titelbild
us-eng-flag

English

deutsche fahne

Deutsch

Frankreich02

Français

Italia02

Italiano

Spanien02

Español

russland3

Ziyaretçi sayısı

Banner2

12. Hristiyanlığın merkezi

     I. Müslümanlar soruyor

Bazen müslümanların hristiyanlığın şu ya da öteki öğretisi hakkında belli bir soru sormak yerine – merak ya da şahsi ilgiden olsun – genel bir soru yönelttikleri olur: Hristiyanlıkta önemli ve belirleyici olan nedir, Hristiyanlığın merkezi nedir? Bu bölüm öncelikle İslamiyetin Hristiyanlığın merkezini nasıl gördüğünü, ardından da hristiyanlığın bu merkezi nasıl anladığını göstermeye çalışmaktadır.

     II. İslami görüş

     Genel olarak

 1. Genel olarak bakıldığında müslüman, İslamiyetin bütün vahyedilen dinler arasında en son, en mükemmel ve en kapsamlısı olduğuna derinden inanmaktadır. Diğer dinler, en başta Yahudilik ve Hristiyanlık İslamiyetten önce geçerliydiler, ancak artık geride kalmışlardır. Gerçek din islamiyettir ve yalnız bir müslüman kurtulabilir.

 Bununla birlikte bir müslüman, hristiyanların yaşamında gördüğü belli dini değerlere açık olabilir. Ancak, islamı tanıyan ve hatta bu konuda eğitim alan hristiyanların, müteşekkir bir şekilde gerçek ve son din olan islamiyette bütün beklentileri gerçekleşmiş bularak müslüman olmak yerine hristiyan kalmaları onun şaşkınlığını artırır. Müslümanlar, belki de “Batı” dinine ve kültürüne, akılcı olmayan, ancak duygusal bir bağlılığın hristiyanların islama açılmasını önlediğini düşünebilir. Yoksa bunun başka sebepleri de var mıdır?

 2. Başka müslümanlar daha başka düşünceler öne sürebilirler. İsa’nın dininin islam, yani tek Tanrı’dan mesaj ve yalnız O’na ibadet etme çağrısı olduğunu söylerler. Ancak hristiyanlar bu mesajı daha en başlarda değiştirmişlerdir. Burada özellikle Pavlus bu değişiklik için suçlu gösterilir. Başkalarına göre ise asıl suç kilisenin Sezar Büyük Konstantin zamanından beri devlet gücü ile olan bağıdır. Her ihtimalde İsa’nın gerçek İncil’i hristiyanlarca “tahrif” edilmiştir.65

 3. Yine bazı başka müslümanlar da, Kitabı Mukaddes yorumuyla ortaya konulan tarihi İsa karakteri ve O’nun mesajının müslümanlar için de anlamlı olduğu görüşündedirler. Buna karşın, İsa’nın asıl mesajını yanlış yorumladıkları düşünce ve gerekçesiyle hristiyan imanının temel dogmalarını reddetmektedirler. Günümüzde Yeni Ahit’te yeralan dört İncil de bu yanlış yorum ya da “tahrifin” sonucu olarak görülmektedir

 4. Mısırlı doktor, edebiyatçı ve düşünür Kamil Hüseyin66 taraflı ancak iyi niyetli bir bakış açısı ortaya koymuştur. Ona göre herkes Tanrı korkusu konusunda Musa’nın bir öğrencisi, Tanrı’ya sevgi konusunda İsa’nın bir öğrencisi, Cennet umudu konusunda ise Muhammed’in bir öğrencisidir. Hüseyin, Hristiyanlığın manasını da şu şekilde açıklamaktadır: “Hristiyanlığın ruhunu derin bir şekilde düşünürsek; iyilikler yapmaya ve Tanrı’nın sevdiği herkesi sevmeye çağıran, bunun yanında Tanrı herkesi ayrım yapmadan sevdiği için insanlara zarar verecek herşeyden kaçınmaya çağıran Tanrı sevgisidir ve sonuçta Tanrı’nın dostlarına, insanlara zarar verirsek Tanrı’yı sevemeyeceğimizi bilmek demektir.”67

