dahi yoktur. Bu kural uygulandığı zaman anne, Alman hukukuna göre çocukların tartışmasız bir şekilde velayetinin kendisine verileceği şartların mevcut olması durumunda bile boşanma ile çocuklarını yitirmektedir. Her açıdan geçerli olan şudur: Alman vatandaşı bir kadın yabancı ülke vatandaşı bir müslümanla evlenmek istiyorsa, müstakbel eşinin memleketinde geçerli evlilikle ilgili yasaları çok dikkatli bir şekilde öğrenmesi gerekir. Temel olarak evliliğin medeni hukuk açısından Alman evlendirme dairesi önünde gerçekleştirilmesini talep etmelidir.
Evlilik ve evlilik hukuku konusundaki katolik anlayışını belirtmek için kısaca şu noktaları ifade etmekte yarar vardır:
1. Katolik Kilisesinde evlilik, eşlerin mutluluğu ile çocuk sahibi olunmasını ve yetiştirilmesini hedefleyen erkek ve kadının yaşam ve sevgi birliği olarak görülür. Katolik evliliğini eşe sadakat ve bitirilemezlik (ana yapısı) biçimlendirir. Hristiyanlar arasında kurulan evlilik bağı bir sakramenttir (kutsal gizem); bir katoliğin hristiyan olmayan biriyle evliliği ise sakrament olmayan bir evliliktir.
2. Katolik kilisesinde geçerli bir evliliği tesis etmek için eşlerin özgürce ve hiç bir baskı altında olmaksızın yukarıda tarif edilen anlayış içinde evlilik bağını kurmak istemeleri gerekir (evlenme isteği).
3. Katolik imanlı için, kendi imanı ve müstakbel çocukların iman yaşamı gözönünde tutulduğu zaman, hristiyan imanına sahip olmayan ve başka bir dinin mensubu olan birisiyle evlenmek ve bu evliliği sürdürmek zor olabilir. Katolik kilisesi, mensuplarının iman yaşamı için sorumluluğundan dolayı farklı dinlerden evliliği evlenme engeli olarak tanımlamıştır. Bu nedenle farklı dinlerden evlilik ancak evlenme öncesinde bu engelin kaldırılması ile geçerli olabilir (Dispens).
4. Farklı dinler nedeniyle evlenme engelinin kaldırılması için iki şartın yerine gelmesi gerekir: Katolik olan eş imanına sadık kalmaya ve çocuklarının da katolik kilisesinde vaftiz olmaları ve katolik imanında yetişmeleri için elinden gelen herşeyi yapacağına söz vermelidir. Müslüman eş de, eşinin verdiği bu sözden haberdar olmalı ve kilisenin evlilik anlayışının içeriği hakkında bilgilendirilmiş olmalıdır. Katolik eşin, müslüman olan eşin de imanını çocuklarına aktarmakla görevli olduğunu bilmesi gerekir. Bu, aralarındaki ilişki için çatışma ve sorun kaynağı olabilir.
5. Katolik ve müslüman evlilik adayları ile görüşmeler evlenme tarihinden mümkün olduğunca erken yürütülmelidir ki, kararlar acele ile değil de, üzerinde düşünülerek verilebilsin. En geç, gerekli olan evliliğe hazırlık görüşmesinde bir katolik-müslüman evliliğinin özel sorunları, katolik ve müslümanların evlilik anlayışı konusundaki (tek eşlilik, boşanmanın yasak olması) farklı düşünceleri ile evlilik yaşamı (kadının rolü, çocukların eğitimi) konularında konuşulması gerekir.
6. Hristiyan olmayan, ancak Tanrıya inanan bir eşle evlilik, yalnızca Kitabı Mukaddesten okumalar ve vaazı içeren ancak Efkaristiya ayinini içermeyen bir törenle gerçekleştirilebilir. Dualar, kutsal kitaptan okumalar ve ilahiler, müslüman eş bunları anlayabileceği ve kendi imanından dolayı da takip edebileceği şekilde bu duruma uygun olarak seçilebilir.
7. Eğer katolik evlenme şartı kuralından serbest kılınmışsa (Dispens) ve böylece evlilik katolik nikah hükümlerine göre yapılmıyorsa, o zaman bir katolik ile bir müslümanın evliliğinin başka bir şekilde, örneğin evlendirme dairesinde yapılması, evliliğin geçerli olması için yeterlidir. Evlenecek olan çift katolik kanunlarının nikah şeklinden dispens yoluyla serbest kılınmışlarsa ve bu evlenme yöntemini seçmişlerse, gözönünde bulundurmaları gereken, katolik kilise hukukunun başka her türlü evlenme şeklini - örneğin islam geleneğine göre nikah törenini - geçersiz saydığıdır.
Evlilik sözleşmesi ile ilgili açıklamalar
1. Katolik anlayışına göre evliliğin sona erdirilemezliğine ve hristiyan eşin evliliğini ölünceye dek sürmek üzere kurması dileğine halel getirmemek şartıyla, evlilik sözleşmesi hakkında düşünmesi yararlı olabilir. Bu, islami evlilik anlayışı ve olası boşanma sonuçlarının şartlarının yumuşatılması açısından önemlidir.
2. İslami evlilik sözleşmesinin ana temasını mihrin, yani erkeğin gerdek gecesinin sabahında karısına vermesi gereken para, ya da mal-mülkün şekli ve miktarı oluşturmaktadır. Böylesi bir uygulamadan haberdar olmayan Avrupalı hristiyan kadınlarca böylesi bir sözleşme ile önceden anlaşma ile belirlenmiş bir armağan ilk anda duygusal olarak, önemli olanın eşler arasındaki sevgi olduğu düşüncesiyle gereksiz olarak görülmekte, ya da kendilerini „satmak istemedikleri düşüncesiyle reddedilmektedir. Gerçekte ise mihrin temelinde yatan düşünce, kadının islam hukukuna göre isteği dışında da olsa kolayca boşanabileceği ve boşanma durumunda ise çok kısa bir süre için nafaka alabileceği gözönünde bulundurularak, evliliğin olası bir bitimine karşı güvenceye alınmasıdır.
3. Bu bağlamda tavsiye edilecek şey, islam ülkelerinde sıkça uygulanan bir yöntemin uygulanmasıdır ki, bu da mihrin nispeten yüksek tutulması ancak aynı zamanda bunun büyük bir bölümünün ancak erkeğin kendisini boşaması durumunda geçerli olacağı konusunda anlaşılmasıdır. Bu sayede, kadının yararına olacak şekilde erkeğin karısını kolayca boşaması olasılığı oldukça zayıflamaktadır. Yine hristiyan bir kadının yararına olacak şekilde kocasının sonradan başka eşler almak konusunda kendisine şeriatın tanıdığı haktan feragat etmesi de anlaşmaya dahil edilebilir.
