|
9. Ruhsal ve dünyasal
I. Müslümanlar soruyor
* Hristiyanlık tek yönlü olarak bu dünyada insanın ruhunun kurtuluşu ile ilgilidir. Peki bu dünyadaki – özellikle hem sosyal hem siyasi –yaşam konusunda ne söylemektedir? * Devlet ile dinin birbirinden ayrılması islama yabancıdır, bu batıcı ve hristiyan bir düşüncedir. * Hristiyanlık Tanrı’ya ve krala ait olan şeyler arasında ayrım yapar. O zaman hristiyanlık adına yapılan haçlı seferleri ve sömürgeciliği nasıl anlamak gerek?
II. İslami görüş
Genel olarak
İslam kendini son açınlanan, vahyedilen din olarak görür. Daha önceki bütün dinleri kapsar ve aşar. Yahudilik tek yanlı olarak bu dünya ile, Hristiyanlık da tek yanlı olarak öteki dünya ile ilgilidir. Buna karşın İslamiyet ortayolun mükemmel ve uyumlu dinidir (bkz. Kuran, Maide 3 ve Bakara 143 – din vasat, yaygın olan yoruma göre). İslam, bedenle ve ruhla, sosyal, politik ve dini yaşamla, bu dünyada ve ahirette mutlulukla ilgilidir. Buna karşın hristiyanlık bedeni ruh için feda etmektedir. Yalnızca din ile ilgilenmekte, siyaset ve devleti görmezden gelmektedir. Bu dünyadaki mutluluğa hiç önem vermemekte ve bütün umudunu cennete bağlamaktadır.
Bu tür kanılar müslümanlar arasında az ya da çok yaygındır.46 Hristiyanlığın ondokuzuncu yılda verdiği görüntünün böyle genel bir bakışı güçlendirdiğini kabul etmek gerekir. “Bu gözyaşı vadisinde” “kendi ruhunun kurtuluşu” gibi deyimler; yaygın bir şekilde bedenin, ve özellikle günahkarların alanı gibi gösterilen cinselliğin olumsuz olarak görülüşü; hristiyanlığın kişisel bir din ve siyasetin “kirli” bir şey gibi düşünülmesi vb. kanılar buna tipik örneklerdir.
Birçok müslüman, keşişliği ve iman uğruna sürekli bekarlığı tipik bir hristiyan özelliği ve bütün hristiyanlığı etkileyen bir gariplik olarak görmektedirler. Bunları, “sağlıklı” islami görüş açısından reddettikleri bir çeşit “dünyadan kaçış” (al-firar min al-dünya) olarak görmektedirler.
Ancak müslümanların Hristiyanlık hakkındaki bu görüşlerinin son yıllarda bir parça değişim gösterdiğini belirtmek gerekir. Müslümanlar arada bir hristiyan kiliselerinin barış ve yoksullar, toplumda dışlanmış olanlar için adalet konularındaki çabalarına siyaset ve kamuoyunda çevre yaratma çabalarına duydukları ilgiyi belirtmektedirler. İslami düşünürler, siyasi baskı ve sosyal adaletsizliğe savaş açan Kurtuluş teolojisine ilgi göstermektedirler.
Detaylı olarak
Tanrı’nın birliği Kuran’ın ana mesajıdır. Aynı zamanda İslamiyet Kuran tarafından açıkça sosyal adalet için görevlendirilmiş, Mekke’deki başlangıcından itibaren yoksulların, yetimlerin ve zayıfların yanında yeralıp onların zenginlerce baskı altında tutulmalarına karşı savaşmıştır. Muhammed tarafından kıyamet günü dirilişin ve ilahi mahkemenin duyuruluşu başından beri zenginleri kendilerini düzeltmezlerse onları bekleyen ceza hakkında uyarma amacını gütmüştür. Bütün Mekke sürecini kapsayan bu duyuru, zenginlerin çıkarlarının egemen olduğu bir toplum yapısını hedef almıştır. Bu, o zamanki küçük müslüman cemaatinin Mekke’de baskı ve zulme uğramasına yolaçmıştır.