 5. Buna göre günümüzde müslümanlar arasında hristiyanlık konusunda iki zıt değerlendirme görülmektedir:

    a) Olumlu: Hristiyanlık “kitap ehli” bir dindir. Yahudilik ve İslamiyet gibi kaynağını İbrahim’den almaktadır. Hristiyanlık bir vahiy dinidir. Bu noktada hristiyanlar müslümanlara yakındırlar ve müslümanlara karşı düşmanca bir tavır içinde değildirler (Kuran, Maide 82). Hristiyanlar imanlıdır ve bütün imanlılar kardeştirler (Kuran, Hucurat 10). Hristiyanlar tek Tanrı’ya inanırlar. İbadet ederler. Hristiyanlar kendilerini insanlığın hayrı ve refahı konusunda sorumluluk sahibi sayarlar ve Hristiyanlık taraftarlarından yoksullara sevgi göstermelerini talep eder.

    b) Olumsuz: Hristiyanlar imansız (kafir) ve çok tanrıcıdırlar (müşrik). Bir insana, İsa’ya tapmakta ve onu tanrılaştırmaktadırlar. Üç Tanrı’ya (Allah’ın yanında Meryem ve İsa’ya) inanırlar. İslamiyetin kolaylığına karşılık, Hristiyanlık çok karmaşık bir dindir. Kitapları İncil, “değiştirilmiş”, “tahrif” edilmiştir ve asıl haliyle artık mevcut değildir. Hristiyanlık, İslamiyet tarafından aşılmıştır. Kilise ve onun öğreti makamı düşünce özgürlüğünü kısıtlamış, bilimi yargılamıştır (bkz. Galileo Galilei 1564-1642 olayı). Hristiyanlar, İslamiyetin tek Tanrı’ya inancını ve O’nun elçisi Muhammed’e inanmayı reddetmektedirler. İbadeti gerektiği gibi yapmamakta, oruç tutmamaktadırlar. Dinleri sadece ruhsal yanlıdır, Tanrı’ya adanmış sürekli bekarlık gibi anormal şeyler talep etmekte, bedeni aşağılık görmektedir; günah ve günahın her yerde mevcudiyeti düşüncesine esir haldedir.

     Detaylı olarak

 1. Kuran’da birbirinden farklı iki bakış açısı mevcuttur: biri hristiyanlığı överken, diğeri hristiyanlığa düşmanca bir tavır sergilemektedir. Her iki eğilim de geçmişte olduğu gibi günümüzde de islamiyetin bütün nüfuz alanında görülmektedir.

     a) Olumlu eğilim: Bu eğilime en başta hristiyanlar için çok önemli olan peygamberler ve kişiliklere karşı (örn. İsa, annesi Meryem, havariler, Vaftizci Yahya, Zekeriya vb.) duyulan büyük hayranlıkta rastlamaktayız. Bu hayranlık, İsa’ya indirilen ve Kuran tarafından asıl halinde ve “tahrif edilmemiş” şekliyle kabul edilen kitap olan “İncil” i de kapsar. Kuran’ın tanıklığına göre Muhammed’in döneminde İslamiyet’e yakın olan bazı hristiyanlar da mevcuttur: “Sevgide en yakın olanlar...” (Kuran, Maide 82); “yumuşak, iktisadlı ve mutedil” (Kuran, Al-i İmran 110.113.115; Nisa 55; Maide 66); bunun yanında keşişler ve rahipler hakkındaki yorum ise iki yanlıdır (Kuran, Maide 82; Nur 36-37; Hadid 27; ancak aynı zamanda Tevbe 31.34).