4. Evlenme sözleşmesine dahil edilmesinin hararetle tavsiye edileceği diğer hususlar ise, kadının kilisede ayinlere gidebilme hakkı, kilisenin dinsel hizmetlerinden yararlanma hakkı, kilise cemaatinin etkinliklerine katılabilme hakkı ve ailede dinine uygun yaşam şekline sahip olabilme hakkıdır. Kocanın memleketi ve çevresine göre ayrıca kadının istediği bir işte çalışmasına izin vermesi ve kadının memleketine seyahat edebilmesi ile akrabalarıyla görüşebilmesi hakkı da sözleşmede yer alabilir.
5. Türkiye dışında başka bir ülkeden bir müslümanla yapılacak her evlenme sözleşmesinde mutlaka yeralması gereken önemli bir nokta da, boşanma durumunda çocukların velayeti ile ilgili düzenlemenin hristiyan annenin kabul edebileceği bir şekilde belirlenmesidir.
6. İslam hukukunun kriterlerine göre geçerli bir evlilik sözleşmesinin yapılması, Türkiye dışında başka bir islami ülkeden bir müslümanla evlenecek olan hristiyan kadınlar için, eğer evlenecek çift kilise kanunundan dispens yoluyla izin alarak bir Alman evlendirme dairesi önünde evlenseler ya da evlendikten sonra kocanın ülkesine yerleşmeyi düşünmeseler bile ek bir güvence olarak tavsiye olunur. Çünkü daha sonradan kocaya ya da eşlerin her ikisine de kocanın memleketine taşınmanın daha uygun gözükebileceği beklenmedik şartlar ortaya çıkabilir.Bunun da ötesinde, Almanyada gerçekleşen boşanmaların ardından kocanın çocukları, islami eğitimlerinin ancak böyle sağlama alınabileceği iddiasıyla, akrabalarının da yardımıyla ve kadının isteğine karşı olarak kaçırmak yöntemiyle ülkesine götürdüğü örnekler çok da seyrek değildir. Böylesi durumlarda kadının, kocanın boşanma durumunda çocukların velayeti ile ilgili olarak Alman mahkemelerinin kararını kabul ettiğine dair geçerli bir islami evlilik sözleşmesini gösteremediği takdirde çocuklarını alabilme şansı hemen hemen hiç yoktur.
7. İslam hukukuna göre hristiyan kadın müslüman kocasının ölümü halinde mirasçısı olamaz. Bu nedenle bu kuralın uygulanmayacağına dair bir kararın evlilik sözleşmesine dahil edilmesi denenmelidir. Bunun dışında evlilik sözleşmesinde önceden belirlenebilecek bir anlaşma ile, erkeğin önce ölmesi durumunda geçerli olacak şekilde, karısının yararına bir vasiyette bulunması durumu kadın için daha olumlu bir hale çevirebilir.
8. Ancak şu konunun her halükarda düşünülmesi gerekir: Hristiyan kadın evlilik sözleşmesine sahip de olsa ve bu sözleşme onu desteklese dahi, kocasının memleketindeki mahkemenin onun olası başvurularını - ister velayet, isterse miras konularında olsun - kabul edeceğine dair bir garanti yoktur. Özellikle çocukların velayeti konusunda oradaki mahkeme çoğunlukla kamuoyunun görüşüne göre karar vermek durumundadır ki, çoğunluğu müslüman olan ülkelerde bu görüş boşanma durumunda çocukların islami eğitimi için velayetlerinin hristiyan annelerine değil, müslüman babalarına ya da onun akrabalarına verilmesi gerektiğidir. Böylesi bir memleketten bir müslümanla evlenmek isteyen hristiyan kadınların bu rizikoyu baştan bilmeleri gerekir.
Soru 115: İncilde oruç tutarken başınıza yağ sürüp yüzünüzü yıkayın diyor. Bu ne anlama geliyor ve hristiyanlar orucu nasıl tutmaktadır? (TR)
Yanıt: Soruda alıntı yapılan cümle İncilin Matta bölümünden (6,1-18), İsanın Eski Ahitte gerçek dindarlığın ifadesi haline gelen sadaka, dua ve oruç üçlüsü hakkında konuştuğu bölümden alınmıştır. İsaya göre bu ibadetlerin gizlide yapılması gerekir, yani kendini üstün görme ve dindarlık gösterisi haline gelmemelidir ki, bu gözden kaçırılmaması gereken bir tehlike oluşturmaktadır. Bu şekilde İsa orucun da gizli tutulmasından bahsetmektedir (Matta 6,16-18): Oruç tuttuğunuz zaman, ikiyüzlüler gibi surat asmayın. Onlar oruç tuttuklarını insanlara belli etmek için kendilerine perişan bir görünüm verirler. Size doğrusunu söyleyeyim, onlar ödüllerini almışlardır. Siz oruç tuttuğunuz zaman, başınıza yağ sürüp yüzünüzü yıkayın. Öyle ki, insanlara değil, gizlide olan Babanıza oruçlu görünesiniz. Gizlilik içinde yapılanı gören Babanız sizi ödüllendirecektir.
Asıl önemli olan noktaya dikkat edildiği zaman İsanın bu vaazının diğer detayları o kadar önemli değildir: Orucun yönelimi diğer insanlar değil Tanrıdır. İman ve Tanrıya yönelim isteği gerektirir. Bunun da ötesinde oruç olumsuz anlamda yalnızca dindarlık egzersizi olarak görülemez: Benim istediğim oruç, Haksız yere zincire, boyunduruğa vurulanları salıvermek, Ezilenleri özgürlüğe kavuşturmak, Her türlü boyunduruğu kırmak değil mi? Yiyeceğinizi açla paylaşmak değil mi? Barınaksız yoksulları evinize alır, Çıplak gördüğünüzü giydirir, Yakınlarınızdan yardımınızı esirgemezseniz (Yeşaya 58,6vd). Sözkonusu, yaşam olan ve yaşam veren, her türlü esaretten kurtarıp bütün insanların kardeş oldukları kutsal ülkeye, Tanrının egemenliğine yönelten Tanrıdır.
Bu nedenle öncelikli olan orucun görünür işleri değil, aksine yüreğin tövbesi, içten tövbedir. Bunlar olmaksızın tövbe eylemleri sonuçsuz ve sahte olurlar. Ancak yürekteki, içten tövbe ve dönüşüm bu tutumu görünür sembollerle, davranışlarla ve tövbe işleriyle (Yoel 2,12-13; Yeşaya 1,16-17; Matta 6,1-6.16-18) vurgulamaya yönlendirir. İçten tövbe tüm yaşamın kökten yeniden yönlendirilmesi, bütün yürekle Tanrıya dönüş, günahtan sakınmak ve işlemiş olduğumuz kötülüklerden tiksinerek kötüden uzaklaşmaktır. Aynı zamanda yaşamı değiştirmek, Tanrısal merhamet umudu ve Onun lütufkar yardımına güven isteği ve kararını da beraberinde getirir.
