|
Soru 85: Evrim teorisi hakkında ne düşünüyorsunuz? (TR)
Yanıt: 1985 yılında Alman Ruhani Meclisi tarafından yayınlanmış olan Katolik Yetişkinler Katekizmi s. 93 vd. bu konuda şunları söylemektedir:
“Kutsal Kitap’ın yaradılışla ilgili öyküsünün teolojik ifade amacını dünyasal betimlemesinden ayırt ettiğimiz zaman şu sorun ortaya çıkar: Yaratılış ile evrimin ilişkisi. Günümüz doğa bilimcilerinin büyük çoğunluğu tüm maddi varoluşun evrim yolunda insana, evrimin hedefine kadar gitgide daha yüksek oluş ve yaşam formlarına yönelik yolda olduğu hipotezinden yola çıkarlar. Buna göre insani yaşam “henüz” yaklaşık 2 milyon yıldır mevcutken, evren yaklaşık 12 milyar, dünyamız da 5-6 milyar yıl önce varolmuştur, yaklaşık 3 milyar yıl önce ilk canlı varlık ortaya çıkmış olmalıdır.
Bu görüş yaradılış inancıyla nasıl bir ilişki içindedir? Elbette yaratılmamış bir maddeyi ele alarak, tüm canlı varlıkların, hatta bedeni ve ruhuyla insanın da tamamen mekanik gelişim yoluyla bu maddeden ortaya çıktığını ileri süren materyalist gelişim teorisi reddedilmelidir. Evrim teorisi günümüzde bilimadamlarının çoğu tarafından bu dünyevi görüşle anlaşılmamaktadır. Günümüzde yaratılış ve evrimin tamamen farklı soruların yanıtları olduğu ve bu nedenle farklı alanlarda bulundukları görüşü gitgide ağır basmaktadır. Evrim ampirik bir deyimdir ve düzlemsel Nereden sorusu ile varlıkların yer ve zaman açısından birbirlerini takip etmeleri konusuyla ilgilidir. Yaradılış ise teolojik bir deyimdir ve gerçekliğin düşey Neden ve Niçin sorularına yöneliktir. Evrim daima değişim gösteren ve gelişen bir “şeyin” mevcudiyetini önşart olarak alır; yaradılış ise değişim gösterip, kendini geliştirebilecek bir şeyin neden ve nasıl ortaya çıktığını gösterir. Bu iki bakış açısını birleştirebilmek için günümüzde bir çok teolog şunu söylemektedirler: Tanrı varlıkları kendi gelişimlerinde etkin olabilecekleri şekilde yarattı. “Tanrı, varlıkların kendiliğinden etkin olabilmelerini sağlamıştır” (P. Theilhard de Chardin). Burada Tanrı herşeyin gelişimini kendilerine bırakmak için yalnızca başlangıçta etkin olmamıştır. Tanrı bütün varoluşu ve gerçekliği mevcut kılmakta, onu ayakta tutmakta ve oluşlarında da yönlendirmektedir. Bu nedenle Tanrı kendinden etkinliği olanaklı kılıp, yöneten, yönlendiren, herşeyi kapsayan yaratıcı kudrettir. İşte yaratıcı kuvvetlerinde yaratılmış olan varlıklar Yaratıcı Tanrı’nın benzerliğindedir. Yaradılış inancı ve evrim teorisi bu nedenle temel olarak çelişki, çatışma içinde değildirler; her ikisi de tamamen farklı sorulara yanıt vermektedirler; tamamen farklı alanlarda yeralmaktadırlar ve farklı bilgi, anlayış açılarına dahildirler.
Bu gerekli ve önemli ayrımlara rağmen doğal bilimler ve teoloji birbiriyle ilişkisi olmayan iki farklı dünya değildirler. Sözkonusu olan farklı açılardan gözlemlenen tek ve aynı gerçekliktir. Bu nedenle doğal bilimler ve teoloji birbirlerini görmezden gelemezler, aksine karşılıklı bir diyaloga gereksinimleri vardır.
Soru 86: Farklı mezhep mensuplarının evliliği hakkındaki öğreti nedir? Katolikler, Protestanlar ve Ortodokslar aralarında evlenebilirler mi? (TR)
Yanıt: Roma-Katolik Kilisesi’nin kilise yasası 1983 tarihli Codex Iuris Canonici’nin (Kilise Hukuku Kodeksi –CIC) 1124 vd. maddelerinde farklı mezheplere ait hristiyanların arasındaki evlilikleri düzenlemektedir.
Can. 1124- İçlerinden biri katolik kilisesinde vaftiz olmuş, ya da vaftizden sonra katolik kilisesine katılmış ve kiliseden çıkarılmamış ve diğeri de katolik kilisesi ile tam bir birlik içinde olmayan bir kilise ya da cemaat mensubu kişiler arasındaki evlilik yetkili organın açıkça buna izin veren bir kararı olmaksızın yasaktır.
Can. 1125- Böylesi bir izni ancak yerel yetke (yani ilgili episkopos) ancak haklı kılan ve doğru bir sebep mevcutsa verebilir; bu izni ancak aşağıdaki şu şartlar yerine gelmekteyse verebilir: 1. Katolik olan eş imanını yitirmesine yol açabilecek tehditleri ortadan kaldırmaya hazır olduğunu bildirmeli ve çocuklarının katolik kilisesinde vaftiz edilip eğitilmeleri için bütün gücüyle gayret göstereceğine söz vermelidir; 2. Katolik olan eşin vermesi gereken bu sözden diğer eşin de haberdar edilmesi, öyle ki diğer eşin katolik olan eşin verdiği söz ve sorumluluktan gerçekten haberdar olması; 3. her iki eşe de evliliğin amaçları ve özelliklerinin anlatılması, ki evlenecek olanlardan hiçbiri bu amaç ve özellikleri reddedemez.