     b) Olumsuz eğilim: Bu eğilim temel olarak hristiyanların Tanrı ve İsa hakkındaki öğretileriyle ilgilidir. Hristiyanlar İsa’yı tanrılaştırmışlardır ve İsa’yı Tanrıoğlu olarak adlandırmaktadırlar (Kuran, Nisa 71; Maide 17.72; Zuhruf 59; Tevbe 30-31); üç Tanrı’ya tapmaktadırlar (Kuran, Nisa 171; Maide 73.116); ve İsa’nın çarmıha gerildiğini iddia etmektedirler (Kuran, Nisa 156; Al-i İmran 55). Bunun da ötesinde “Allah’ı bırakıp rahiplerini rabler edinmişlerdir” (Kuran, Tevbe 31). Dinlerinde aşırılığa gitmişler (Kuran, Nisa 171) ve İsa’nın şahsiyeti konusundaki farklı görüşleri nedeniyle (Kuran, Maide 14; Meryem 37; ayrıca bkz. Bakara 133.145; Al-i İmran 61) mezheplere bölünmüşlerdir. İnsanın yalnızca hristiyan olarak cennete gidebileceği iddiasında ısrar etmektedirler (Kuran, Bakara 111). Kendilerini Tanrı’nın dostları ve çocukları olarak adlandırmaktadırlar; ancak Tanrı onları bu suçlarından dolayı cezalandıracaktır (Kuran, Maide 18). Yahudiler ve hristiyanlar, yani “ehli kitaptan çoğu, hakikat kendilerine apaçık belli olduktan sonra, sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü, sizi imanınızdan vazgeçirip küfre döndürmek istediler” (Kuran, Bakara 109; bkz. Al-i İmran 110); ve rahipler de (yahudi hahamları, din bilginleri gibi) ahlaksızca “haksız yollardan insanların mallarını yerler” (Kuran, Tevbe 34).

    Bu ikilemli bakış açısı hiç kuşkusuz o zamanlar Arap yarımadasındaki hristiyanların Muhammed’e ve mesajına, yani Kuran’a karşı ikiye bölünmüş durumdaki siyasi ve dini bakış açılarını yansıtmaktadır: Bazıları (Necran vahasında yaşayanlar gibi) Muhammed’in siyasi üstünlüğünü kabul ederken, yarımadanın kuzeyinde yaşayan diğerleri reddetmiştir. Bu bölünmüşlük kendini Kuran’da göstermektedir, öyle ki hristiyanlar bir defasında ayrıcalıklı “ehl-i kitap” sayılırken, diğer defasında imansızların (küffar) kötü grubuna dahil edilip, çok tanrıcı putperestler (müşrikun) sayılmaktadır. Bu ikilemli bakış açısı günümüze dek islami-hristiyan ilişkilerini etkilemiştir. Muhammed’in zamanında olduğu gibi bugün de hristiyanların bu iki gruptan hangisi sayılacakları büyük oranda dostça ya da çekişme içindeki ortak yaşama bağlı durumdadır.

     2. Bu çift taraflı görüş islami gelenek ve teolojide de mevcuttur. Bununla birlikte daha çok Kuran’daki olumsuz ifadeleri vurgularlar. Bu çifte mirasın bilincinde olmak zorundayız: bir tarafta çoğunlukla sapkın olarak görülen Batı uygarlığı ve yeni sömürgecilikle bağlantı içinde hristiyan dogma ve kurallarının reddeden görüş; diğer tarafta ise Hristiyanlığı üç tek Tanrıcı dinden biri ve hristiyanları da Tanrı’ya gerçek imanda kardeşler olarak gören görüş (Kuran, Hucurat 10; hristiyanların “mümin” olarak görülmeleri koşuluyla).

     Olumsuz görüşte özellikle üç yön vurgulanır:

    a) Hristiyanlık, “Baba” olarak Tanrı ve “O’nun çocukları” olarak insanlardan bahsetmekle, Yaratıcı ile Yaradılış arasındaki ilişki konusunda “aşırıya” kaçmaktadır;

    b) tamamen “ruhsal” yönü vurgulamakla, bu dünyadaki yaşamı feda ederek bütün ilgisini öteki dünyaya göstermekle, bedeni feda ederek ruhu öne çıkarmakla ve yaşamın toplum boyutunun anlamını bireyselliğe feda etmekle de aşırılık göstermektedir. Buna karşın İslamiyet “tam insanın” dinidir;

    c) sonuçta Hristiyanlık, İsa’yı aynı zamanda insan ve Tanrı olarak görmekle, yani “insanın Tanrısal yaşama paydaş olmasından” bahsetmekle, Tanrı’nın erişilmezliğine yeterli saygı göstermemektedir.