Hristiyanların içsel tövbesi çok farklı şekillerde kendini ifade edebilir. Kitabı Mukaddes ve atalar temel üç şekilden bahsederler: Tövbenin kendine karşı, Tanrıya karşı ve insanlara karşı ifadesi olarak oruç tutmak, dua etmek ve sadaka vermek.Vaftiz ya da şehadet yoluyla erişilen arınımın yanında, barış içinde yaşama çabasını, tövbe gözyaşlarını, insan kardeşinin iyiliği için çaba göstermeyi, azizlerin şefaatini ve etkin insan sevgisini günahların affına erişmek için araçlar olarak sayarlar – çünkü sevgi birçok günahı örter (Petrusun 1. Mektubu 4,8).
Kilise yılı içerisindeki tövbe dönemleri ve günleri (Oruç dönemi, her Cuma günü Rabbin ölümünün anılması) Kilisenin tövbe yaşamında belirleyici dönemlerdir. Bu zamanlar özellikle inziva, tövbe ayinleri ve tövbe hac ziyaretlerine, oruç tutmak ve sadaka vermek gibi gönüllü fedakarlıklara, insan kardeşleriyle paylaşmaya (hayır işleri ve hizmet işleri) özellikle uygundur.
Kilisenin oruç emri
Oruç dönemi ya da Paskalya öncesi arınma dönemi İsanın kurtarıcı ölümüne ve dirilişine hazırlanmaya hizmet eder. Yüksek sesli müzik ve eğlenceden uzak durmak bu hazırlık için gerekli sukunet ve sessizliği yaratmayı sağlar.
Sakınma ve tövbe günleri yılın bütün Cuma günleridir. Oruç döneminde katolik hristiyanlar etli yiyecekler konusunda perhiz uygulamalıdırlar. Yılın diğer Cuma günlerinde ise etli yiyeceklerden sakınılabilir ya da başka bir ruhani ya da maddi hayır eylemi gerçekleştirilebilir. Perhiz emri bilinçli olarak basit yiyeceklerin seçimi ve keyif ya da eğlenceden sakınılması ile de yerine getirilebilir. Perhiz emri 14 yaşından ömrün sonuna dek geçerlidir. Hayır işleri (Katolik Kilisesi Katekizmi Nr. 2447) benzerimize maddi ve ruhsal ihtiyaçlarında yardımcı olduğumuz sevgi eylemleridir (bkz. Yeşaya 58,6-7; İbranilere Mektup 13,3). Eğitmek, öğüt vermek, teselli etmek, cesaretlendirmek, bağışlamak ve sabırla katlanmak; bunlar ruhsal hayır işleridir. Maddi hayır işleri ise, özellikle açları doyurmak, evsiz barksız olanlara ev bulmak, giysileri yırtık pırtık olanları giydirmek, hastaları ve tutukluları ziyaret etmek, ölüleri defnetmekten ibarettir (bkz. Matta 25,31-46). Bu davranışlar arasında yoksullara sadaka vermek (bkz. Tobit 4,5-11; Sirak 17,22), kardeş sevgisinin başlıca tanıklıklarından biridir: Bu aynı zamanda Tanrının hoşuna giden bir adalet uygulamasıdır da (bkz. Matta 6,2-4). Dünya çapında hizmet veren CARITAS ya da MISEREOR, BROT FÜR DIE WELT, CAFOD ve diğer birçok kuruluşun desteklenmesi küresel olarak bağ içindeki dünyada hayır işlerinin önemli bir işaretidir.
Oruç günleri Kül Çarşambası ve Kutsal Cumadır. Bu sıkı oruç günlerinde katolik hristiyanların et yemeklerinden tamamen sakınmaları, bilinçli bir şekilde sade ve basit yiyeceklerle yetinmeleri, tek bir öğünle (ya da iki kez az yemekle) yetinmeleri gerekir. Olanaklar ölçüsünde bu günleri sukunet içinde, daha çok duaya zaman ayırarak ve ayine katılarak geçirmek gerekir. Yüksek sesli müzik, dans veya eğlencelerden sakınmak bu günlerle ilgili emrin önemli bir parçasını oluştururlar. Oruç emri 18 yaşından 60 yaşına kadar geçerlidir.
Soru 116: Hadi müslümanlara düşmanlığınız var anladık, ama haçlı seferlerinde ortodoks hristiyanları niye katlettiniz? Onlara ne kininiz vardı? (TR)
Yanıt: 1. Hristiyanlarla müslümanlar arasındaki ilişkilerin tarihte sık sık düşmanca davranışlar ve düşünceler içerdiği inkar edilemez. Katolik kilisesiyle ilgili olarak Kilise Hristiyan olmayan dinlerle ilişkiler hakkında açıklama (Nostra Aetate, 3) ile resmi ve bütün katolikler için bağlayıcı şekilde şunu açıklamıştır: Kilise, merhametli ve her şeye kadir, yerin ve göğün yaratıcısı olan ve insanlara seslenmiş bulunan tek Tanrıya tapınan müslümanlara saygıyla yönelir.
2. Sorunun ikinci bölümüne yanıt olarak şunları hatırlamakta yarar vardır:
İstanbul (o zamanlar Konstantinopel) 1204 yılında katolik haçlılar tarafından fethedilip yağmalandı. Şehir o zamanlar yunan-ortodoks dünyasının görkemli merkezi durumundaydı. Bizans İmparatorluğunun başkenti bu darbeden sonra bir daha kendini toparlayamadı ve 1453 yılında Osmanlılar tarafından fethedildi.
2000 yılı Kutsal Cuma günü Papa Mesihin bedeninin birliğine karşı günahlarla ilgili bir itiraf açıklamasında bulundu.
Kardinaller Konseyinden bir üye, Büyük Jübile Yılı 2000in hazırlık komitesi başkanı olan Kardinal Roger Etchegaray giriş bölümünü gerçekleştirdi:
Mesihin bedeninin birliğini yaralayan ve kardeşlik sevgisini zedeleyen günahların itirafı bütün hristiyanların barışı ve birliğinin yolunu düzeltsin.
Sessizce dua
Papa:
Merhametli Baba, eziyetlere uğramasından önceki akşam Oğlun, imanlıların Onda bir olmaları için dua etti: Ancak Onun dileğine uymadılar. Birbirlerini yargıladı ve birbirleriyle savaştılar. Bütün hristiyanlar seninle ve kendi aralarında barış içinde olsunlar diye daima senin merhametine sesleniyor ve tövbekar bir yürek diliyoruz. Bir beden ve bir ruhta birleşmiş olarak tüm imanlı birliğinin sevincini yeniden yaşayabilsinler. Bunu Rabbimiz Mesihin adıyla senden dileriz. Amin.
Daha sonra Papa 4-5 Mayıs 2001 taraihlerindeki Atina ziyaretindeki itirafında yanlışa yöneltilip günah işlemiş olan Kilisenin çocuklarından bahsetmiştir.