Can. 1126- Her halükarda gerekli olan bu açıklama ve verilecek sözlerin nasıl ortaya konulması gerektiği ve bunların hem belirgin kılınması hem de katolik olmayan eşin bunlardan nasıl haberdar edilmesi gerektiğini belirlemek Ruhani Meclis’in (Episkoposlar Konferansı) görevidir.
Can. 1127- Par. 1. Karışık evliliklerde evlenme şekli için can. 1108’in düzenlemelerine uyulması gerekir; ancak katolik kişi Doğu ritusuna bağlı katolik olmayan bir kişiyle evlenecekse, evlenme şekli ile ilgili düzenlemeya yalnızca izin verilebilirlik konusunda uyulmalıdır; evliliğin geçerliliği konusunda ise diğer hukuki kurallarında gözönünde bulundurulması kaydıyla ruhani bir makam sahibinin işbirliği gereklidir. Par. 2. Eğer kilise kanununun öngördüğü şeklin uygulanmasında büyük sorunlar varsa, o zaman katolik eşin bağlı bulunduğu yerel yetke, öncelikle evlenmenin gerçekleşeceği yerin episkoposluk makamına danışarak ve evlenme şekli ile ilgili gerekli koşullara karşı olmamak kaydıyla özel durumlarda izin verebilir; bu izinlerin belli bir düzene tabi olmalarını sağlayacak düzenleme ve hükümleri vermek Ruhani Meclis’in görevidir. Par. 3. 1. Paragrafla ilgili kilise hukukuna göre yapılan bir evlenme törenininden önce ya da sonra evlilik birliği kuran ya da yenileyen başka bir dini tören yapılması yasaktır; yine aynı şekilde katolik rahibin ve katolik olmayan din adamının eşleri her biri kendi ritusuna uygun şekilde evlilik kararı ile ilgili soru soracağı dini törenler de yapılamaz.
Can. 1128- Yerel yetkeler ve diğer din hizmetlileri katolik eşin ve karışık evlilikten olan çocukların dini görevlerini yerlerine getirmede gereksindikleri yardımı sağlamakla yükümlüdürler; eşlerin evlilik ve aile yaşamında birliği korumalarına yardım etmelidirler.
Soru 87: İsa diyor ki: „Ben yalnız İsrail halkının kaybolmuş koyunlarına gönderildim“ (Matta 15,24). Burada yahudi soyundan olmayan bütün insanlar reddediyor. Yoksa reddetmiyor mu? (TR)
Yanıt: Öncelikle Matta İncili’nin ilgili bölümünü (15,21-28) tamamen okuyalım:
“İsa oradan ayrılıp Sur ve Sayda bölgesine geçti. O yöreden Kenanlı bir kadın İsa'ya gelip, ‘Ya Rab, ey Davut Oğlu, halime acı! Kızım cine tutsak, çok kötü durumda’ diye feryat etti. İsa kadına hiçbir karşılık vermedi. Öğrencileri yaklaşıp, ‘Sal şunu, gitsin!’ diye rica ettiler, ‘Arkamızdan bağırıp duruyor.’ İsa, ‘Ben yalnız İsrail halkının kaybolmuş koyunlarına gönderildim’ diye cevap verdi. Kadın ise yaklaşıp, ‘Ya Rab, bana yardım et!’ diyerek O'nun önünde yere kapandı. İsa ona, ‘Çocukların ekmeğini alıp köpeklere atmak doğru değildir’ dedi. Kadın, ‚Haklısın, Rab’ dedi, ‘Ama köpekler de efendilerinin sofrasından düşen kırıntıları yer.’ O zaman İsa ona şu karşılığı verdi: ‘Ey kadın, imanın büyük! Dilediğin gibi olsun.’ Ve kadının kızı o saatte iyileşti.”
İncil’deki sahneyi görüyoruz, çok canlı ve spontan. Matta bunu etkileyici dinamiği ile aktarıyor.
İsa zaman zaman Filistin sınırları dışına, putperest yörelere de gidiyordu. Bu defa kutsal toprakların kuzeyine Tyrus ve Sidon’a gitmişti. Ve işte bu yörelerden olan Kenanlı bir kadın İsa’nın ve havarilerinin karşısına çıkıverir. Kadın seslenmeye başlar: “Ya Rab, ey Davut Oğlu, halime acı! Kızım cine tutsak, çok kötü durumda.” Bu büyük sıkıntıdan, bir annenin sevgisinden kaynaklanan bir yardım çağrısıdır. Kadının kızı cine tutsak durumda, perişandır, bu nedenle kadın İsa’dan yardım diler. Kadın, İsa’nın hastalara gösterdiği yakınlık ve sevgisini, hastalarda gerçekleştirdiği mucizeleri duymuş olmalıdır. Bu nedenle büyük bir güven ve inançla dileğini İsa’ya yöneltir.
Ancak bu defa İsa şaşırtıcı bir tutum sergiler: bu dileği duymazdan gelir; evet, kadına tek bir kelime bile yanıt vermez. Böylece karışmak istemedğini, mucizevi kudretini büyük sıkıntı çeken bu kadının hizmetine sunmak istemediğini gösterir.
Havariler İsa’nın birşeyler yapmasını dilerler: “Sal şunu” dediler, “arkamızdan bağırıp duruyor.” Ancak havarilerin konuya karışmasının sebebi kadına duydukları merhametten çok, kadının yüksek sesle yardım istemesinin yarattığı rahatsızlıktır. Çünkü herkes kadının sesini duymakta ve dikkatleri bu küçük yahudi topluluğunun üzerine çekmektedir.