     III. Hristiyan görüşü

Aşağıda seçilmiş olarak Hristiyanlığın iki boyutu öne çıkarılacaktır:

     1. Sevgi yolu olarak Hristiyanlık

 1. İsa’nın taraftarları hakkında ‘Hristiyan’ sözcüğü ilk defa Antiochien’de (günümüzde Türkiye’nin güneyindeki Antakya kenti) ve İ.S. 43 yılında kullanılmıştır. Putperest uluslar İsa Mesih’in taraftarlarını bu sözcükle (İncil, Elçilerin İşleri 11,26) tanımlamışlardır. Hristiyan olmak, “iyilikler yaparak her yanı dolaşan” (İncil, Elçilerin İşleri 10,38), haçta ölen ve ölüler arasından dirilen Nasıralı peygamber İsa’nın, Tanrı’nın insanlara ebedi vahyi olarak Tanrı’dan gelen Mesih olduğuna inanmaktır. Hristiyanlar, İsa’nın örneği ve gücü içinde, Tanrı’ya ve insanlara olan ilişkilerini Tanrı’nın insanlara hizmet isteğiyle uyum içinde yaşamaya gayret ederler. Tanrı’nın bu isteği, Tanrı’nın çocukları olmaya çağrılı olan bütün insanları, Tanrı ve bütün insanlar için geçerli bir sevgiyle sevmektir.

 Hristiyan, haçta ölen, ölüler arasından dirilen ve şimdi Baba’sının, Tanrı’nın yüceliğine paydaş olan İsa’nın her an ve her yerde mevcut olduğuna inanır.

 2. İsa, yeryüzündeki yaşamı sırasında Tanrı’nın Baba olduğunu: O’nun, hristiyanların ve bütün insanların Babası olduğunu açınlamıştır (bkz. İncil, Yuhanna 5,18; 20,17; Matta 6,9 vd.). Bu Baba-Tanrı, bütün insanların kendilerini O’nun çocukları olarak görmelerini istemektedir. İsa, Tanrı ile insan arasındaki ilişkiyi Baba ve Oğul terimleri ile tanımlamakla, Tanrı’nın sevgisini ifade edebilecek en güçlü benzetmeyi kullanmıştır: bir Babanın çocuklarına olan sevgisi.68 Ancak hristiyanlar için bu bakış açısı asla Tanrı ile yarattıkları arasında fiziki bir babalığı kastetmez.

 İsa, kendine özgü bir şekilde Eski Ahit’in (Tevrat) önemli bir öğretisini yeniden canlandırmaktadır: Tanrı halkını sonsuz bir sevgiyle sevmektedir; çocuğunu seven bir anne gibi (Eski Ahit, Amos 3.bölüm; Hezekiel 16.bölüm), karısını, hatta sadık olmayan karısını seven bir koca gibi (Eski Ahit, Hoşea 1. ve 2.bölüm; Hezekiel 16.bölüm), nişanlısını seven bir nişanlı gibi (Eski Ahit, Ezgiler Ezgisi). İsa, Tanrı’nın insanlara bu sevgisinin doluluğunu ve koşulsuz oluşunu açınlar. Bu sevgi, o dönemler insanın hayal edebileceğinden çok daha öteye gitmektedir. Çünkü İsa’nın döneminde yaygın olan görüş, Tanrı’yı yalnızca yahudiler ve yahudi halkının da ‘doğru’ olanlarıyla bağlantılı görmektedir. Bu öğreti yalnız yahudi olmayanları değil; açıkça günahkar olarak sayılanları (örneğin vergi memurları) ve cüzam gibi bulaşıcı hastalıkları olan yahudileri de “Tanrı’nın Egemenliği” dışında sayar.

 İsa, Tanrı ile insanlar arasındaki ilişki konusundaki bu görüşleri tamamen tersine çevirmiştir. Tanrı’nın bütün insanlara aynı sevgi ile yöneldiğini vazetmiştir. Bütün insanların babası olan Tanrı, ayrım yapmaksızın hepsini sevmektedir. Eğer Tanrı’nın “özel” bir sevgisinden bahsedilecekse bu, toplumun yargıladığı ve dışladığı insanlara yöneliktir: bilinen günahkarlar (tövbe edenler) ve dinsizler: “Vergi görevlileriyle fahişeler, Tanrı’nın Egemenliğine sizden önce giriyorlar” (İncil, Matta 21,31; bkz. Matta 8,10; Luka 7,9.36-50).