Burada sorunun kastettiği 1204 yılındaki olaylar ve Papa III. İnnozenz ile katolik kilisesinin rolü hakkında bilgiler vermek isteriz: Papa seçilmesinden kısa zaman sonra, daha 1198 yılında Papa III. İnnozenz, özellikle Fransanın ruhani önderleri ve asilleri ile İtalyanın sahil kentlerine yönelerek 4. Haçlı Seferini ilan etti. 1202 yılında Montferrat Dükü Bonifaz, Flandernden VII. Balduin, Dük Ludwig von Blois Venedikten Mısıra gemiyle geçtiler. Papanın isteğine karşın 1186 yılında borç silinmesi karşılığı Venedikten alınan Adriya kıyısındaki Zarayı (günümüzde Zadar) fethettiler. Kardeşi Bizans kralı III. Alexios tarafından sürgün edilen II. Isaak Angelos ve oğlu, Alman kralı Philipp von Schwabenin bacanağı IV. Alexiosun ricası üzerine haçlılar Konstantinopele yöneldiler ve 1204 yılı ilkbaharında şehri fethedip yağmaladılar.
13 Nisan 1204te daha Mart ayında yapılmış bir anlaşma sonucu Balduin Venedikliler ve Franklar tarafından Latin İmparatoru olarak seçildi ve yunanlı halk tarafından reddedilen bir sözde kiliseler birliği tesis edildi. Latin imparatorluğunun kuruluşu haçlıları o kadar meşgul etti ki başlangıçtaki asıl hedeflerinden vazgeçtiler.
Tanıkların aktarısına göre İstanbula son ve em önemli saldırı öncesinde rahipler ve Papa tarafından yetkilendirilmiş olanlar haçlılara bu saldırı sırasında ölenlerin günahlarının affına erişecekleri açıklamışlardır. Şehrin üçte biri yakıldıktan, binlerce şehirli esir alındıktan, tecavüze uğradıktan, öldürüldükten sonra, şehir tamamen yağmalanıp, kiliseler talana uğrayıp mahvedildikten ve Latinler tarafından seçilen yeni kral Balduinin sevinç içinde fethin mucizelerinden bahsetmesinin ardından Papadan yanıt gelir: Rabde ve Papalığın onuru ve yüceltilmesi ve hristiyan halkının yararı ve sevinci için... seninle böyle harika mucizeler gerçekleştiren... kudretinin gücüne seviniriz...
Ortodokları bugüne dek etkileyen ve acı veren şeyi Yunan-Ortodoks teolog Anastasios Kallis şöyle tarif ediyor: Bu kötü haçlı seferinin düzenleyicisi Papa III. Innozenz üç gün boyunca sarayları, kiliseleri, manastırları ve evleri yağmalayan, önüne geleni öldüren, annelere ve rahibelere tecavüz eden haçlıların acımasızlıklarından dolayı üzgündü, ancak yine de haçlılara selamlarını gönderdi ve Bizans İmparatorluğunun ve Ekümenik Patrikliğin Latinler tarafından yıkılışını bu şekilde kendi düşüncesine göre kiliselerin birliğini sağlayan Tanrısal bir yazgı olarak yorumladı. Sözkonusu olan, Papanın, Bizans kralı ile beraber Anadoluya, İznike kaçmak zorunda kalan Ortodoks patriğin yerine onun makamında yarım yüzyıldan fazla hüküm süren bir latin patriğini İstanbula atamasıdır. İki kilisenin ilişkilerini etkileyen yara budur.
Şimdi ise Papa II. Jean Paul 5 Mayıs 2001de Atinada hatayı kabul etmektedir: Bazı anılar özellikle acı vericidir ve uzak geçmişten bazı olaylar bugüne dek halkın ruhunda ve yüreğinde derin yaralar bırakmıştır. Uzun süre Doğuda hristiyanlığın kalesi olan İstanbulun dramatik biçimde ele geçirilişini düşünüyorum. Hristiyanların kutsal mekanlara serbestçe erişebilmelerini garanti altına almak için yola çıkan haçlılar iman kardeşlerine saldırmışlardır. Ardından Papa şöyle der: Geçmişte ve günümüzde katolik kilisesinin kardeşlerinin yaptıkları ya da ihmal ettikleri şeylerle ortodoks kardeşlerine karşı işlemiş oldukları bütün günahlar için Tanrıdan af diliyoruz. Atinanın ortodoks başepiskoposu Christodoulos derhal alkışlamaya başlar. Mevcut bulunan episkoposlar da alkışlarlar.
Papanın sözleri şunlardı:
Öncelikle Roma Kilisesinin sizlere sevgisi ve saygısını vurgulamak isterim. İsa Mesihe Rab ve Kurtarıcı olarak aynı imanı paylaşıyoruz; havarilerin ve vaftizin sakramental bağının ortaklaşa mirasçılarıyız; bu nedenle hepimiz tek Rabbe hizmet etmeye ve dünyaya İncili duyurmakla görevli Tanrının ailesinin üyeleriyiz. İkinci Vatikan Konsili katolikleri diğer kiliselerin üyelerini Rabde kardeşler (Unitatis Redintegratio, 3) olarak görmeye çağırır; ve bu doğaüstü kardeşlik birliği Roma Kilisesi ile Yunanistan Kilisesi arasında güçlü ve kalıcıdır.
Elbette ki geçmişteki ve günümüzdeki çekişmelerin ve sürekli yanlış anlamaların yükünü taşıyoruz. Ancak bunların karşılıklı sevgi ruhu içinde aşılması gerekir, çünkü Rab bizleri buna çağırmıştır. Hatıraların temizlenmesine yönelik bir sürece gereksinim olduğu açıkça bellidir. Katolik kilisesinin çocuklarının yaptıkları ya da ihmal ettikleriyle ortodoks kardeşlerine karşı günah işledikleri geçmişteki ve mevcut sebepler nedeniyle Rab bizleri affetsin, bunu Ondan diliyoruz.
Bazı anılar özellikle acı vericidir ve uzak geçmişten bazı olaylar bugüne dek halkın ruhunda ve yüreğinde derin yaralar bırakmıştır. Uzun süre Doğuda hristiyanlığın kalesi olan İstanbulun dramatik biçimde ele geçirilişini düşünüyorum. Hristiyanların kutsal mekanlara serbestçe erişebilmelerini garanti altına almak için yola çıkan haçlılar iman kardeşlerine saldırmışlardır. Bunların latin hristiyanlar olması katolikleri derin üzüntüye boğmaktadır. Burada kötülüğün gizeminin (mysterium iniquitatis) insanların yüreğinde etkin olduğunu görmeyi nasıl ihmal ettik? Tek yargıç Tanrıdır ve geçmişin yüklediği bu sıkıntıyı Onun sonsuz merhametine sunuyoruz ve Yunan halkının ruhunda hala acılara yolaçn yaraları iyileştirmesini diliyoruz. Günümüzde gelişmekte olan Avrupa Doğunun ve Batının paylaştığı hristiyan hümanizminden ayırtedilemez olan kimliğini korumak istiyorsa birlikte bu iyileşme için gayret göstermeliyiz.