Medine’ye 62247 yılındaki hicretin üzerinden çok geçmeden peygamberin çevresinde sıkı bir yapıya sahip bir topluluk oluşmuştur. Bu topluluk gitgide güçlenmiş ve kısa zaman sonra Mekke’yi ve bütün Arabistan’ı egemenliği altına katmıştır. Buna uygun şekilde Medine’deki 10 yıllık Kuran vahyi süreci yalnızca ruhsal yaşamla (ibadet, oruç, erdemler ve kötülükler) değil, toplumsal ve sosyal yaşamla da ilgilidir: şahsi, aile ve sosyal yaşamın düzenlenmesi (sözleşmeler, evlilik, miras); siyasi yaşamın düzenlenmesi (savaş ve ganimet paylaşımı için kurallar, önderin görevleri, karşılıklı danışma sorumluluğu); ve sonuçta müslüman olmayanların statüsünü de içeren günlük yaşamla ilgili hukuki kurallar.
Doğal olarak islami gelenek bu tarihi gelişimle ve bununla bağlı Kuran metninin ifadeleriyle şekillendi ve bundan insanın bütün ihtiyaçlarına: bedenin ve ruhun ihtiyaçlarına, kişisel ve sosyal, siyasi ihtiyaçlara yanıt veren kapsamlı bir yaşam düzeni olarak islam teorisini geliştirdi: Al-Islam din ve davla: İslamiyet hem din hem de devlettir. İnsanın hem bu dünyasıyla hem de ahireti ile ilgilidir. “İyi müslüman ahireti unutacak kadar bu dünyayla ilgilenen, ya da bu dünyayı ahirete feda eden değildir. İyi müslüman hem bu dünyayı hem de ahireti doğru yaşamayı bilendir” (Hadis).
İslamiyet ruhsal ve dünyasal (fani) yaşamı birbirinden ayırmayı reddeder, ancak farklılıklarını da kabul eder. Klasik risaleler, değişmez olarak görülen ibadet ile değişken olarak görülen sosyal ilişki (muamelat) işleri arasında ayrım yaparlar. Bir hadis, Muhammed’in kendisine dünyada doğru tutum hakkında soru soran birisine verdiği yanıtı aktarır: “Bu dünyanın işleri hakkında siz benden çok şey biliyorsunuz” (Antum a’lamu bi-amri dunya-kum). Beydavi’nin48 Zuhruf suresi 63. ayete yorumu bu söze şunu ekler: “Peygamberlerin neden dünyevi işleri değil de, yalnızca dini işleri açıklamaya gönderilmelerinin sebebi işte budur.”
İslamiyette sosyal yapıyı sorgulayan ahlaki ve sosyal bir öğretinin kurucunun yaşamı, yani Kuran’ın vahyi döneminde bir devlet dininin kuruluşu hareketi gerçekleşmiştir. İslam’ın hemen bunu izleyen tarihinde halife, yani peygamberin halefi, “yeryüzünde Tanrı’nın gölgesi” ve “müminlerin emiridir” (amir al-muminin). Halife ve temsilcileri öncelikle dinsel değil, dünyasal kudret sahibidir, çünkü islamiyet ne dinsel bir hiyerarşi ne de resmi bir öğreti makamı tanır. Bununla beraber halifeler “iyiyi emretmek ve kötüyü yasaklamak” (al-amr bi-l-maruf va-l-nahy an al-münkar) konusunda dini sorumluluk taşırlar. Louis Massignon’a (1883-1962) göre İslamiyet “eşitlikçi bir laikler teokrasisidir”. Modern islami devletlerin kuruluşundan beri islamiyet din ve devlet (din va davla) olarak, Suriye ve Yemen gibi az sayıdaki istisnaları gözönüne alınmazsa, doğal olarak devlet dini (din al-davla) olmuştur. Buna karşın Arap dünyası dışındaki nüfusunun çoğunluğu müslüman olan bir dizi devlet laik bir yapıdadırlar ve öyle kalmayı istiyor görünümdedirler (Türkiye, Senegal, Mali, Nijer, vb.).