 Bu, İsa’nın, Tanrı’yı evrensel ve merhametli Baba olarak açınlamasıyla uyum içinde; ister maddi ister manevi sıkıntılarından kurtulmak için kendisine yönelenleri, yoksulları ya da günahkarları, her an kabul etmeye hazır olmasının nedenidir. İsa hiç kimseyi geri çevirmemiştir, hem zenginlerin ve ferisilerin, hem de vergi memurları ve günahkarların davetlerini kabul etmiştir. Günahkarlarla aynı sofraya oturmakla suçlanmadı mı (İncil, Matta 8,10; 11,19; 21,31; 9,10-13; Luka 7,9.36-50; 15,1-2.7.10; 19,7)? İsa, tamamen bu düşüncede kendisinin “doğru kişileri değil, günahkarları çağırmaya geldiğini” (İncil, Matta 9,13; Markos 2,17; Luka 5,32) söylemektedir. İsa, kendi “doğruluklarıyla” gurur duyup, “günahkarları”, yoksulları ve putperestleri eleştirenlere karşı çok katıydı (İncil, Matta 29,3.13-36; Luka 11,42-52; 18,9-14). Çünkü şunu öğretiyordu: “Gökte, tövbe eden tek bir günahkar için, tövbeyi gereksinmeyen doksandokuz kişi için duyulandan daha büyük sevinç duyulacaktır” (İncil, Luka 15,7.10). Günahkarlara karşı bu Tanrısal tutum Kaybolan Oğul benzetmesinde (Luka 15,11-32) ve Tanrı’nın merhametini ana tema olarak işleyen diğer benzetmelerde (Luka 13-15.bölümler) harika bir şekilde sergilenmiştir:

    “İsa, Bir adamın iki oğlu varmış, dedi. Bunlardan küçüğü babasına, ‘Baba’ demiş, malından payıma düşeni ver bana.’ Baba da servetini iki oğlu arasında paylaştırmış. Bundan birkaç gün sonra küçük oğul her şeyini toplayıp uzak bir ülkeye gitmiş. Orada sefahat içinde bir yaşam sürerek varını yoğunu çarçur etmiş. Delikanlı her şeyini harcadıktan sonra, o ülkede şiddetli bir kıtlık baş göstermiş ve o da yokluk çekmeye başlamış. Bunun üzerine gidip o ülkenin vatandaşlarından birinin hizmetine girmiş. Adam onu, domuz gütmek üzere otlaklarına yollamış. Delikanlı, domuzların yediği keçiboynuzlarıyla karnını doyurmaya can atıyormuş. Ama hiç kimse ona bir şey vermemiş. Aklı başına gelince şöyle demiş: ‘Babamın nice işçisinin fazlasıyla yiyeceği var, bense burada açlıktan ölüyorum. Kalkıp babamın yanına döneceğim ve ona, Baba diyeceğim, Tanrı’ya ve sana karşı günah işledim. Ben artık senin oğlun olarak anılmaya layık değilim. Beni işçilerinden biri gibi kabul et.’ Böylece kalkıp babasının yanına dönmüş. Kendisi daha uzaktayken babası onu görmüş, ona acımış, koşup boynuna sarılmış ve onu öpmüş. Oğlu ona, ‘Baba’ demiş, ‘Tanrı’ya ve sana karşı günah işledim. Ben artık senin oğlun olarak anılmaya layık değilim.’ Babası ise kölelerine, ‘Çabuk, en iyi kaftanı getirip ona giydirin!’ demiş. ‘Parmağına bir yüzük takın, ayaklarına çarık giydirin! Besili danayı getirip kesin, yiyelim ve eğlenelim. Çünkü benim bu oğlum ölmüştü, yaşama döndü; kaybolmuştu, bulundu.’ Böylece eğlenmeye başlamışlar. Babanın büyük oğlu ise tarladaymış. Gelip eve yaklaştığında çalgı ve oyun seslerini duymuş. Uşaklardan birini yanına çağırıp, ‘Ne oluyor?’ diye sormuş. O da ona, ‘Kardeşin geldi, baban da ona sağ salim kavuştuğu için besili danayı kesti’ demiş. Büyük oğul öfkelenmiş, içeri girmek istememiş. Babası dışarı çıkıp ona yalvarmış. Ama o, babasına şöyle cevap vermiş: ‘Bak, bunca yıl senin için köle gibi çalıştım, hiçbir zaman buyruğundan çıkmadım. Ne var ki sen bana, arkadaşlarımla eğleneyim diye hiçbir zaman bir oğlak bile vermedin. Oysa senin malını fahişelerle yiyen şu oğlun eve dönünce, onun için besili danayı kestin.’ Babası ona, ‘Oğlum, sen her zaman benim yanımdasın, neyim varsa senindir’ demiş. ‘Ama sevinip eğlenmek gerekiyordu. Çünkü bu kardeşin ölmüştü, yaşama döndü; kaybolmuştu, bulundu!’” (İncil, Luka 15,11-32)