İsa bu noktada neden karışmak istemediğini açıklıyor: Bu, O’nun görev alanı içinde değildir. Şöyle diyor: “Ben yalnız İsrail halkının kaybolmuş koyunlarına gönderildim.” Tanrıoğlu İsa, yeryüzündeki yaşamı boyunca görevinin İsrail halkı ile sınırlı olduğu bilincindedir. Yumuşak huylu ve alçakgönüllü olan İsa kendisine konulmuş bu sınırları çiğnemek, misyonunda öngörülmemiş bir şekilde inisiyatifte bulunmak istememektedir. Bu, Baba Tanrı’ya karşı büyük alçakgönüllük ve itaat ifadesidir. Duyduğu merhamete rağmen bir mucize yaparak olaya karışmak istememektedir.
Ancak kadın umudunu yitirmiyor, tam tersine, İsa’ya yaklaşıyor, önünde yere kapanıp şöyle diyor: “Ya Rab, bana yardım et!” İsa, biraz önce söylediklerine benzer bir yanıt veriyor: “Çocukların ekmeğini alıp köpeklere atmak doğru değildir.” Bu İsa’nın çok sert bir sözüdür: Kenanlı kadın bir köpekle kıyaslanmaktadır.
Kadın, böylesi bir ifade nedeniyle kendini hakarete uğramış hissederek çekilip gidebilir, reddetmesinden sonra İsa’ya tek bir söz yöneltmeden uzaklaşabilirdi. Ancak kendini hakarete uğramış hissetmek yerine dileğinden vazgeçmiyor ve İsa’nın sert sözlerine uygun bir şekilde ısrarla ricasına devam ediyor: “Haklısın, Rab. (İsa’nın sözünü kabul ediyor ve ekliyor:) Ama köpekler de efendilerinin sofrasından düşen kırıntıları yer.” Kadın böylece büyük alçakgönüllülük gösteriyor, bir köpekle kıyaslanmaya razı oluyor. Ancak bu benzetmeyi kullanarak dileğinde sebat etmeyi başarıyor: Köpeklerin çocukların ekmeğinde hakkı yoksa da, efendilerinin sofrasından düşen kırıntılardan karınlarını doyururlar. Kadının kızını kurtarmak için harcadığı bütün çabası gerçekten hayranlık vericidir!
Bunun üzerine İsa kendisine şöyle diyor: “Ey kadın, imanın büyük! Dilediğin gibi olsun.” İsa bu kadının imanına, dileğinde ısrar ve sebatına hayran oluyor. Bu nedenle misyonunun sınırlarını aşmaya razı oluyor. Kadına, “Dilediğin gibi olsun” diyor. Ve o andan itibaren kadının kızı iyileşmiştir.
İsa’nın misyonu Babası tarafından sınırlandırılmış olsa da, bu sınırı aşabileceği düşüncesindedir, çünkü bu kadının imanı belirgin şekilde Göksel Baba’dan esinlenmiştir. Bu nedenle kadına acıyıp merhamet etmek için Baba’nın kendisini yönlendirdiğini hissetmiştir. Bu nedenle İncil’in bu bölümü İsa’nın O’nun kudreti ve çağrısına, müjdesine iman eden herkese açılımını göstermektedir.
Soru 88: İsa incir ağacını neden lanetliyor? Ağacın ne kusuru var? (TR)
Yanıt: Yanıt iki aşamadan oluşmaktadır:
1. Peygamberlerin sembolik davranışlarının anlamı Eski Ahit’in peygamberleri de (örn. Samuel, 1.Samuel 15,27-28; Şilolu Ahiya, 1.Krallar 11,29-39; ya da sahte peygamber Sidkiya, 1.Krallar 22,11-12)vaazları sırasında dinleyicileri daha fazla etkilemek için değil de, bu sembolik davranışların etkinliği nedeniyle böylesi sembolik davranışlarda bulunmuşlardır: Sembolik işaretle bu işaretin betimlediği gerçeklik arasında gerçek bir ilişki kurulur, öyle ki bahsedilen gerçeklik, sembolik işaret gibi geri dönülmez şekilde gerçekleşmiş olur. Bu davranış pratikte Eski Ahit’in bütün büyük peygamberlerinde bulunur: örn. Tanrı tarafından görevlendirilişi yaşamının kaderini belirleyen (Hoşea 1-3) tamamen böylesi sembolik bir davranışla şekillenen Hoşea’da olduğu gibi; daha nadir olarak (örn. Yeşaya 20) ve çocuklarına verdiği sembolik isimlerle Yeşaya’da (Yeşaya 7,3; bkz. 10-21; 8,1-4; 8,18) olduğu gibi. Yeremya da çok sayıda sembolik davranışlarda bulunur ya da ima eder; Hezekiel de sembolik davranışlarda bulunur. Hoşea gibi kendi uğradığı denemeleri sembolik, betimsel olaylar olarak yorumlar. Sembolik davranışlar, İsa tarafından lanetlenen incir ağacında olduğu gibi (Matta 21,18-19; Markos 11,12-14.20-24) Yeni Ahit’te de (İncil) görülmektedir.