20.yüzyılın başlarından beri bazı müslüman düşünürler bir devlet dininin olumsuz yanlarını ortaya koymuşlardır. Bir yandan böylesi bir siyasi yapıda din, kolaylıkla bir dini ideolojinin aracı haline gelebilecek olan devleti daraltır. Dar anlamda böylesi bir yapıdan sonuçta yalnızca din zarar görmez. Böyle bir durumda din çoğu kez yönetimdeki partinin malzemesi haline gelebilir, örneğin camilerdeki vaazların memurların kontrolünde olması gibi. Bu nedenle islami dünyada bile onyıllardır dinle devletin ayrılmasına, hatta laik bir devlet yapısının oluşturulmasına yönelik çağrılar gitgide güçlenmiştir.49
Bu düşünceler, islam dünyasının her tarafındaki sosyalist ve marksist düşünürleri gözönüne almasak bile, Mısır’da, Suriye’de, Mağrip’te (Kuzey Batı Afrika’daki Tunus, Fas ve Cezayir için kullanılan bir sözcük) ve Pakistan’da yankı bulmuştur. Öte yandan konservatif çevreler şiddetle bunlara karşı çıkmaktadırlar.50 Laik devlet düşüncesini “batıcı ve hristiyan sapkınlığı” olarak tanımlamakta ve modern islami devletleri Kuran’a sadakatsizlikle suçlayacak kadar ileri gitmektedirler. Çok sayıda müslüman bu iki eğilim, din ile devletin tamamen entegrasyonu ya da tamamen ayrılması arasında kararsızdırlar. Bir taraftan okullarda din eğitimini sağladığı ve azalan ibadet alışkanlığı tehlikesine karşı etkisi nedeniyle avantajlarını kabul etmektedirler. Öte yandan ise devlet dininin gerçek, şahsi sorumlulukla ve özgür iradeyle seçilmiş bir iman özelliğini teşvik etmediğini görmektedirler.
III. Hristiyan görüşü
1. Hristiyan antropolojisi
Ne Eski ne de Yeni Ahit bedenin ve ruhun ayrı tutulması ya da bedenin değersiz görülmesiyle ilgili bir şey içermezler. Kitabı Mukaddes’e göre insan, yaşam ve ruhla donatılmış bir bedendir. Eski Tevrat betimlemelerine göre hepsi birden ölürler ya da ölüler ülkesine giderler (bir anlamda araf). Dirilişle ilgili ifadelerin Eski Ahit’te yeralmaları belli bir zaman sonra başlar (Eski Ahit, Daniel 12,2-3). Eski Ahit’in son bölümlerinde, özellikle bilgelik kitapları “doğruların dirilişinden” bahseder. Yeni Ahit’te ise İsa’nın dirilişi ve imanlıların O’nda dirilişi imanın çekirdeği durumundadır. İnsanlar bedensel bir şekilde dirileceklerdir.
Beden, “ruhsal beden” olarak tamama erişte yeralacaktır (bkz. İncil, Korintlilere 1.Mektup 15,44). Pavlus, “doğal benliğin (etin)” Tanrı’nın egemenliğini miras alamayacağını” (İncil, Korintlilere 1.Mektup 15,50) ve imanlıların “doğal benliğe” göre yaşamamaları gerektiğini (bkz. İncil, Romalılara Mektup 8,4-9) söylediği zaman bu asla bedenin veya insanın bedensel boyutunun hakir görülmesi anlamında değildir. “Doğal benlik (et)” (Yunancada sarx) – “beden” den (Yunancada soma) farklı olarak – daha çok insanın günahkar ve Tanrı’ya karşı itaatsiz halini vurgular. Bu nedenle, insanın kendisini “bedenin arzularının” değil, Tanrı’nın Ruhu’nun rehberliğine bırakması gerekir (bkz. İncil, Galatyalılara Mektup 5,13-26). Tanrı’nın Ruhunun aracılığıyla insan bedeni bastırılmış olmaz, aksine gerçekten diri, canlı kılınır (bkz. İncil, Romalılara Mektup 8,11).