Soru 117: İslam dinindeki Allahı acımasız olmakla suçluyorsunuz ve kendi tanrınızın sevgi dolu olduğunu söylüyorsunuz. Hristiyanlıkta Nuh tufanının oluşumu nasıldır o zaman? Sevgi dolu Tanrınız sevgi dolu yağmur ile mi öldürdü insanları? (TR)
Yanıt: Ortodokslarla ilgili soruya yanıtımızın ilk paragrafında katolik kilisesinin müslümanların merhametli Tanrıya olan imanlarına saygısını belirten 2. Vatikan Konsilinin resmi ifadesini aktarmıştık. Bu nedenle Katolik Kilisesinin Kuranın ve İslamın Tanrısını acımasız olmakla suçlaması diye bir şey olanaksızdır.
Tekvin (Yaratılış) kitabında (6,5-9,17) anlatılan tufan Tekvin kitabının yazarına göre yalnızca bir doğa felaketi değildir. İsrail halkının imanının temel bir konusunu vurgulamak için çok eski, halk arasında aktarılmış bir anlatıyı araç olarak kullanmıştır: Tarihteki olaylarda ve bu olaylar aracılığıyla Tanrının yargısı. Tekvin kitabındaki aktarıyı Gılgamış destanı ya da efsanevi tufan ile ilgili diğer anlatılarla karşılaştırırsak, Kitabı Mukaddesteki aktarı ile diğerleri arasındaki belirleyici farkları görürüz. Elbette ki betimleme içeren ifadeler vardır, örneğin Yahvenin geminin kapaklarını kapatması (7,16) ya da Nuhun kurbanının güzel kokusundan hoşnut olması (8,21) gibi. Ancak – yazarın kullandığı yaygın gelenekten alınmış – bu detaylar (Babilin çok sayıdaki putlarından farklı olarak) tek Tanrı olan Yahvenin (Babilin değişken düşünceli putlarından farklı olarak) iyi niyetini gerçekleştirmek amacıyla insanlık tarihinde etkin olduğu görüşünü etkilememektedir.
Bunun da ötesinde Tanrının yargısı insanlar için gösterdiği özenle de biçimlenmiştir. Bunu Yahvenin lanetlenmelerinin ardından Adem ve Havvaya deriden giysiler yapması (3,21), ve Tanrının Kainin (Kabil) alnına koruyucu bir işaret yaparak onun cezasını yumuşatması (4,15) göstermiştir. Benzer şekilde tufan öyküsünde Nuh Tanrının lütfuna erişir. Nuh, ailesi ve hayvanlardan birer çiftin bindiği gemi, Tanrının tarihe yeni bir başlangıç vermek amacıyla bir kısmını kurtarmasının sembolüdür. Bu aktarı, insan yüreğindeki eğilimler çocukluğundan beri kötü olmasına rağmen, Yahvenin yeryüzü üzerine bir daha böyle ağır bir ceza vermeyeceği ifadesi ile biter. Doğanın yasaları ekin ekmek, biçmek, sıcak, soğuk, yaz, kış, gece, gündüz hep Tanrının ahdine sadakatinin işaretleridir (8,20-22).
Soru 118: Tomas incili hakkında ne düşünüyorsunuz? (TR)
Yanıt: Tomas adı altında birden fazla apokrif eser bulunmaktadır; bir tane Tomasın işleri, bir tane Tomasın kıyamet ile ilgili görümü, bir tane Tomasın İsanın çocukluğu öyküsü, daha da ötesinde Tomas İncili. Hristiyan ilahiyatında böylesi eserler apokrif olarak adlandırılır, yani Kutsal Kitapın bütünlüğü içinde yeralmayan; ancak adı ya da kaynağına gore (Eski Ahit ya da Yeni Ahit döneminden şahıs) böyle bir talep ya da iddiada bulunabilecek olan eserlerdir. Yeni Ahitin apokrifleri genel olarak Yunanca, daha sonraları latince ve diğer dillerde olmak üzere, Yeni Ahit (İncil) edebi dilini takip ederler: İnciller (çoğunlukla ancak fragmanlar halinde mevcuttur), Havarilerin İşleri, Mektuplar ve Son Gün ile ilgili görümler. Apokriflere Kilisede asla kanonik (ya da Kutsal Kitapa ait ve dahil olma) bir konum verilmemiştir. Kutsal Kitapta yeralan kitaplarla kıyaslama apokriflerin farklılığını açıkça gösterir: Çok az sayıdaki istisna dışında apokrif eserler tarihsel aktarıdan çok hayal gücüne dayanmaktadır. Taşıdıkları anlam İsanın yaşamı ya da havariler dönemi ile ilgili bilgilerimizi artırmak açısından değil, yalnızca hristiyanlığın daha sonraki dönemleri hakkında bilgi edinmek ve büyük teologlarınkinden farklı bir düzeyde görmek açısından geçerlidir
Thomasın İsanın Çocukluğu Öyküsü
Tomas İncili hakkında soruyu soranın asıl kastetmiş olduğu, Tomasın İsanın Çocukluğu Öyküsü, aşağıda incelenecek olan Kopt Tomas İnciliile hiçbir bağlantısı yoktur. Bu, İsanın çocukluğunu anlatan Çocukluk incilleri içinde başta gelendir. Bu eserin popülaritesi çevirilerin çokluğundan bellidir: Yunanca, Latince, Süryanice, Etiyopyaca, Arapça, Gürcüce ve Eski Slavca. Bunun yanında içerik olarak bundan yararlanmış olan Arapça ve Ermenice İsanın Çocukluğu öyküleri de vardır. Değişik örnekler birbirlerinden oldukça farklıdır ve içeriğin bazen nasıl genişletilmiş, bazen kısaltılmış ve esas olarak değiştirilmiş olduğunu gösterir. Bu eserin içeriği birbiriyle bağlantısız öykülerden oluşmakta ve Luka İncilinden alınmış olan 12 yaşındaki İsanın tapınakta bulunması ile ilgili aktarıyla sona ermektedir. Bazı bölümlerinde İsanın yaşını belirtmesine ve sonunda Lukanın 2,52 ayetini içermesine rağmen İsanın yetişmesini, gelişimini aktarmak gibi bir amaç gütmemektedir. Yazarın amacı çocuk İsayı harika bir çocuk olarak göstermektir. Burada sunulan İsa, gerçek İncillerde gösterilen İsadan farklıdır: Birkaç direk olarak aktarılan iyileştirme mucizesi yeralmasına rağmen diğerleri tamamen folklorik aktarılardır. İsanın Sabbat günü çamurdan güvercin yapma öyküsü zararsızdır, ancak bazı aktarılar Onu öfkeli, küfürcü ve kötü niyetli olarak göstermektedir. Şunu eklemek gerekir ki, kötülüğünden mağdur olanlar sonunda yeniden sağlıklarına ve eksik organlarına kavuşup sevinmektedirler. Efsaneler İsanın 12 yaşındaki ve Ürdün nehrinde vaftize hazırlanan 30 yaşındaki hali arasındaki yıllarla değil de, Luka İncilinde yeralan (Luka 2,41-52) 12 yaşındaki İsanın tapınaktaki öyküsünden daha