İsa, insanları erdemli ve günahkar olarak ayıran herşeye karşı savaşmıştır. Örneğin, Sept günü (İncil, Matta 12,8; Markos 2,27; Yuhanna 5,6) ve ayinlerin yalnızca Kudüs’teki tapınakta kılınması ile ilgili (İncil, Yuhanna 4,20-21; 2,13-17) bazı dokunulamaz sayılan yahudi yasalarını göreceli olarak önemsiz kılmıştır. Çünkü, “insan Sept günü için değil, Sept günü insan için yaratıldı” (İncil, Markos 2,27). Yahudi halkının önderlerinin İsa’yı ölüme mahkum etmelerinin ve Romalılarca idam edilmesi için baskı yapmalarının nedeni, İsa’nın Tanrı’nın koşulsuz affetmeye ve barışa hazır olduğunu vazetmesidir. Çünkü bu mesaj, halkın önderlerinin kudretlerinin kaynağını tehdit etmekteydi. İsa’yı çarmıha gerdirenlere bunu gerçekleştirme fırsatı vermekle Tanrı Baba bu önderlerle hemfikirmiş gibi görünebilir. Ancak, “Tanrı O’nu ölüler diyarına terketmemiş” (İncil, Elçilerin İşleri 2,27), aksine İsa’yı ölüler arasından diriltmiş ve “ölüler arasından ilk doğan kılmış” (İncil, Koloselilere Mektup 1,18; Elçilerin İşleri 26,23; Esinleme [Vahiy] 1,5), kendi sağına oturtmuştur. Bu nedenle İsa, Tanrı ve insanlar hakkında söylediklerini kabul edip onaylayan Tanrı’nın yetkisiyle kuşanmış olarak Rab ve Tanrı’nın kendisidir.

 3. Bu mesaj, koşulsuz sevginin mesajıdır. Bu, bütün insanları seven ve onları çocukları olmaya çağıran, “güneşini hem iyilerin hem de kötülerin üzerine doğduran, yağmurunu hem iyilerin hem de kötülerin üzerine yağdıran” (İncil, Matta 5,45) Tanrı’nın sevgisidir.

 4. İsa’nın, sevgi buyruğunu yasadaki en önemli buyruk olarak tanımlaması da buna uygundur. “Tanrın olan Rab’bi bütün yüreğinle, bütün canınla ve bütün aklınla sev... Komşunu kendin gibi sev” (İncil, Matta 22,37.39). Eski Ahit de Tanrı’ya ve insanlara sevgiyi birbirine bağlamaktaydı (Eski Ahit, Yasanın Tekrarı [Tesniye] 6,5; Levililer 19,18) ve İsa bunu kabul etmişti. İsa bu sevgiyi yalnızca “bütün yasanın ve peygamberlerin özeti” (İncil, Matta 22,40; 7,12; Luka 6,31) olduğu için değil, İsa aracılığıyla bu Tanrı ve insan sevgisine yeni bir anlam verildiği için “Yeni Yasa” (İncil, Yuhanna 13,34) kılmıştır.