Platon (İ.Ö. 427-347) ve Plotin’in (İ.S. 205-270) Yunan felsefesinin ilk çağ hristiyan düşüncesine etkisiyle insan ruhunun insan bedeninden ayrımlanarak vurgulanması gerçekleşir.51 Bu, özellikle gnostiklerde bedene, dünyaya ve tarihe düşman bir tavrı doğurur ki, bunun hristiyanlıkta da etkisi olmuştur. Ancak kilise gnostik düşünceyi reddetmiştir. Yalnızca ruhun kemale (mükemmelliğe) ermeyeceği, bedenin de dirileceği inancı, tek yanlı bir ruhsallığı reddeder. İnsan, Tanrı tarafından beden-ruh birliği olarak yaratılmıştır. İnsan bütün boyutlarıyla (örneğin cinsellik açısından da) günah ve ölümün gücünden kurtarılmalı ve Tanrı çocuklarının özgürlük ve yüceliğine eriştirilmelidir (bkz. İncil, Romalılara Mektup 8,21).
2. Din ve Devlet. İman ve Siyaset
Tarihi açıdan bakıldığında Hristiyanlık ve İslamiyet benzer şekillerde gelişim göstermişlerdir. Başlangıçlarında ikisi de sosyal içeriğe de sahip, adaletsiz siyasi ve sosyal yapıyı sorgulayan ruhsal bir mesajı duyurdular. Özellikle dini mesajın başarısı her ikisine de; hristiyanlığa da, islamiyete de toplumda devlet dini olmaya gidecek kadar üstün bir konum kazandırdı.
Hristiyanlık tarihinin ilk defa dördüncü yüzyılında, Sezarlar Konstantin (hükümdarlığı 306-337) ve I. Thedosyus (hükümdarlığı 379-395) döneminde devlet dini haline geldi. Ancak Yeni Ahit’in hiçbir yerinde bir “hristiyan devleti” için dayanak teşkil edecek bir ifade yoktur. İsa ne bir devlet, ne de diğer siyasi topluluklara rekabet edecek bir hristiyan topluluğu kurmadı. Hristiyan, devletin yöneten kesimi putperest bile olsa, diğer vatandaşlarla birlikte aynı hak ve ödevlere sahip bir vatandaştır.52
Bu sorunlar hakkında İsa’nın ve Yeni Ahit’in görüşü ikili bir red şeklinde özetlenebilir:
- Dünyasal şöhret ve kudret, Tanrı’nın Egemenliği uğruna reddedilmiştir. “Benim krallığım bu dünyadan değildir” (İncil, Yuhanna 18,36); “Sezar’ın hakkını Sezar’a, Tanrı’nın hakkını da Tanrı’ya verin!” (İncil, Matta 22,21; bkz. Matta 17,27), ki bunların anlamı: Yetkileri Tanrı verdiği için, dünyasal yöneticilerin hak ve yetkilerine saygı gösterilmesi. İnsanlar O’nu kral yapmak istedikçe İsa bundan kaçındı (İncil, Yuhanna 6,15; 12,12-36; İsa’nın Kudüs’e girdiği Pazar günü). İsa’nın ölümünün nedenlerinden biri de, halkın O’nun dünyasal kudreti reddetmesinden duyduğu hayal kırıklığıydı, çünkü halk muzaffer bir mesih bekliyordu. Dünyasal kudretine sevinen bu kudreti isteyen “muzaffer” bir hristiyanlık, İncil’e aykırı düşer. Hristiyanlık “haçın dinidir” ve amaçladığı ya da amaçlamak zorunda olduğu tek başarı, insanların yüreklerinin tek Tanrı’ya yönelmesidir.