2. İncir ağacının İsa tarafından lanetlenmesinin anlatımı Geçmişin peygamberleri gibi İsa da burada incir ağacını verimsiz olan ve bu nedenle cezalandıran İsrail’i temsil eden sembolik bir davranışta bulunuyor. İncir ağacı yeterli su ve biraz gübre olduğu zaman kuru ve taşlık yerde de yetişir, bu nedenle verimsiz bir incir ağacı haklı bir kızgınlık nedenidir. Elbette ki burada sözkonusu olan sanki özgür irade sahibi bir varlıkmış gibi bir ağacı lanetlemek değildir. Sözkonusu olan bu ağaçla belki de yeterince ilgilenmemiş olan insanlar da değildir. Burada asıl sözkonusu olan bütün sambolik davranışlarda olduğu gibi sembolün anlamıdır. Sözkonusu olan İsa’nın dinleyicilerinin arasında gerçek imanın olmamasıdır. Matta İncili’ndeki metin İsa’yı burada cezalandırıcı bir sertlikte göstermektedir.
Markos İncili’nde buna paralel olarak yeralan metin (11,12-14.20-24) bu konunun yazar tarafından nasıl, gördüğü bağlamda, iki aşamalı olarak dahil edildiğini göstermektedir: önce lanetleme, ardından ağacın kuruması – bu imanlı duanın, dileğin etkinliğini göstermek isteyen bir ektir.
Soru 89: Hristiyanlık anlayışına göre “insan” ve “hayat” terimleri ne mana ifade etmektedir? (TR)
Yanıt: Elbetteki çok geniş kapsamlı olan bu çifte soruyu burada yeterince yanıtlamak mümkün değildir. Ancak konunun bazı yönlerine işaret edebiliriz:
1. İnsan Hristiyan imanı insanı ne olarak görür? Hristiyan inancına göre insanın liyakati, onuru nelerden oluşur?
İnsan Tanrı tarafından O’nun benzeyişinde yaratılmıştır, ruh ve bedendir, Tanrı’yla birlik içinde olmaya seçilmiştir. İnsanın derecesi ve değeri bunlarda yatmaktadır. Tanrı tarafından yaratılmıştır: Bazı insanların bununla sorunları vardır, çünkü insan bedeninin hayvanlar dünyasından evrimle geliştiğini söylemektedirler. Ancak yaratılmış olanların Tanrı’nın işini geliştirmeye devam etmeleri neden Tanrı’nın yaratış planına dahil olmasın ki: Bu konuda Tanrı onlara kendisi güç vermektedir. Ancak kilise şunu açıkça söyler: Her insanın ruhu Tanrı tarafından yaratılmıştır. Yaşama dahil olan her bir insana Tanrı şunu söylemektedir: Seni istiyorum! Tanrısal yaratış planına insanın anne ve babası da dahil olurlar; Tanrı’nın sevgisini temsil ederler. Ancak her birimiz Tanrı tarafından yaratılmış bir varlığız. Tüm varoluşumuzu O’na borçluyuz.
Tanrı’nın benzeyişinde: Kutsal Kitap bunu yaratılış öyküsünde açıkça söylüyor. Doğal olarak sorarız: Tanrı’ya benzeyişimiz neredendir? Bedenen dik oluşumuzun da gösterdiği gibi bütün yaratıklardan üstün ve öncelikli oluşumuz, ama en başta ruhumuz, anlayışımız ve irademiz aracılığıyla. Hepsi doğrudur, ama en önemlisi değildir. İnsan, Tanrı’yı duyup O’na yanıt verebilecek olan tek dünyevi yaratıktır. Bizler Tanrı’nın partneriyiz. Bütün yaratılış için yalnızca biz bilerek ve bilinçle Tanrı’ya şükredebilir ve O’nun yüceliğini övebiliriz. İnsan bunu unutabilir ya da geri plana atmaya çalışabilir, ancak içinden çıkarıp atamaz. Daima Tanrı’nın partneri olarak kalır.
İnsanın değeri ve derecesine, cinsiyeti, eğitimi, dini ve ırkını gözetmeksizin hem kendimizde hem de başkalarında saygı göstermeliyiz. Sağlığımıza ve onurumuza dikkat etmeli ve insanın her türlü aşağılanmasına karşı çıkmalıyız. Ancak en başta; sürekli olarak Tanrı’yla yakınlığı aramalıyız.
İnsan soyu için en büyük onur Tanrıoğlu’nun insan olmasıdır. İsa, bizlerden çok daha yüksek bir anlamda Tanrı’nın benzeyişidir. Ancak bizleri de yükseltmek ve Tanrı’yla benzerliğimiz bütünlüğe erdirmek istemektedir. Tanrı’nın çocukları olmalıyız, ebedi Baba’nın oğulları ve kızları. Ve Tanrı bizleri zamanı geldiğinde tamamen, yani bedenimiz ve ruhumuzla kendi yüceliğine almak istemektedir. Vaftizimizden beri bu yaşamı, Tanrı’nın bu yüceliğini içimizde taşımaktayız. Tanrı’nın bizden beklediği yaşama uygun davranmak zorundayız. Tanrı’nın lütfuyla kim olduğumuzu asla gözönünden çıkarmamamız gerekir.
2. Hayat Yaşamın imanlı hristiyanlar için ne anlama geldiği, İsa’nın ölüler arasından dirilişi gizemini incelediğimiz zaman belirginleşir. Paskalya, Mesih İsa’nın dirilişi bayramı, yaşamın bayramıdır. Ne anlamda?