önceki yıllarla ilgilenmiştir. Çünkü özellikle harika çocuk olarak gösterilmek istenmiştir. Daha sonraları gerçekleştirdiği bütün mucizeler bu öyküde de önceden gerçekleşmiş gösterilmektedir. Ancak bu öyküdeki mucizelerle gerçek İncillerdeki mucizeler arasında büyük bir fark vardır. Bu öyküde, Mesih karakterine uzaktan bile uygun düşmese de yabancı malzeme basitçe İsanın öyküsüne katılmıştır. Eğer çocuk kelimesinin yanında İsa adı bulunmasa, aktarılan çok cesaretli Tanrıçocuğu öykülerinde İsa hakkındaki aktarıyla ilgili olduğunu düşünmek olanaksızdır. Bu öyküde Krişna ve Buda efsaneleri ile her çeşit masallarla çok sayıda paralellikler saymak mümkündür. Yazar inandırıcılığı konusunda en ufak bir kaygı çekmeden, mucizeler ne kadar şaşırtıcı olursa o kadar daha fazla hoşlanmaktadır. Mucizeler yapan çocuk yanında öğreten İsa da daha çocukluğundan itibaren duyurulmalıdır. Luka İncilinde sade ve abartısız şekilde İsanın 12 yaşındayken tapınaktaki öyküsü anlatılırken, bu öykülerde çok abartılı bir şekilde anlatılır. Öyle ki çocuk yalnızca ileri yaşların da bilgeliğine sahip olmanın yanında, derin ve sık sık karanlık bilgece sözlerle bütün insani öğretmenleri altetmektedir. Eser tarz ve ölçü açısından yetersiz olmasına rağmen, Tomasın İsanın Çocukluğu öyküsünü ortaya koyan efsaneleri toparlayan kişinin özellikle çocuğun günlük yaşamından kesitler aktarırken enteresan bir anlatı yeteneğine sahip olduğunu kabul etmek gerekir. (Metnin Almanca çevirisi için bkz.: Wilhelm Schneemelcher, Neutestamentliche Apokryphen, 5. Aufl., Bd. 1. Tübingen: J.C.B. Mohr, 1987, S. 353-361; İngilizce çevirisi: Schneemelcher, Engl. Tr., Bd. 1 (1963), S. 388-401)
Kopt Tomas İncili
Aslı Yunanca olarak yazılmış olan omas İncilinin Kopt dilindeki bir çevirisi 1945-6 yıllarında Yukarı Mısırdaki Nag Hammadide papirüsler arasında bulunmuştur. Şimdi Kahiredeki kopt Müzesinde sergilenmektedir. Yunanca orjinali yaklaşık İ.S. 150 yıllarına tarihlenirken bazı eklentiler de içeren Kopt versiyonu yaklaşık İ.S. 400 yıllarına tarihlenmektedir. Metin başlığında Didymus Judas Thomas tarafından kaleme alındığını belirtmektedir. Şekil açısından kanonik İnciller gibi tarihi sıralamada değildir, bunun yerine İsaya atfedilen bir dizi cümle ve benzetmeler içermektedir. Bazıları, bu Kopt Tomas İncilinin İsanın kanonik İncillerde yeralmayan ve gerçek bir aktarıya dayanan bazı sözlerini içeriyor olabileceği düşüncesindedirler. Ancak içeriği, bu metnin ilk defa tanındığı 1959 yılında hakkında çıkarılan abartılı iddiaları haklı çıkarmamaktadır. Yunanca Oxyrhynchus papirüsü 1, 654 ve 655 numaraları – tamamen aynı olmasa da – Nag Hammadide bulunan Kopt Tomas İncili ile çok benzer olan Yunanca bir metni içermektedir. Metnin gnostik kökenli olduğu bellidir. (Almanca metin ve açıklama: Schneemelcher, I (1959), S. 199-223; İngilizcesi, Schneemelcher I (1963), S. 278-307. Daha yeni Almanca çevirisi ve açıklaması: G. Lüdemann & M. Jannsen, Bibel der Häretiker. Die gnostischen Schriften aus Nag Hammadi. Stuttgart, 1997, S. 129-148).
Soru 119: Madem katoliklerde doğum kontrolü yasak, öyleyse neden nüfusları azalıyor, çocukları olmuyor? (TR)
Yanıt: Burada öncelikle Kilisenin doğum kontrolü konusundaki resmi görüşünü sunmak isteriz. Kilisenin Sosyal Öğretisi El Kitabı (Kompendium der Soziallehre der Kirche: Rom/Freiburg i. Breisgau, 2006) bu konuyu Aile yaşamın kutsallığıdır (Maddeler: 230-237) başlığı altında ele alıyor.
232 Aile, anne-babanın özel bir şekilde Tanrının yaratıcı etkinliğine katıldıkları sorumluluk sahibi annelik ve babalıkla toplumun refah ve saadeti için çok önemli bir katkı sağlamaktadır. Böylesi bir sorumluluğun yükü, bencil bir şekilde kaçınmak için mazeret olarak öne sürülemez, aksine eşlerin kararlarını, cömertçe yaşama açmaları yönünde etkilemelidir. Sağlık, ekonomik ve sosyal şartları gözönünde bulunduran sorumlu ebeveynlik, insanın iyice düşünerek ya çok sayıda çocuk sahibi olmaya karar vermesi, ya da ciddi sebepler ve ahlaki yasaların gözönünde bulundurulmasıyla bir süreliğine ya da ürekli olarak başka çocuk sahibi olmaktan vazgeçmesidir. Eşlerin babalık ve anneliklerini sorumluluk sahibi bir şekilde yönlendirmelerini belirleyen temel sebepler insanın Tanrıya, kendine, ailesine ve topluma karşı görevlerini değerlerin doğru hiyerarşisini gözönünde bulundurarak kabullenmesinden kaynaklanmaktadır.
233 Sorumluluk bilinci içinde çocuk sahibi olma yöntemleri hakkında ise, öncelikle kısırlaştırma ve kürtaj ahlaki açıdan yanlış olarak reddedilmelidir. Özellikle sonuncusu iğrenç bir suçtur ve ağır bir ahlaki yanlışı temsil eder; bir hak olmakla alakası olmayıp, tersine yaşama düşman bir zihniyetin yayılmasına hizmet eden ve toplumda adil ve demokratik bir birlikte yaşamı tehdit eden bir durumdur.
Değişik yöntemleri ile doğum kontrolüne yönelik araçlar da reddedilmelidir. Bu red, insan ve cinsellik konusunda doğru ve kapsamlı bir anlayışa dayanmaktadır ve halkların gerçekten gelişimini korumak konusunda ahlaki bir kuralın ağırlığına sahiptir. Aynı antropolojik sebepler kadının çocuk sahibi olabileceği dönem içerisinde süreli bir sakınma yönteminin kullanılmasını ise geçerli kılar. Doğum kontrol araçlarını reddetmek ve bu konuda doğal yöntemlere başvurmak, eşler arasındaki ilişkileri karşılıklı saygı ve tam bir açıklığa dayandırmak demektir, bu da daha insani bir toplum düzeninin gerçekleşmesinde etkin olur.