- Hristiyanlık, siyasi ve sosyal alandaki her türlü haksızlığı reddeder. İsa’nın yaşamı, insan haklarını, özellikle yoksulların haklarını çiğneyen her türlü dini ya da siyasi egemenliğe karşı sürekli ve bazen de açıkça ortada olan mücadeleyle doludur. Bu da ölümünün nedenlerinden bir diğeriydi. Özellikle yoksullara vadedilmiş olan Tanrı’nın egemenliği hakkındaki müjdenin, Sezar’ın (yani dünyasal yöneticilerin) isteklerinden daha önemli tutulması gerekir.53 Tanrı’ya olan sevgiyi, insan kardeşlerine olan sevgiden ayırmak olanaksızdır; çünkü insanlara karşı sevgi, Tanrı’ya olan sevginin bir kanıtıdır. En uç durumda bu, canını başkalarının uğruna feda edebilmek anlamına gelir (İncil, Yuhanna 15,13; Matta 25,40; Yuhanna’nın 1.Mektubu 3,16; 4,20). Karşıtlık, hristiyanın, kardeşleri uğruna kendini feda etmesine kadar, her türlü haksızlığa karşı çıkılmasına kadar gidebilir. Bu anlamda siyasi etkinlik, hristiyanın yaşam görevinin entegre bir parçası durumundadır.
Sezarlar Konstantin ve I.Theodosyus’un zamanından itibaren hristiyanlık yüzyıllar boyu devlet dini oldu. Bu statüyü, biraz zayıflatılmış şekilde bazı ülkelerde günümüze kadar korudu. Bunun yanında Roma İmparatorluğu’nun yıkılış dönemindeki güçsüzlük ve siyasi boşluk Papalığı dünyasal gücü eline almaya yönlendirdi. Kilisedevlet’in kökeni işte budur. Ardından hemen hemen bütün vatandaşlar hristiyan olduğunda, iki kılıç teorisi ortaya çıktı, yani ruhsal ve dünyasal kılıçlar öğretisi, her ikisi de, kendisini kralları ve sezarları atamak için görevli sayan Papa’nın elinde birleşmiş olarak. Her iki gücün tek bir kurumda ve tek bir kişide birleşmesi zamanla kilisenin bazı girişimlere ambargo koyduğu ya da kendisinin başlattığı ve yönettiği, yanlış ve İncil’in ruhuna aykırı olan bazı girişimlere yolaçtı: Haçlı seferleri, emperyalist ve sömürgecilik girişimleri, Engizisyon ve “Dünyasal kol”.54
İkinci Vatikan Konsili, İncil’in ruhuna dönüşte belirleyici bir adımı gerçekleştirdi.55 Kilisenin (yani dinin) devletten bağımsızlığını, devletin de kiliseden (yani dinden) bağımsızlığını talep etti; ve bunun yanında her ikisini de ilgilendiren sorunların çözümünde birlikte çalışmaya çağırdı. Aynı zamanda, İncil’in idealleri kapsamında dini toplulukların toplumda nüfuz haklarını da vurguladı.56 Protestan kilisesi için de 1934 tarihli Barmer Teoloji Bildirgesi önemli hale geldi.
3. Bu dünyada ve ahirette yaşam
İsa Mesih’in dirilişi, son zamanı başlatmıştır. Sonsuz yaşam şimdiden başlamış durumdadır: “Diriliş ve yaşam ben’im” (İncil, Yuhanna 11,25; bkz. 5,24; Yuhanna’nın 1.Mektubu 3,14; Romalılara Mektup 6,5). “Sonsuz yaşam, tek gerçek Tanrı olan seni ve gönderdiğin İsa Mesih’i tanımalarıdır” (İncil, Yuhanna 17,3; bkz. 3,15-16; 5,24; 6,40.47). Sonsuz yaşam başlamış, ama daha tamama ermemiş durumdadır. Hristiyan “şimdiden” ile “daha değil” arasındaki gerilimde yaşamaktadır. Çünkü kemale ermiş olan kurtuluş İsa’nın dirilişi ve hristiyan imanında daha tamamlanmış değildir. Dünya, Kutsal Ruh’un gücüyle, Tanrı’nın isteğine en yakın hale gelmesi amacıyla daha değiştirilmek zorundadır.