 Bütün insanların Babası olan Tanrı’nın sevgisi, Tanrı herkesi çocukları olarak sevdiği için bütün insanları sevmeyi buyurmaktadır. İsa’nın dönemindeki yahudiler için yalnızca dindaşları sevilecek olan kardeş, komşu olarak görülüyordu. İsa için ise günahkarlar, hatta düşmanlar bile sevilmeliydi; gitgide O’na ve ilk dönem hristiyanlığına putperestlerin ve diğer dinlerin mensuplarının da (Samiriyeliler, Suriye-Fenikeliler, Romalılar vb.) bu buyruğun kapsamında sevilmesi gerektiği belirginleşti. İsa’nın öğrencileri birbirlerini, “başkaları bu sayede İsa’nın öğrencileri olduklarını anlayacak” şekilde sevmeye çağrılıdırlar (İncil, Yuhanna 13,35; 15,12-17). Sevgi, düşmanları ve zalimleri de kapsar: “Komşunu sev, düşmanından nefret et denildiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, düşmanlarınızı sevin, size zulmedenler için dua edin. Öyle ki, göklerde olan Babanızın oğulları olasınız. Çünkü O, güneşini hem kötülerin hem de iyilerin üzerine doğdurur. Yağmurunu da hem doğruların hem de eğrilerin üzerine yağdırır. Eğer yalnız sizi sevenleri severseniz, ne ödülünüz olur? Vergi görevlileri de öyle yapmıyor mu? Yalnız kardeşlerinize selam verirseniz, fazladan ne yapmış olursunuz? Putperestler de öyle yapmıyor mu? Bu nedenle, göksel Babanız yetkin olduğu gibi, siz de yetkin olun” (İncil, Matta 5,43-48). İsa’nın öğrencileri kötülüğe kötülükle karşılık vermek yerine iyilikle karşılık vermelidirler (İncil, Matta 5,38-42), ölçü ve sınır koymaksızın affetmelidirler (İncil, Matta 18,21-22), aynı Tanrı’nın affettiği (İncil, Matta 6,12 ve “Göklerdeki Babamız” duasında olduğu gibi) ve İsa’nın kendisini çarmıha gerenleri affettiği gibi affetmelidirler (İncil, Luka 23,34). Ancak bu bizim kötü ve haksız olan şeye izin verdiğimiz ya da alkış tuttuğumuz anlamına gelmez; aksine bunun anlamı kötü ve haksız insanları affetmemiz gerektiğidir, çünkü yalnızca affetmek insanı Kötü’den kurtarabilir ve insanların Tanrı’yla ve kendi aralarında barışmalarını sağlayabilir. İncil’in sosyal öğretisini şu sözler çok iyi açıklamaktadır:

    “Sevginiz ikiyüzlü olmasın. Kötülükten tiksinin, iyiliğe bağlanın. Birbirinizi kardeşlik sevgisiyle, şefkatle sevin. Birbirinize saygı göstermekte yarışın. Gayretiniz eksilmesin. Ruhta ateşli olun. Rab’be kulluk edin. Ümidinizi düşünerek sevinin. Sıkıntıya dayanın. Kendinizi duaya verin. İhtiyaç içinde olan kutsallara yardım edin. Konuksever olmaya bakın. Size zulmedenler için iyilik dileyin. İyilik dileyin, lanet etmeyin. Sevinenlerle sevinin, ağlayanlarla ağlayın. Birbirinizle aynı düşüncede olun. Böbürlenmeyin; tersine, hor görülenlerle arkadaşlık edin. Bilgiçlik taslamayın. Hiç kimseye kötülüğe karşı kötülük etmeyin. Herkesin gözünde iyi olanı yapmaya dikkat edin. Mümkünse, elinizden geldiğince bütün insanlarla barış içinde yaşayın. Sevgili kardeşler, kendi öcünüzü kendiniz almayın; bunu Tanrı’nın gazabına bırakın. Çünkü şöyle yazılmıştır: ‘Rab diyor ki, Öç benimdir, kötülüğün karsılığını ben vereceğim.’ Ama, ‘Düşmanın acıkmışsa onu doyur, susamışsa su ver. Bunu yapmakla onu utanca boğarsın.’ Kötülüğe yenilme, kötülüğü iyilikle yen.” (İncil, Romalılara Mektup 12,9-21)