Eski Ahit de Tanrı’yı diri olan, yaşamı yaratan olarak görmektedir. Peygamberler döneminde İsrail halkı böyle umut ediyordu. Tanrı insanların yaşamını ebediyen ölümün eline terketmez. Bu umut başlangıçta pek belirgin olmayan bir şekilde vardı, daha sonraları, sıkıntı ve baskı dönemlerinde canlanıp büyüdür: Tanrı zamanın sonunda ölüleri bile diriltecektir! Bu nedenle İsa’nın dirilişi bu son dönemin başladığı anlamına gelmektedir. Tanrı’nın egemenliği başlamış, yeni yaradılış başlamıştır. Bu nedenle Paskalya gecesi dünyanın yaradılışı hakkındaki metin okunur. Bu ilk yaratılıştır. İsa’nın dirilişi ile de yeni yaratılış başlar. Gözlerimiz geleceğe yönelir: Tanrı daima muzaffer kalacaktır, adalet ve sevgi haksızlık ve nefreti mağlup edecektir. Bizler de dirileceğiz. Bütün dünya yeni yaşama dönüştürülecektir. Herşey canlanacaktır: herhangi birinin gizliden yaptığı iyilik bile.
Paskalya günü Tanrı için yeni bir isim buluruz: Ölüleri dirilten, Yaşamın Tanrısı. Tüm düşüncelerimiz ve duyularımız geleceğe yöneliktir: Mesih dirildi, Tanrı bizleri de O’nunla birlikte ebedi yaşama diriltecek. Son söz mlümün değil, yaşamındır. Tanrı bunu garanti ediyor. Bütün olanaklarımız tükense de Tanrı’ya güvenilebilir. Kim buna inanırsa yaşamı için yeni bir yön bulur. Kendisi için artık şimdi ve burada “yaşamından neye sahip olacağı” değil, Tanrı’nın bizlerle yapacağı şey önemlidir. Tanrı’ya tamamen ve sonuna dek güvenebiliriz!
Elbette ki bunun anlamı hristiyanların dünyaya yabancı olmaları gerektiği değildir. Bilinçli bir şekilde yaşamalı, kendimiz ve başkaları için öne çıkmalı, gayret göstermeliyiz. Ancak insanın dünyanın daha iyi olacağına dair beklentisi olmadan gayret göstermesi ile sonunda herşeyin Tanrı’nın zaferine ulaşacağına emin olarak gayret göstermesi arasında çok büyük bir fark vardır. İsa ile birlikte muzaffer olduğumuz için güvenle iyilikler yapabilir ve acılara katlanabiliriz. Umudu yitirmeden. İşte bu Paskalya imanıdır. (Aktarıldığı eser: Winfried Henze, Glauben ist schön. Harsum, 2001, S. 51-53; 89vd.)
Soru 90: Hz. İsa İncil’de diyor ki, “İnsanoğlu’na karşı bir söz söyleyen, bağışlanacak; ama Kutsal Ruh’a karşı bir söz söyleyen, ne bu çağda, ne de gelecek çağda bağışlanacaktır” (Matta 12,32). Ruh Oğul’dan üstün mü? Hani üçünün de cevheri aynıydı? (TR)
Yanıt: İnsan İsa’nın Tanrılık onuruna karşı yanlış yaparsa, O’nun insan bedeni almasıyla “İnsanoğlu” olarak gözlenmiş olması nedeniyle affedilebilir; ancak insanın affedilmeyeceği şey gözlerini ve yüreğini, İsa’nın yerine getirdiği Kutsal Ruh’un apaçık belli olan işlerine kapatmasıdır. Tanrı’ya düşman güçlerin sürüklemesine uyduğu ve böylece İsa’yı Tanrı’yla karşı karşıya getirme çabası olduğu için, Tanrı’ya yönelik olan tapınmayı reddeder ve esenliğin, kurtuluşun dışında kalır, bkz. İbranilere Mektup 6,4-6; 10,26-31.
Soru 91: Bir kimse neden ve nasıl aziz ilan edilir? (TR)
Yanıt: Kavram Azizlik ilanı, “Mesih’in örneğini layık ve özel bir şekilde izlemiş olan ve kanlarını, canlarını vererek (şehitlik) ya da erdemleri kahraman bir şekilde yerine getirerek (tanıklık) Göklerin Egemenliği için harika ve görkemli bir tanıklık sunmuş olan” Tanrı hizmetkarlarının bütünlüğe erişmiş, başarılı yaşamları hakkında Papa’nın törensel karar açıklamasıdır. Kilise azizlik ilanı ile aziz ilan edilenlerin “erdemleri kahramanca yerine getirdiklerini ve Tanrı’nın lütfuna sadakatle yaşadıklarını” resmen ilan etmekle, aynı zamanda “kutsallık ruhunun kudretinin bu kişilerde mevcut olduğunu kabul etmiş olur. Azizleri kendilerine örnek ve şefaatçi olarak vermekle imanlıların umutlarını da güçlendirir.” Bu resmi kabul ve kabulün sağladığı bilinç azizlere imanlılar topluluğunca saygı gösterilmesini ve imanlılarca onurlandırılmalarını haklı ve doğru kılar.
Azizlik ilanı süreci Papalığın yalnızca belli bir onurlandırma izni, örn. yerel bir kilise, bir tarikat ya da belli bir ülkeyi konu alan Mutlu (mübarek) ilanının ardından, azizlik ilanı azizlerin listesine, “kanona” dahil edilmek anlamına gelir, bu nedenle “kanonizasyon” da denir. Aziz ilan edilecek kişinin imanlılarca büyük saygı gösterilerek onurlandırılmasının dışında, mutlu ilan edilmesinin ardından ayrı bir süreç içerisinde kendisinin şefaati üzerine gerçekleştiği kanıtlanabilecek mucizeler gereklidir. Süreç başarılı olarak sonuçlanmış olsa da azizlik ilanı için hukuki bir talep hakkı yoktur. Mutlu ve azizlik ilanı sürecinin özelliği, yalnızca Papa’nın, sürecin sonucunu değerlendirerek serbestçe verdiği olası bir kararına yönelik inceleme sonucunu oluşturmasıdır; yani Papa bu sonucu kabul ya da red edebilir. Her iki olasılık da şimdiye dek olagelmiştir.
