|
4. Muhammed – Peygamber: Hristiyanlar içinde mi?
I. Müslümanlar soruyor
İslamiyet bütün peygamberleri tanır. Dereceleri konusunda ayrım yapmakta, ancak mesajlarının gerçekliği konusunda ayrım yapmamaktadır. İsa, peygamberlerden biridir (Kuran, Bakara 136.285; Al-i İmran 84).
* Siz hristiyanlar da biz müslümanlar gibi Muhammed dahil olmak üzere bütün peygamberleri kabul ediyor musunuz?
II. İslami görüş
Genel olarak
Kuran, tarih boyunca birbiri arkasından Tanrı tarafından gönderilen bir çok peygamberden bahseder. İsa da onların en büyüklerinden biridir (Kuran, Bakara 136.253; vb). Ancak peygamberler zinciri sonuna ve tamamlanışına “peygamberlerin mührü, sonuncusu” Muhammed’de erişir (Kuran, Ahzab 40). Sonuç olarak islam inancı Kuran’ın vahyinde bütün dinsel sorulardaki gerçeğin ölçütünü görür.
Hristiyanların Muhammed’in peygamberliğini reddetmeleri müslümanları yaralar. Bunun ötesinde müslümanlar, hristiyanların, Tanrı’nın bütün insanlık için Kuran’ın aktarıcısı olarak seçtiği Muhammed’in peygamberliğini tanımamakla islamiyeti, yani genel anlamda müslümanların diri dinsel pratiklerini ve aynı zamanda şimdi ve burada mevcut islami toplum ortaklarının dinsel, ruhsal ve mistik değerlerini tanımadıklarını hissederler. Bunun yanında bu reddi, en küçük yaşlarından itibaren yüceltmeyi ve sevmeyi öğrendikleri kişiye hakaret olarak görmektedirler. Bu duygu, konuşulan kişi – az da olsa – hristiyan edebiyatı ve teolojisinde uzun bir geçmişi olan Muhammed hakkındaki olumsuz yargıları bildiği oranda daha da güçlenir. Muhammed arasıra yalancı ve yoldan çıkarıcı olarak da adlandırılmıştır.
Detaylı olarak
Kuran başlangıçtan beri, Tanrı’nın daha önceki peygamberlere yüklediği, ancak şimdi Kuran’da “apaçık bir arapçayla” duyurulan aynı tek Tanrıcı mesajı duyurduğunu iddia eder. Kuran’da 25’ten fazla peygamber ismen anılır, ki bunların çoğu bize Kitabı Mukaddes’in aktarısından tanıdıktır. Adem’den sonra bunlar Hanok (İdris), Nuh (Nuh), İbrahim (İbrahim), İshak (İshak), İsmail (İsmail), Lut (Lut), Yakup (Yakup), Yusuf (Yusuf), Yitro (Şuayb), Musa (Musa), Harun (Harun), Davut (Davud), Süleyman (Süleyman), İlyas (İlyas), Elişa (Elyesa), Yeşaya (Zü’l-Kifl), Yunus (Yunus), Eyüp (Eyyub), Zekeriya (Zekeriyya) ve daha yüksek bir derecede sayılan onun oğlu Vaftizci Yahya (Yahya), Meryem (Meryem) ve oğlu İsa (İsa) dır. Kitabı Mukaddes’te bu şahıslar İlyas, Elişa, Yeşaya ve Yunus, bazen de Musa normalde peygamberler sayılmazlar. Buna karşın Kitabı Mukaddes’in Yeşaya dışındaki dört ‘büyük’ peygamberi ve Yunus dışındaki oniki ‘küçük’ peygamberi Kuran’da anılmazlar, Yunus da sadece kendisini yutan büyük balıkla ilgili ilginç öyküde anılır. Kitabı Mukaddes, Ad kavminin peygamberi Samud ve Samud kavminin peygamberi Salih’i, ve eğer Midyan’daki kahin Yitro ile aynı şahıs değilse Medyenli peygamber Şuayb’i tanımaz.
Kuran’da adı geçenlerden üç peygamber özel olarak işlenir. Bazen Kitabı Mukaddes’in metinlerine benzeyen, bazen de çok farklı olarak Kuran’da aktarılan öykülerde bu peygamberler merkezi şahıslardır.