Yukarıda açıklanmış olan Kilisenin öğretisinin dünyanın bazı yerlerinde katoliklerin hepsi değil de bir kısmı tarafından takip ediliyor olması da mümkündür. Kilise öğretilerini, çoğunluğun tasvip etmesi ya da takip etmesine göre belirlemez. Çoğunluğu katolik olan ülkelerin nüfusları ile ilgili olarak da, örneğin Latin Amerikaya, Filipinlere ve Afrikaya bakılacak olursa, katolik ülkelerin nüfuslarının genel olarak azaldığından bahsetmek mümkün değildir.
Soru 120: Her 25 senede bir toptan günahları affetmek mantıklı mıdır? O zaman kimse günah işlemekten korkar mı? (TR)
Soru 121: St. Pierre katedrali inşaatında olduğu gibi hala bağış karşılığı günahları affediyor musunuz? (TR)
Her iki soruya Yanıt: Her iki soru da öncelikle çok ağır bir yanılgıya dayanmaktadır: Kilisenin öğretisinde günah ve günahın cezaları arasındaki temel ayrım dikkate alınmamaktadır.
Öncelikle günah, tövbe ve barış konusundaki Kilise öğretisinin temel öğelerini hatırlamakta zarar vardır.Katolik Kilisesi Katekizmi bu konudaki öğretiyi aşağıdaki şekilde kısaca göstermektedir:
1485 Paskalya gecesi Rab İsa havarilerine görünerek, onlara Kutsal Ruhu alın! Kimin günahlarını bağışlarsanız, bağışlanmış olacak; kimin günahlarını bağışlamazsanız, bağışlanmamış kalacaktır dedi (Yu 20, 22-23). 1486 Vaftizden sonra işlenen günahlar itiraf, Tövbe, ya da Barışma sırrı olarak adlandırılan bir sır tarafından bağışlanır. 1487 Günah işleyen, Tanrının şerefini ve sevgisini, Tanrının oğlu olmaya aday kendisinin onurunu ve her Hıristiyanın canlı birer taş olarak oluşturduğu Kilisenin tinsel huzurunu yaralar. 1488 İman bakımından günah kadar ağır bir kötülük yoktur, ayrıca bütün dünya için, Kilise için ve günahkârın kendisi için günahın sonuçlarından daha beteri yoktur. 1489 Günahla Tanrıyı kaybettikten sonra yeniden onunla birlik olabilmek, insanların esenliğinden kaygı duyan bağışlayıcı Tanrının lütfundan doğan bir süreçtir. Bu değerli lütfu kendimiz için olduğu kadar başkaları için de dilemeliyiz. 1490 Pişmanlık ve tövbe olarak adlandırılan Tanrıya dönme hareketi işlenen günahlar için bir acı ve tiksinti duymayı, ve bir daha o günahları işlememeye kararlı olmayı gerektirir. Tövbe geçmişe ve geleceğe dokunur; Tanrının rahmetine olan umutla beslenir. 1491 Tövbe ve İtiraf sırrı günah çıkaranın ortaya koyduğu üç eylemden ve papazın günahlar bağışlamasından oluşur. Günah çıkaranın eylemleri şunlardır: Pişmanlık, itiraf ya da günahların papaza itiraf edilmesi; bunların yaptığı hasarı onarmaya kararlı olmak; bunun için bir şeyler yapmak. 1494 Günah çıkartıcı günah çıkartan kişiye günahın yapmış olduğu hasarı onarması ve inanlının kendine özgü alışkanlıklarına yeniden kavuşması için bazı cezaları yerine getirmesini söyler. 1496 Tövbe ve İtiraf sırrının sonuçları şunlardır: - Tövbekârın Tanrıyla barışarak yeniden nura kavuşması; - Kiliseyle barışma; - Ölümcül günahların neden olduğu ebedi cezadan kurtulma; - Günahın bir sonucu olan dünyevi cezaların en azından bir kısmından kurtulma; - Vicdan rahatlığı ve huzuru, tinsel teselli; - Hıristiyanca mücadelede gereken tinsel güçlerin gelişmesi.
Kilisenin günahları affı konusundaki öğreti ve uygulaması da tövbe sakramenti ile bağlantılıdır. Katolik Yetişkin Katekizmi (Katholische Erwachsenen Katechismus, 1985, Yayınlayan: Almanya Ruhani Meclisi) bu konuda şunları yazıyor:
Af ile suçları halihazırda bağışlanmış olan günahların süreli cezalarından vazgeçilmesi kastedilmektedir. Bu nedenle af için şahsi tövbe ve günahtan imtina kararı, ağr günahlarda tövbe sakramentinin yerine getirilmesi ve tam af için de komünyon alınması önşart durumundadır. Kendilerine yüklenen belli şeyleri yerine getirenlere (özellikle dua, hac kiliselerinin ziyareti), İsa Mesihin ve azizlerin lütuf armağanları ve şefaatleri sebebiyle af bağışlanır. Af konusundaki bu öğreti ve uygulama günümüzde zor anlaşılır durumdadır. Öğretiyi daha derinden kavramak isteyen kişi, bunu tarihsel kökenleri ve geniş kapsamlı bağlamlarında anlamak zorundadır.
Af, genel anlamda Kilisenin başlangıcından beri varolmuştur. Özele inildiği zaman affın elbette uzun bir geçmişi vardır. Kilisenin ilk dönemlerinde özellikle baskı dönemlerinde büyük acılara katlanmış olan imanlıların şefaatleri büyük rol oynamıştır. İlk dönemlerd süreli cezalar yine zaman açısından sınırlı kilise cezaları ile çekildiği için uzun süre örneğin 100 ya da 500 günlük aflardan bahsedilirdi. Günümüzdeki şekli ile af 11. yüzyılda biçimlenmiştir. Otaçağın başlarından beri af belli dindarlık eylemleri ile bağlantılıydı: Haçlı seferine iştirak, kutsal mekanlara hac gezileri, belli dualar ya da hayır işleri. Portiunkula affı, Kutsal Yıl (Jübile) affı ve Tüm Ölüleri Anma Günü affı da bu bağlamda yeralırlar.