Teolojik anlamı Aynı zamanda kastedilmekte olsa da kilise azizlik ilanı ile öncelikle İsa’yı izlemekte kişisel mükemmellik çabasını öne çıkarmamaktadır ve yine azizlik ilanı yalnızca insanın bireysel esenliğine yönelik teoloji olmaktan çok örnek şekilde izlemeye bir teşvik olarak erdemlere kahramanlık düzeyinde erişme çabasıdır; azizlik ilanı, İkinci Vatikan Konsili tarafından yeryüzündeki kilisenin son dönem karakteri ile göksel kiliseyle birliğinin birleşme noktasında görülen ve ele alınan, kilisenin kendi kendisini tarif ve tanımıdır (Lumen Gentium 48-51). Azizler sadece kahraman ya da erdemli kişiler değildirler, aksine Mesih’in kilisesine esenlik vaatlerinin gerçekleşmesidir. Kilise onlara kefil olmakla kendisini de “bozulamaz, yıkılmaz kutsal” olarak kabul etmektedir. Ve aynı zamanda tarihini de. Kutsallık daima hep aynı şemaya uymak zorunda olan doğa üstü bir oluş görevinin soyut ideali olarak gerçekleşmemekte; daima kendini asla önceden hazırlanmış bir şemaya uydurmayan yeni, açık ve tarihi açıdan tek, eşsiz bir şekle bürünmektedir. Azizlerin büyük çeşitliliği, her birinin farklı mizacı ve yaşam öyküsü bunu doğrulamaktadır. (bkz. W. Schulz, art. “Heiligsprechung”, i.b.e.: Lexikon für Theologie und Kirche, C. 4, Freiburg:Herder, 1995)
Soru 92: Stigmata nedir? (TR)
Yanıt: Kavram Stigma, çoğulu Stigmata, yunanca kökenli bir sözcüktür ve süs, kavim veya mülkiyet işareti olarak hayvanlara, esirlere ya da kölelere uygulanan dünyeni bir yakılmış ya da dövme ile yapılmış bir işareti ifade eder.
İsa’nın katlandığı çile bağlamında stigmata hiçbir fiziki sebebi olmaksızın bedende belirgin olarak (“asıl stigma”) ya da görülmeyen acı duyusu (“görülmez stigma”) şeklinde İsa’nın yara izlerinin insanlarda (ayaklarda, ellerde ve böğründe) ortaya çıkmasıdır. Bu yaralar tedaviye dayanıklıdır, yani iyileşmezler, bir virüsten kaynaklanmazlar yani aseptiktirler, periyodik olarak (çoğu kez Kutsal Hafta – İsa’nın çarmıha gerildiği hafta – ile bağlantılı zaman süreçlerinde) kanarlar.
Tarihi Ortaçağa kadar stigmatizasyon fenomeni kaydedilmemiştir. Stigmatizasyon olarak ilk belli ve kaydedilmiş olay aziz Assisili Fransua’nın (14 Eylül 1224 tarihinde) Toskana’daki Laverna dağında yaşadığı durumdur. Serafları (Eski Ahit’te geçen melekler) görmesinin ardından Fransua’da devamlı olarak çivi izleri ve böğründe yara çıkar. Fransua bunu devamlı gizli tutmasına rağmen, arkadaşı Cremonalı Elias bir mektupla bunu Fransiskenler tarikatına bildirir. Etkisi büyük olur ve sayıma göre günümüze kadar 350 ya da daha fazla olan ve içlerinde Sienalı Katharina (1375), Veronica Giuliani (1697), A. K. Emmerick (1813), Th. Neumann (1926) bulunduğu stigmatizasyon olaylarında kendisini gösterir.
Teolojik yargılama Kilise stigmatizasyon olaylarına ihtiyatlı ve dikkatli bir şekilde yaklaşır. Mucizeler konusunda prensip olarak fenomenin bireysel biyografi ve eğilimler bağlamında incelenmesidir (tıbbi, psikolojik ve teolojik açılardan “ruhların ayıredilmesi anlamında). Sahtekarca stigmatizasyonlar bir kenara bırakıldığında ototelkin ve karizma, doğal ve doğaüstü oluşum arasında bir spektrum kalmaktadır. Stigmatizasyon ile azizlik, kutsallık arasında bir bağ zorunlu değildir, ancak gerçek stigmatizasyon haçın ve İsa Mesih’in katlandığı çilenin anlamı konusunda sıradışı bir belirti, işaret olabilir. Burada geçerli olan, katolik hristiyanlar için genel olarak mucize konusunda genel olarak geçerli olan şeydir: Kilise tarihini inceleyen bir hristiyan, kabul edilmesinde en sıkı kriterler uygulansa da, geçmişte ve günümüzde mucizelerin olduğunu ve olabileceğini kabul eder. (bkz: Andreas-Pazificus Alkofer, art. “Stigma” i.b.e: Lexikon für Theologie und Kirche, c. IX, Freiburg:Herder, 2000).
Soru 93: Hz. İsa neden öğretilerini kendisi yazdırmadı? (TR)
Soru 94: İncillerdeki ayrıntılarda çok sayıda farklılık mevcut. Eğer onlara vahyeden aynı Kutsal Ruh ise, neden detayları herbirine farklı farklı aktarıyor? (TR)
Yanıt: Soruyu soranın öncelikle kitabımızda 1.Bölüm olan: Kutsal Kitap ve Tanrı Sözü kısmını, ardından da özellikle ikinci soruyla ilgili olarak Soru&Yanıtlar 7 sayfamızda 60. soruya verdiğimiz, neden dört İncil olduğu hakkındaki yanıtımızı okumasını öneririz.