İbrahim, iman itaati içinde oğlunu – İshak ya da İsmail olduğu açık kalmaktadır – kurban etmeye hazırdır. Tanrı tarafından gönderilen meleği selamlar ve konuk eder. Tek Tanrıcı inancın öne çıkan örneğidir. Mekkelilerin tapınışlarını çok Tanrıcılıktan arındırır ve oğlu İsmail’le birlikte Kabe’nin temelini atar5. Böylece bütün diğer peygamberlerden daha fazla haccın (müslümanlara Kuran’da buyurulan ibadet yolculuğu) dua ve ruhunu biçimlendirir.
Nil’in sularından kurtarılarak Firavun’un sarayında yetişen Musa, daha sonra kardeşi Harun’un yardımıyla halkının Mısır’ı terkedebilmesi için izni alır. Kızıldeniz’i ayakları dahi ıslanmadan geçtikten sonra Sina Dağı’nda Tanrı’nın kendisiyle konuştuğu (kelim Allah), kendisine Tevrat’ı (yani Musa’nın beş kitabı) verdiği kişi olacaktır. İsa, mucizevi bir şekilde Bakire Meryem’den (çölde, bir hurma ağacının yakınında) doğdu, Tanrı’dan İncil’i (tek bir kitap olarak) aldı, İsrailoğullarına Tek Tanrıcılığı vazetti, birçok mucizeler (örn. Çamurdan yaptığı bir kuşun cana gelmesi, gizli düşüncelerin açığa çıkarılması, körlerin ve cüzamlıların iyileştirilmesi, ölülerin yeniden yaşama döndürülmesi vb.) yaptı. İsa, yahudilerin düşmanlığıyla karşı karşıya kaldı. Bunlar, onu çarmıha gerdiklerini de iddia ettiler. Ancak bu bir yanılgıdır, çünkü yahudiler amaçlarını gerçekleştiremeden Tanrı İsa’yı kendi katına yükseltmiştir. İsa yaşamaktadır ve zamanın sonunda Yargı Günü’nün (Kıyamet) habercisi ve hazırlayıcısı olarak, İslamiyetin gerçek din olduğunu duyurmaya gelecektir. Yaşamı sırasında son peygamberin geleceğini de önceden bildirmişti. Bu peygamber Ahmed (=Muhammed) adını taşıyacaktı (Kuran, Saf 6). İsa, “Tanrı’dan bir söz” ve “Tanrı’dan bir ruhtur”, ancak ne Tanrıoğlu’dur ne de Tanrı’nın kendisidir.
Bütün peygamberlerin en büyüğü ise “peygamberlerin mührü, sonuncusu” olan Muhammed’dir. İsa’dan sonra 570 yılında Mekke’de doğmuştur. Başarılı bir tüccar olarak kırk yaşındayken, kendisini peygamber olarak ortaya çıkıp tek Tanrı’nın isteğini yeniden duyurmaya zorlayan vahiyler aldı. Sözleri – cennetteki altın levhaların direk vahyi olarak – Kuran’da biraraya getirildi. Muhammed, 622 yılında Yatrib’e (sonradan Medine olarak anılır oldu) hicret6 ederek Mekkelilerin düşmanlığından korundu. Orada yalnızca dini değil hem de siyasi önder oldu, bütün müslümanları kabile sınırlarını aşarak tek Tanrı’ya olan inançlarında tek bir cemaat (ümmet) kıldı ve bazı aksiliklere rağmen nüfuz bölgesini sürekli genişletti. Kendisini dışlanmaları değil, yalnızca yenilenmeleri olarak gördüğü yahudi ve hristiyanları mesajı için kazanma umudu gerçekleşmedi. Onlarla bozuşma gerçekleşti. Bu şekilde önce Kudüs’e yönelik kıbleyi değiştirdi. Kabe yönelim merkezi oldu, 630 yılında oradaki putlar, resimler ve tapınış sembollerini ortadan kaldırdı, 632 yılında o zamandan beri her yıl gerçekleşen müslümanların Kabe’ye ilk hac ziyaretini yönetti. Muhammed 632 yılında öldü. Kuran yanında onun yaşamı ve davranışları da müslümanlar için örnek teşkil eder. Karısı Hatice’nin ölümünden sonra birçok kadınla aynı anda evliydi. Aktarıya göre okuryazar değildir. Bu tanımlama büyük bir ihtimalle Muhammed’in öğretisini tamamen vahye borçlu olduğunun ve kendisinin bu öğretiye hiçbir katkısı olmadığının altını çizmek içindir.