Aflar sık sık kilise amaçları için maddi bağışlarla da bağlantılıydı. Bu özellikle ortaçağın sonlarında büyük yanlış anlamalara sebep oldu ki, reformasyonun başlangıcının sebeplerinden biri de buydu. Trient Konsili (1545-1563) bunun üzerine af uygulamasını temelden reforme etti ve yanlış anlamaları ortadan kaldırdı; bununla birlikte affın hristiyan toplumu için yararlı ve bereketli olduğunu belirterek, affı gereksiz sayan ya da Kilisenin af yetkisini reddedenlerin haksız olduğunu ifade etti. Trient Konsili toplantısı affın bağışlanmasında Kilisenin eski ve doğru geleneğine göre ölçülü olunmasını ve özellikle her türlü kazanç hırsından uzak olunmasını talep etti. Af konusunun çğreti açısından derinleştirilmesi ve günümüz koşullarına uygun şekilde yenilenmesi Papa VI. Paul tarafından 1967 yılında Af konusunda yeni düzen hakkındaki havarisel yasa ile gerçekleştirildi. Af uygulamasına temel teşkil eden af öğretisi konusunda daha derin bir anlayışa sahip olmak için şunu açıkça görmek gerekir: Günahın ikili bir sonucu vardır. Günah bir taraftan Tanrıyla birliği ortadan kaldırır ve sonsuz yaşamın kaybına (ebedi günah cezası) yolaçar; diğer taraftan insanın Tanrıyla bağını ve insan yaşamını, insan toplumunun yaşamını yaralar veya zehirler (süreli günah cezası). Her iki ceza da tanrı tarafından dikte ettirilmiş değildir, aksine günahın özünden dolayı ortaya çıkan sonuçlardır. Günah suçunun affedilmesi ve Tanrıyla yeniden birliğin tesisi, ebedi günah cezasının kaldırılmasıyla bağlantılıdır. Ancak günahın süreli sonuçları mevcut kalmaktadır. Hristiyan, acı, sıkıntı ve zorluklara sabırla katlanarak, ölümü bilinçli bir şekilde kabullenerek günahın bu süreli sonuçlarını tanrının elinden kabullenmeli ve merhamet, hayır ve sevgi işleriyle, ve dua ve diğer tövbe ifadeleriyle eski insanı tamamen terkedip yeni insanı giyinmeye gayret etmelidir (bkz. Efeslilere Mektup 4,22-24).
Kilise hristiyana Kilisenin lütuf birliği içinde gidebileceği bir yol daha sunmaktadır. Bu şekilde Tanrının lütfuyla arınıp kutsanan insan yalnız değildir. Mesihin bedeninin bir üyesi durumundadır. Mesihte bütün hristiyanlar büyük bir dayanışmacı topluluğu oluştururlar: Bir üye acı çekerse, bütün üyeler birlikte acı çeker (Korintlilere 1. Mektup 12,26).İsa Mesihin ve Onun lütfu ile azizlerin bizlere kazandırdığı tinsel iyiliklere olan paydaşlık, Kilisenin hazinesi ya da lütuf hazinesi olarak adlandırılır. Affın gerçekleşmesi, Kilisenin kendisine Mesih tarafından çözmek ve bağlamak konusunda verilmiş olan yetki uyarınca her bir imanlı için etkin olması ve bu yetki içinde Mesihin ve azizlerin sağladığı kefaret hazinesini süreli günah cezalarının kaldırılması için bağışlaması ile olmaktadır. Bu sayede Kilise imanlıya yalnızca yardım etmek değil, aynı zamanda onu dindarlık, tövbe ve sevgi eylemlerine teşvik etmek ister. Arınma süreci içinde bulunan vefat etmiş imanlılar da aynı ve tek azizler birliğinin üyeleri oldukları için, şefaat duaları ile kendilerini süreli günah cezalarını çekmeleri sürecinde destekleyebiliriz (S. 372-4).
Burada yeniden Katolik Kilisesi Katekizminden alıntı yapacak olursak:
Azizlerin birliğinde
1474 Günahından arınmaya ve Tanrının nuru ile kutsallaşmaya çalışan bir Hıristiyan tek başına değildir. Tanrı çocuklarının her birinin yaşamı, Mesihte ve Mesihle birlikte, öteki Hıristiyan kardeşlerin yaşamlarıyla birlikte, Mesihin mistik Bedeninin doğaüstü birliğinde, mistik bir kişideymiş gibi şahane bir biçimde birbirine bağlıdır. (Papa VI. Paul) 1475 Azizler birliğinde Hıristiyanlar arasında; cennettekiler, araftakiler ve bu dünyada bulunanlar arasında sürekli bir sevgi bağı ve her türlü iyilik alışverişi mevcuttur. Bu şahane alışverişte, birinin günahının başkalarına yaptığı zarardan çok birinin azizliği başkalarına yarar. Böylece azizler birliğine başvuran, pişmanlık duyan günahkâr en kısa zamanda ve en etkili biçimde günahın cezalarından kurtulur. 1476 Azizler birliğinin bu tinsel iyiliklerine Kilisenin hazinesi diyoruz. Bu, yüzyıllar boyunca biriktirilen maddi zenginlikler gibi iyiliklerin toplamıdır, ama bunlar insanları günahtan kurtarıp onların Babayla birleşmeye erişmesi için insanlık uğruna Rabbimiz Mesih İsa tarafından Babaya sunulan günah ödemeler ve sevaplar kadar sonsuz değeri olan ve bitmeyen zenginliklerdir. Kurtarıcılığının sevapları ve kefareti bolca, Kurtarıcımız Mesihte bulunmaktadır. (Papa VI. Paul)
Burada ifade edilenlerden affın iyi amaçlar için sadaka ya da bağış karşılığı sağlanması gibi bir yanlışın Trient Konsili (1545-1563) aracılığıyla kilise hukuku açısından ortadan kaldırıldığı belli olmaktadır.
Jübile yılı olan 2000 yılındaki affın teolojisi ve uygulaması hakkında ise Papalığın Büyük Jübile Yılı 2000 hakkındaki 29 Kasım 1998 tarihli duyurusu „Incarnationis mysterium (Alman Ruhani Meclisi, Papalık makamının açıklamaları 136) açıklama getirmektedir. Bu metnin bir paragrafı burada yeterli olacaktır:
„Af konusundaki öğreti öncelikle „insanın Tanrıya yüz çevirmiş olmasının ne kadar üzücü ve acı olduğunu (bkz. Yeremya 2,19) gösterir. İmanlılar affa kavuştuklarında günah aracılığıyla kendilerine ve bütün topluluğa verdikleri zararı kendi başlarına ortadan kaldırmaya yetkin olmadıklarını anlarlar; bu şekilde alçakgönüllülüğün hayırlı işlerini yapmaya teşvik edilirler. İmanlıları Mesihle ve kendi aralarında birbirine bağlayam Azizlerin Birliği gerçeği bizlere bunun yanında imanlıların Göklerdeki Babamızla hep daha derinden bir bağ içinde olmaları konusunda – hem yaşayan hem de ölmüş bulunan – diğer imanlılara yardımcı olabileceğini bildirmektedir.
Bu öğreti ifadelerine dayanarak ve Kilisenin analık özelliğini vurgulayarak, layık ve uygun olduğu şekilde hazırlandıkları takdirde, bu duyuruya ekli açıklamalara uygun şekilde bütün imanlıların jübile yılı boyunca aftan yararlanabileceklerini ilan ediyorum.
|