İsa’nın mesajını ve öğretisini neden yazdırmadığı hakkındaki soru, klasik islamdan, Kuran’a dayalı (bkz. Bakara 136), Musa, İsa ve Muhammed gibi bazı önde gelen peygamberlere Tanrı tarafından, Musa’ya Tevrat, İsa’ya İncil, Muhammed’e Kuran şeklinde kitaplar verildiği öğretisinden kaynaklanmaktadır. Her bir kitap öncelikle her bir peygamberin yüreğinde ve dilinde sözlü şekilde yeralmış, daha sonra bu inanca dayalı olarak herhangi bir değişiklik olmaksızın bir rulo ya da kodeks şeklinde yazıya aktarılmıştır. Burada iki şey daha kesinlikle iddia edilmiş olur: birincisi bu peygamberlere gerçekten de bir kitabın sözlü şekilde vahyedilmiş olduğu, ikincisi de sözle duyurdukları şeyin, yani Tanrı tarafından kendilerine aktarılmış mesajın, bir harfi bile değiştirilmeden kalıcı ve değiştirilmemiş bir yazılı şekile sokulmuş olduğudur. Bu görüş açısının tarihi açıdan ne kadar güvenilir bir şekilde kanıtlanabileceği konusunu açık bırakıyoruz.
Nasıralı İsa hakkında ise hristiyan olan ve olmayan bütün araştırmacıların vardıkları ortak sonuç, İsa’nın Tanrı’dan, Tanrı’nın yanında halihazırda mevcut olan kutsal bir kitabın – islamda bu İncil olarak bilinir – kendisine vahyedildiğini iddia etmediği, ne de şahsen ya da havarilerinin yardımıyla bu mesajını bir kitap haline getirdiğidir.
İsa’nın müjdesinin „kitap haline dönüşmesi“, daha iyi bir ifadeyle, sonradan „Yeni Ahit“ adıyla Kilise’nin temel kutsal kitabı haline gelen kutsal yazıların oluşumu sürecini, eleştirek araştırmanın konsensi içinde, meşhur katolik teolog Otto Hermann Pesch’in şu şekilde tarif ettiği gibi görmek gerekir: „İsa „Kutsal Kitap’a“, „Yasa’ya ve peygamberlerin kitaplarına“ dayanıyor (bkz. Matta 22,40) ve bu kitabın Tanrı’nın sözü ve isteğini içerdiğini öğretiyor. Ancak İsa’yla, yaşamı, ölümü, dirilişi, sözleri ve etkinlikleriyle Eski Ahit’teki olaylar ve Musa ile diğer peygamberlerin sözleri gibi oluyor. Öncelikle sözlü olarak kendisinden bahsediliyor – tapınışlarda, imanı duyurmalarda, O’nun sözlerini aktarıyorlar. Daha sonraları önce tek tek sonra daha fazla sözlerini yazıya aktarıyorlar, O’nun kim olduğunu ve inananlar için ne anlama geldiğini açıklıyorlar. Tarih, sözler ve yorum sonuçta kabiliyetli yazarlar ve teologların ellerinde topluca sunuşlara dönüşüyorlar ki, bunları aralarında en eski olanın ilk cümlesine uyarak „İnciller“ olarak adlandırıyoruz (bkz. Markos 1,1). Bunun yanına değişik havari, misyoner ve cemaat liderlerinin, en başta da Pavlus’un „çoban (rehber, yol gösterici) mektupları“ geliyor.
„Bu şekilde yeni bir toplukitap, „Yeni Ahit“ oluşmuştur. Nasıl ki İsrail halkı Eski Ahit’in kitaplarından halkın tarihinde Tanrı’nın yakınlığına imanı öğrendiyse, hristiyanlar da Yeni Ahit’ten Tanrı’nın, Oğlu, çarmıha gerilen ve dirilen İsa’da bütün insanlara tam ve ebedi yakınlığını öğrenirler. Bu nedenle Yeni Ahit de Eski Ahit gibi „Kutsal Kitaptır“. O’nda, Eski Ahit’te duyduğumuz gibi Tanrı’nın sözünü duyarız. Eski Ahit’in kitapları, Yeni Ahit ile geçersiz kılınmamıştır. İsrail halkındaki etkinliğine ve İsa Mesih’teki görünüşüne inandığımız aynı Tanrı’dır. Her iki Ahit birlikte, birisi vaadin kitabı, diğeri de vaadin gerçekleşmesinin kitabı olarak, aynı tek Kutsal Kitap’tır – aynı zamanda imanın ve kilisenin kuruluşunun belgesi. Böylece: Kitabı Mukaddes’e inanılabilir mi? sorusunun yanıtı verilmiş durumdadır. Çünkü soru kendi kendini aynıtlamaktadır. Kitabı Mukaddes bzileri inanmaya davet ettiği için inanıyoruz. Kitabı Mukaddes olaksızın hristiyanlar olamazdık, çünkü onsuz inanmazdık. Bu, sevdiğimiz bir insanla ilgili kendi kendimize şöyle sormaya benzer: Bu insanı sevebilir miyim? Eğer onu seviyorsak, onu seviyoruzdur, sevebilip sevemeyeceğimizi sormayız. Kitabı Mukaddes’e karşı imanla da böyledir: Sözleri bizi inanmaya davet eder. Bu nedenle Tanrı’ya inanıyorsak, inanıyoruzdur. Kitabı Mukaddes bizi öylesine ikna etmiştir ki, „inanabilip inanamayacağımızı“ sormayız bile.”