Kuran’daki peygamberler hakkındaki bütün aktarıların aynı şemayı izlemesi ilginçtir:
- Her halktan bir peygamber Tanrı tarafından seçilir. - Peygamber halkın dilini konuşur. - Aynı öğretiyi (yalnızca tek bir Tanrı vardır) vazeder. - Halkının düşmanlığına, hatta ölüm tehlikesine maruz kalır. - Ancak Tanrı elçisini kurtarır, imansız halkı cezalandırır.
Bu şema, Muhammed’in peygamberlik deneyimi ile de tamamen aynıdır. Muhammed’in peygamber olarak yaşadıkları, peygamberlik makamındaki seleflerine aktarılmış gibi görünmektedir. Bu, Kuran’daki haliyle İsa’nın neden tek Tanrıcılıktan başka bir şey vazetmemiş olduğunu açıklar. Sonucunda Kuran’daki İsa doğal olarak başkalarının onun ağzından söyledikleri: (annesi Meryem gibi) onun da Allah’ın yanında Tanrı oldukları iddiasını açıkça reddeder (Kuran, Maide 116-117).
Muhammed, Hicret’ten sonra Medine’de yerel yahudi kabilelerinin – ve çok daha az oranda da olsa – hristiyanların düşmanlığıyla karşılaşır. Buna rağmen, ifadeler daha farklı olsa da mesajı Kitabı Mukaddes’in aktarısı ile ilişkilidir. Bu yüzden Muhammed kendini İbrahim’in tek ve gerçek halefi olarak görür ve yahudilerle hristiyanların İbrahimin izinde oldukları iddialarını reddeder. İbrahim “ne yahudi ne de hristiyandır”. İbrahim, Muhammed’in şimdi yeniden geçerli kıldığı, tek Tanrıcılığın örnek temsilcisidir (bkz. Kuran, Bakara 135.140). Daha ötesinde Muhammed kendini, kendisinde “peygamberlerin sonuncusu” olarak zirvesini ve tamama erişini bulan (Kuran, Ahzab 40) gerçek bir peygamberlik geleneğinin mirasçısı olarak görmektedir. Mesajı, Kuran, sonuç olarak önceki bütün kutsal kitapların ölçülmesi gereken ölçüt durumundadır: Tevrat, Zebur, İncil. Kuran’ın öğretisine göre bu kitaplar daha başta – yoruma göre – yanlış anlaşılmış, değiştirilmiş, tahrif edilmiştir ve artık asıl gerçek hallerinde değildirler. Sonuç olarak da İslamiyet şimdi tek bozulmamış, gerçek dindir.
III. Hristiyan görüşü
Peygamberlik karizması, Eski ve Yeni Ahit’in Kitabı Mukaddes geleneğinde önemli bir öğedir7. Bu gelenek zirvesine insan olan Tanrı Sözü ve en üstün peygamber Mesih’te erişir. İsa Mesih, “imanın kaynağı ve tamamlayıcısıdır” (İncil, İbranilere Mektup 12,2). Karizma, sadece öğreti makamının uygulanışında değil, Kutsal Ruh’ça yönlendirilen Tanrıhalkı’nın bütünlüğünde de peygambersel kalan Kilise’de sürmektedir.
Peygamberlik ruhu görünen kilisenin sınırlarının dışında da etken olabilir. Bu, Eski Ahit’teki “kutsal erkekler ve kadınlarda” (Melkisedek, Eyüp, Saba kraliçesi ...) olmuştu; 2. yüzyılın şehidi Yustinus’da bir sıra filozof ve putperest falcılarda “[Tanrı] Sözünün tohumunun” (logoi spermatikoi – 2. Apol. 8,1) mevcudiyetini sıralamaktadır.
Yakın zamanlarda bazı teologlar daha ileri gitmişlerdir. Katolik cephesinde örneğin Claude Geffré (Paris Katolik Enstitüsü’nde profesör). Tunus’taki (1979) İkinci İslami-Hristiyan Görüşmelerinde Mesih’in bir peygamberden daha fazlası, gerçekten Tanrı Sözü olduğunu, elçisi Muhammed olan vahyin ise bir Tanrı sözü olduğu düşüncesini savunmuştur. Sonuç olarak GRIC (1977’de kurulmuş Groupe de Recherche Islamo-Chrétiens, İslami-Hristiyan Araştırmalar Grubu) üyesi teologlar Kuran’da, İsa’daki Tanrı sözünden “farklı ancak gerçek bir Tanrı sözü” olduğunu kabul etmişlerdir. Farklılık ve çelişkilerin (örn. Beden alış ve Üçlübirlik gibi merkezi hristiyan inanç gizemlerinin Kuran tarafından reddedilmesi) Tanrı sözünün “vazgeçilmez” kanalları olan insani aktarım ve paylaşımların sonucu olduğunu ileri sürmüşlerdir.8
Katolik olmayan teologlar arasında da benzeri bir gelişime rastlıyoruz. Anglikan episkoposu ve dünyaca tanınan İslam uzmanı Kenneth Cragg9, Muhammad and the Christian (Muhammed ve Hristiyan) (1987) isimli eserinde hristiyanları Muhammed’in gerçek bir peygamber olduğunu açıkça kabul etmeye davet eder. Aynı zamanda İsa’nın “bir peygamberden daha fazlası” olduğu düşüncesinde ısrarlıdır.