Yaradılışın Tanrı’nın Ruhunda tamama erişi, dünyanın, zamanın ve tarihin sonunu belirleyecek olan Mesih’in geri gelişi ile tamamlanacaktır. Yeni bir dünya doğmayacak, ancak içinde yaşadığımız dünya aynı insanlarla, devamlı yenilenip dönüşüme uğrayacak, yeniden şekillenmiş ve mükemmelliğe ermiş olacaktır. Bu umut kesinlikle ütopya değildir, çünkü İsa Mesih’te, O’nun mesajında, yaşamını feda edişinde ve dirilişinde temellenmiştir. Bununla birlikte umut gerçekçi kalır, öyle ki hristiyan, insanın ve dünyanın iyileşmesinin Mesih’in geri gelişine kadar tamamlanmamış olacağını bilir.57
Hristiyan imanı, İncil’in mesajının bütün dünyaya erişmesi ve gerçek amacına ulaşmasına katkıda bulunmak için dünyaya tam anlamı ile hizmet etmeyi talep eder. İncil insanların daha iyi şartlara kavuşması için etkin olmayı da talep eder. Bu değişik şekillerde olabilir: bir siyasi partide etkinlik, belli bir yer ve zamanda İncil’in değerlerini başkalarıyla – hristiyan olmayanlar ya da ateistlerle de - birlikte pratiğe geçirmek için en uygun araç olabilir; ya da bir sendikada etkinlik, ya da herhangi bir şekilde sosyal hizmet. Ruhsal bir dinsellik de insan yaşamının tamama ermesi için zorunludur. Ancak İncil asla bir siyasi programla benzeştirilemez. Bu nedenle Hristiyanın etkinliği, dönemin yapısının otonomisine gerekli saygıyı; kendine ve kiliseye karşı gerekli özeleştiriyi içerecek şekilde her türlü siyasi ve sosyal sisteme karşı eleştirel ve gözlemci bir tavrı içerir.58
IV. Hristiyanlar yanıtlıyor
1. Beden ve Ruh
İnsan varlığının bütünlüğünü ve birliğini vurgulamak gerekir. İnsan, Tanrı’nın benzeyişinde yaratılmış olarak, bedeni ve ruhu ile bir bütündür. Bundan dolayı bedene ve bununla birlikte cinselliğe de saygı ve özen göstermek gerekir.
2. Din ve Devlet
İncil’in Hristiyanlığın tarihinde kötüye kullanıldığı ve ihanete uğradığı dönemler olduğunu kabul etmek, ancak tarihi yapıyı da gözönüne getirmek gerekir. Bunun yanında hristiyanlar ve müslümanların tek tek ve birlikte kendi tarihlerini eleştirel bir şekilde gözden geçirmeleri gerekir. Ortak hristiyan-müslüman tarihinin hem müslümanlarca hem de hristiyanlarca bilinçli bir şekilde eleştirilmesini teşvik etmek gerekir.59 Burada geçerli olan yalnızca geçmişe bakmak değil, geleceğe yönelik olmak ve dinsel özgürlükle karşılıklı saygıyı teşvik eden siyasi bir sistem için ortak adımlar atmaktır.60
3. Bu dünya ve Ahiret
Ölümden sonra yaşama olan inanç, bu dünyanın sorunlarından kaçışa ya da kayıtsız kalmaya yöneltemez. Tam tersine iman insan kardeşlerimize, özellikle yoksullar ve mağdurlara hizmet etmek için teşvik etmelidir. İman hem umudumuzu ve daha iyi bir dünya için çalışma isteğimizi güçlendirmelidir; hem de insani projeleri asla Tanrı’nın egemenliği ile eş tutup karıştırmamamıza yardım etmelidir. Zamanın sonu aynı şekilde Son Yargı anlamına da gelmektedir. Gerçek ve tam adalet işte o zaman yerini bulacaktır. Son Yargı’da insanlar yaptıkları şeylere ve özellikle yoksullar ve mazlumlara karşı nasıl davrandıklarına göre yargılanacaklardır. Bu noktada Kitabı Mukaddes ve Kuran uyum içindedir. “Tanrı’nın hakkına” (hukuk Allah) olan saygı, insan hakkına (hukuk al-insan) olan saygı ile başlar. Kitabı Mukaddes’teki Tanrı’ya karşı sevgi emri, insanlara sevgiyi ve insanların haklarına karşı saygıyı da içerir.61
|