İnsani kitap olarak Kitabı Mukaddes
Elbette ki, Kitabı Mukaddes’te okuduğumuz herşeyin birebir aynı şekilde gerçekleşmiş olup olmadığını bilmek isteriz: özellikle de olayların akışına Tanrı’nın harika bir şekilde karışması hakkında. Sık sık Kitabı Mukaddes’in aktarılarını o dönem ve ortam hakkındaki diğer kaynaklardan edinilen bilgilerle karşılaştıran ve sonunda: Böyle olmuş olamaz, burada tarih ile efsane içiçe geçmiştir, olayın dini anlamı sunuluşunu etkilemiştir…“ gibi sonuçlara varan „Kitabı Mukaddes eleştirisi“, „Eleştirel Kitabı Mukaddes bilimi“ gibi şeylerden duyarız.
„Bu noktada önemli bir şeyi anlamamız gerekir: Kitabı Mukaddes Tanrı’nın sözünü içerir, ancak insani söz içinde. Bu nedenle Kitabı Mukaddes’i ne kadar insani kitap olarak ciddiye alırsak o kadar iyi olur. Ancak bunun anlamı: Yazarları kendi çağlarının çocuklarıydılar – o dönemde çevrelerinde konuşulan dillerde yazmış olmaları da bunu gösterir: İbranice veya Yunanca. Kitaplarını, o zamanlar kitaplar nasıl yazılırsa öyle yazdılar. Örneğin iyi anlatılmış öyülerin o zamanlar bugünkünden daha fazla sevilmesinden dolayı Kitabı Mukaddes’in yazarları söylemek istediklerini daha iyi anlaşılır ve görsel kılmak için kitaplarına öyküler de aldılar ya da bazı öyküleri kendileri düşündüler. Ve elbetteki kitaplarını, yaptıklarını duyurdukları Tanrı’ya imanı tanıtmak, benimsetmek için yazdılar. Bundan dolayı imanlı yorum ile aktarının birlikte gelişimi kimi şaşırtabilir? Kitaplarında, imandan bağımsız olarak evrenin yaratılışı, dünyanın sonu gibi konularda düşünülmüş olan şeylerden bahsedilmesi de şaşırtıcı değildir. Konuların birbiri ardına sıralandığı zamanımızın okul kitabı, ya da bir polis tutanağı yazmadılar, sanki herşeyin bir rapor gibi sıralandığı eser değildirler. Ve kendilerine efsanelere dayalı şeyler yazdıkları söylenseydi, bunun neden bir suçlama olması gerektiğini bilemezlerdi.“
Bu tamamen insani ve tamamen kendi dönemine bağlı Kitabı Mukaddes’in sözü dışında Tanrı Sözü mevcut değildir. Ve Kitabı Mukaddes başka olsaydı, örneğin kendi istediğimiz gibi, o zaman iman bize ulaşamazdı, Kitabı Mukaddes’imiz olmazdı. Bunu anlamak kolaydır. Ve Kitabı Mukaddes’in yazarları, örneğin Kutsal Ruh’un aydınlatmasıyla 20. yüzyılın stilinde kitaplar yazsalardı, o zaman kimse bunları anlayamazdı. Aynı şekilde kimse de bu kitaplardan etkilenmez, kitabın kendisine hitap ettiğini düşünmezdi. Sonuçta kimse ilgilenmez, kimse korumaz, kimse kopyalayarak çoğaltmaz, başka dillere çevirmez ve yaymazdı – biz de günümüzde Kitabı Mukaddes hakkında hiçbir şey bilmezdik. Tanrı’nın sözünün insani olanda mevcut ve korunmuş olmasının haklı sebepleri vardır. Bu nedenle müteşekkir olmalı ve biz, daha sonra ve daha başka yerlerde doğmuş olanların Kitabı Mukaddes’i, yalnızca dilimize çevirmek değil, tamamen anlamak için açıklamak, yorumlamak zorunda olmamızdan dolayı şikayet etmemeliyiz.“ (Kleines katholisches Glaubensbuch. Topos Taschenbuch no. 29; 13. Baskı 1992)
Kutsal yazıların yüzyıllar boyunca her yeni döneme ve durumlara açıklanması ve yorumlanmasında Kilise’ye Kutsal Ruh’un rehberliği, yönlendiriciliği vadedilmiştir. Katolik anlayışına göre Kutsal Ruh öğreti makamı (latince magisterium), yani Petrus’un ardılı, Roma episkoposu ile birlik içindeki episkoposlar birliğinin aracılığıyla iman ve ahlak öğretisi konusunda temel yanlış ve yanılgılardan korur.
Soru 95: Dan Brown’un „DaVinci Şifresi“ adlı kitabını nasıl buluyorsunuz? Sizce bu kitap masonların katolik kilisesine bir saldırısı mı? (TR)
Yanıt: İnternet sayfamızın amacı edebiyat eserlerini tartışmak değildir. Yazarın kendisi ve romanı hakkında yazdıklarını okuduktan ve kitabı biraz inceledikten sonra, Dan Brown’un bilinçli olarak kiliseye saldırdığı ve masonların görüşlerini paylaştığı iddiasını katılmadığımı belirtmek isterim. Romanı herhangi bir tarihi sunma şeklinden çok, bir hayal/kurgu eseri olarak görmek gerekir. Böylece eserin çok çeşitli yorumları için yeni bir ortam doğmuş olur. Eserle ilgili yorumlar hakkında kendi kişisel kararına varmak isteyen herkesin bu faktörleri gözönünde bulundurması gerekir. Şu internet sayfasından daha fazla bilgi edinilebilir: http://www.danbrown.com/novels/davinci_code/faqs.html
|