İkinci Vatikan Konsili (1962-1965) bu konuda belirli bir tavır almaksızın, Muhammed’i ismen anmadan, islamiyeti gözönünde bulundurarak kilisenin açıklık ruhuna bir atılım sağlamıştır10: “Kilise müslümanlara saygı duymaktadır” (bu gerçekten yenidir!), ve Konsil önemli farklılıklarını inkar etmeksizin islamiyetin saygıya değer olan temel dogmalarını ve tapınma şekillerini anar. Konsilin hristiyanları, müslümanlara islami tek Tanrıcılığın imanlıları ve uygulayıcıları olarak saygı göstermeye çağrısı, geçmişte Muhammed hakkındaki bütün polemik ve negatif ifadelere reddi içermektedir. Çünkü Muhammed bu cemaatin kurucusu ve Kuran’ın dediği gibi onun “güzel örneğidir” (Kuran, Ahzab 21). Papa VI. Paul (1897-1978) ve Papa II. Jean Paul müslümanlarla bir görüşmenin olduğu her defasında, Tek Tanrı’ya imanda bu kardeşlik ruhunu teşvik etmişlerdir, en etkileyici olanları da Papa II. Jean Paul’ün, hristiyanlık ve islamiyet arasındaki gerçek ruhsal kardeşlikten bahsettiği, Türkiye’deki hristiyanlara (Ankara, Kasım 1979) ve Kazablanka Stadyumundaki genç müslümanlara (17 Ağustos 1985) hitaplarıdır.
Yerel episkoposlar, ruhani meclisler ve teoloji seminerleri de bazen genel kavramlarla bu yönde açıklamalarda bulunmuşlardır, örn. Nagpur’daki (Hindistan, 1971) Uluslararası Teoloji Konferansı’nın tespit ettiği gibi: “Dünya dinlerinin kutsal yazıları ve ibadet şekilleri, farklı derecelerde, Tanrısal bir açıklamanın ve kurtuluş yollarının ifade tarzları olabilirler”. Bu şekilde, Muhammed’le ilgili olarak, zamanın Madrid başepiskoposu ve İspanya Episkoposlar Ruhani Meclisi başkanı Kardinal Tarancon Cordoba’daki (Mart 1977) İkinci Hristiyan-Müslüman Kongresinin açılış toplantısındaki konuşmasında hristiyanları, özellikle Tanrı’ya imanı, çok Tanrıcılığa karşı savaşı ve adalete olan isteği nedeniyle Muhammed’in peygambersel özelliklerini tanımaya davet etmiştir. Daha 8. yüzyılda Nasturi Patriği I. Timoteyus da Bağdat halifesi al-Mahdi ile diyaloğunda aynısını söylemiştir: “Muhammed, peygamberlerin yolunda yürümüştür”.
Böylece hristiyanlar, hristiyan imanından önemli bir şeyi engellemediği sürece müslümanların yaşamında başından beri diri olan dini ve ahlaki değerleri tanımaya cesaretlendirilirler. Böylece hristiyanlar için Kuran’da bir Tanrı sözünü ve Muhammed’in görevinde bazı peygambersel özellikleri tanımanın yolu açılmış olur.
IV. Hristiyanlar yanıtlıyor
1. Gerçek bir diyaloğun ancak gerçek bir ortaklık düzeyinde mümkün olabileceğine inanıyoruz. Diyalog ortağının imanına saygı duyulması bunda önemli bir yer teşkil eder. Aynı şekilde nasıl bir hristiyan gerçek bir diyaloğun önşartı olarak müslümanın İsa’nın Tanrıoğlu olduğuna iman etmesini isteyemezse, müslüman da karşısındaki hristiyana Muhammed’in “peygamberlerin sonuncusu” ve Kuran’ın da tüm kutsal yazılar için tek geçerli ölçüt olduğuna imanı diyalog şartı olarak öne süremez. Çünkü bu durumda dinlerarası bir diyaloğun başlaması için hristiyanın müslüman olması gerekirdi (ya da tersi). Öyle olsaydı, zaten dinlerarası diyalog asla mümkün olamazdı11.
2. Biz hristiyanlar da Kuran’da adı geçen peygamberlerin çoğunu yüceltiriz. Buna karşın Kitabı Mukaddes içlerinden örn. Yeşaya, Yeremya, Hezekiel gibi bazıları çok önemli olan bir çok peygamberi daha tanır. Öte yandan Kuran’da adı geçen peygamberlerden bazıları, Kitabı Mukaddes’te hiç anılmaz, sadece Arap geleneğine dahildirler. Ancak hristiyanları ve müslümanları isim, sayı ve peygamberlerin vaazından öte birleştiren şey, İkinci Vatikan Konsili’nin Nostra Aetate metni 3. bölümünde ifade ettiği gibi, “İnsanlara seslenmiş olan” tek Tanrı’ya imandır. Hristiyanlar ve Müslümanlar imanlılar olarak, “filozofların” yaptığı gibi, Tanrı’yı keşfetmek için birbirlerine sadece anlayış açısından destek olmazlar. Çok daha ötesinde, Tanrı tarafından peygamberler aracılığıyla aktarıldığına inandıkları söze iman içinde, bir anlamda Tanrı’dan Tanrı’yı öğrenirler ve O’nun sözüne kendilerini tabi, teslim sayarlar (islam ve müslüman kelimelerinin tam olarak ifade ettiği gibi).
3. Hristiyanlıkla İslamiyet arasındaki önemli fark şurada yatar: Müslüman için peygambersel vahiy zirvesine ve sonuna “peygamberlerin sonuncusu” Muhammed’de erişir; hristiyan için ise vahiy zirvesine insan olan, haçta ölen ve dirilen Rab olarak vahyin bütünlüğünü (pleroma) açınlayan Tanrı Sözü, İsa Mesih’te erişir. Bu nedenle dinlerarası görüşmelerde İsa’yı “peygamberlerin sonuncusu” olarak tanımlamaktan kaçınmak gerekir, çünkü bu ifade özellikle müslümanlar tarafından kullanılmaktadır. Bu ifadenin kullanılması dinlerarası görüşmeleri teşvik etmekten çok engeller.
4. Ancak hristiyan imanınca tanınan İsa’daki vahyin bütünlüğü hristiyanların Tanrı’nın kendisini İsa’dan önce de sonra da başka yerlerde de insanlara tanıttığını kabul etmelerini engellemez. Kuran ve Muhammed’le ilgili olarak: İnsan, Kuran’ın yalnızca müslümanlar için değil herkes için ve şahsen kendisi için de bir Tanrı sözü içerdiğini kabul edebilir. Pratikte Muhammed tarafından aktarılan Kuran’ın tek ve ulaşılmaz Tanrı’yı güçlü vaazında İsa’nın mesajının önemli bir öğesini anımsatmayı ve bu mesajla daha derin uyum içinde yaşamaya bir daveti görebilirim. Böyle bakıldığında hristiyan olarak Kuran aracılığıyla vazedilen mesajla ilgili imanlı hristiyan yanıtımda, Muhammed’in gerçeğin bu önemli yönünü, yani Tanrı’nın birliği ve erişilmezliğini vazetme görevini aldığını kabulleniyorum. Bu, gerçeğin, gitgide Tanrı’yı unutan modern bir dünyada büyük önem kazanan bir yönüdür.
5. Hristiyanlar ve müslümanlar tanıklıklarını paylaşarak yakınlaşmakla ve bizlere inandığımız vahiylerce bildirildiği şekilde kendilerini birlikte Tanrı’nın işine “adamakla”, ve hristiyanlar ile müslümanlar Tanrı’nın dünya için planı ve isteğini daha derin anlamak ve daha etkin vazetmeye gayretle, kendileri Tanrı’nın bu peygambersel sözlerinin dünyamıza aktarıcıları olacaklardır.
Ek
Önemli bir hristiyan teologu ve İslam uzmanı olan Jacques Jomier OP, İslamiyeti tanıtımında Muhammed’in Hristiyanlık için anlamı hakkında dikkate değer düşünceler sunmaktadır.12
Muhammed’in zamanında Hristiyanlık, İsa’nın ruhunda bir reforma, yenilenmeye muhtaçtı. Jomier bu açıdan Hristiyanlık açısından Muhammed’den bir reformcu olarak söz etmeyi ve onda bir reformcu karizması (guide réformiste) tanımayı öneriyor. Buna karşın hristiyanların Muhammed için (hem hristiyan ilahiyatı hem de islam ilahiyatında kullanıldığı standard anlamda) peygamber ünvanını kullanmalarının karmaşıklığa yol açabileceğini söylüyor.
1. Peygamber kelimesine tam anlam yüklendiğinde bu, Tanrı’nın adına vazettiği bütün sözleri Tanrısal otoriteye sahip ve böylece genel itaati gerektiren bir kişiyi tanımlar. Bu şekilde anlaşıldığında bu ünvan hristiyanlarca İslam’ın kurucusu için geçerli olamaz. Hristiyanlar bu şekilde müslüman olmadıkça Muhammed’e kayıtsız şartsız itaat edemezler. Muhammed’i en kesin anlamlıyla peygamber olarak kabul etmek, yani ona iman ve itaat sunmak hristiyanlar için mümkün değildir. Hristiyanlar, Muhammed’le ilgili olarak peygamber ünvanını ancak sınırlı olarak kullanabilirler, başka şekilde söylersek, bu peygamberin bütün dediklerini kabul etmeyecekler, aksine bazılarını kabul edecek diğerlerini reddedeceklerdir. Şurası bellidir ki, müslümanlar Muhammed’e karşı her türlü seçici tavrı gerçek peygamberlerin sonuncusuna karşı hakaret olarak göreceklerdir.
2. Hristiyanlar, genel din tarihinin bölümü olarak, Mesih’in gelişini hazırlayan İbranice Eski Ahit’in peygamberlerinin özel bir konumda olmalarını kabul ederler. Örneğin Sefanya gibi küçük peygamberler bile bu özel konumdadırlar. “Küçük” peygamberler olarak adlandırılmalarına rağmen İbranice aktarının toplu peygamberler sırasında yer almaktadırlar. Onlar ve onlara dayanan metinler, Kilise’nin imanının tümlüğünü esinlerler. Dini-teolojik anlamda peygamber ünvanı hristiyanlar tarafından Muhammed için kullanılmamalıdır. Öyle bir durumda bu ünvanı çok sınırlı, islami inancın kabul edemeyeceği bir anlamda kullanırdık. Bu nedenle hristiyanların Muhammed hakkında başka bir görüş açısı kazanmaları daha önemlidir: İslami mesajın içerdiği gerçekleri tanımak, müslümanların ruhsal yollarını tanımak ve saygı göstermek ve daha ötesinde Muhammed’in dini ve siyasi bir dahi olduğunu kabullenmek. Tanrı’nın lütfuyla İslam içinde – Kuran ve Muhammed’in örneğiyle şekillenmiş olarak – çok sayıda imanlının Tanrı’ya gerçek bir bağ içinde yaşadıklarını kabullenmemiz gerekir.
3. Din tarihin yapısı içinde inceleyecek olursak İslamiyet, Yahudilik ve Hristiyanlığı temelden reforme etmek, ancak temel çizgilerini yerinden oynatmaya varacak kadar reforme etmeye yönelik bir çaba olarak yorumlanabilir. İslamiyet (ve peygamberi Muhammed) kabaca ve genel hatlarıyla tarih içindeki büyük reform haraketleri ve bunların kurucuları ile kıyaslanabilir. İslamiyet, Yahudilik ve Hristiyanlıkla biçimlenmiş bir ortamda ortaya çıktı. Ancak bu Hristiyanlık ayrılıklar ve dogmatik çekişmelerle bölünmüş durumdaydı. Buna karşın Muhammed tarafından hedeflenen Yahudilik ve Hristiyanlığın reforme edilmesi çabalarından yeni ve bağımsız bir hareket doğdu. Bu, mevcut Yahudilik ve Hristiyanlığın örneğin Tanrı’nın kesin birliği, erişilmezliği ve egemenliği ile herkesin kurtuluşa davet edilmesi gibi belli noktalarına ışık tutar. Ancak diğer, temel öğelerini reddetmiştir. Bu özel durumu ile İslamiyet, kiliseyi kendini reforme etmeye zorlamak görevi ile görevlendirilmiş olamaz mı? Ancak böyle görebilsek bile bu, İslamiyette kabul görmemiş gerçekleri reddetmemiz gerektiği anlamına gelmez.13
|