 Bu sevgi, affeden, barışan ve barışı tesis eden Tanrı sevgisinin bir örneği olduğu, ve kendini Tanrı’ya ve insan kardeşlerine armağan etmek olduğu için hiçbir sınır tanımaz. Sevgi çıkar aramaz. Kendini adamak ve affetmekle varolur: “İnsanın dostları uğruna canını vermesinden daha büyük bir sevgi yoktur” (İncil, Yuhanna 15,13). Sonuçta İsa böylesi bir sevgi hakkında vazetmekle yetinmedi, bu sevgiyi yaşadı ve bütün insanlar için, hatta haçtayken affettiği düşmanları için bile canını verdi.

 Havariler ve ilk hristiyanlar, ilk olarak İsa’nın ölümü ve dirilişinin ardından İsa’nın yaşamı ve öğretisinin çekirdeğinin sevgi olduğunu,  Tanrı’nın bizlere ve bizim de Tanrı’ya ve bütün insanlara sınırsız sevgimizde yattığını tam olarak anladılar. Tanrı’ya sevginin gerçek ölçüsünün insan kardeşine sevgi (İncil, Yuhanna’nın 1.Mektubu 4,20-21) olduğunu, “eylemle ve içtenlikle” sevmek gerektiğini (İncil, Yuhanna’nın 1.Mektubu 3,18-19) söyleyecek kadar ileri gittiler - “Sevginin ne olduğunu, Mesih’in bizim uğrumuza canını vermesinden anlıyoruz. Bizim de kardeşlerimiz uğruna canımızı vermemiz gerekir” (İncil, Yuhanna’nın 1.Mektubu 3,16). Ve ilk hristiyanlar bu kardeşlik sevgisinin candan birlikteliğini yaşadılar (İncil, Elçilerin İşleri 2,42-46; 20,7-11). Kutsal Ruh’un verdiği ışık sayesinde İsa’nın mesajı ve yaşamı üzerine düşündüklerinde şunu anlamaya başladılar: Tanrı’nın sevgisinin özünü böylesi açınlamanın ve ona yanıtı yaşamanın İsa için mümkün olmasının nedeni, İsa’nın çok özel ve eşsiz bir şekilde böylesi bir sevgiyi bildirmek için Babası tarafından gönderilmiş olan “O’nun Oğlu’ olmasıydı. Çünkü Tanrı sevgidir (İncil, Yuhanna’nın 1.Mektubu 4,8-16), ve “Tanrı, biricik Oğlunun aracılığıyla yaşayalım diye O’nu dünyaya gönderdi ve böylece bize olan sevgisini gösterdi” (İncil, Yuhanna’nın 1.Mektubu 4,9). Bu seven Tanrı “insan olup aramızda yaşadı ve biz O’nun yüceliğini gördük” (İncil, Yuhanna 1,14). Tanrı Sözü İsa, O’nun Oğlu olduğu için Tanrı’nın sevgisinin vahyidir. Ancak bu sevginin İsa’da ve İsa aracılığıyla bütün insanlık tarafından kabul edilmesi ve Tanrı’nın, Kutsal Ruh’un gücüyle Kilise’de ve dışında zamanın sonuna dek yaşama geçirilmesi gerekir.

 Havari Pavlus da, yalnızca İsa’nın dirilişinden sonra gönderilen Kutsal Ruh’un (İncil, Yuhanna 7,37-38; 16,7-15) bizleri Tanrı’ya Baba olarak seslenmeye (İncil, Romalılara Mektup 8,15; Galatyalılara Mektup 4,6), Tanrı’yı ve insanları Tanrı’nın öğrettiği şekilde sevmeye (İncil, Selaniklilere 1.Mektup 4,9; Romalılara Mektup 5,5; 15,30; bkz. Yuhanna’nın 1.Mektubu 4,7) yetkin kıldığını vurgular. Pavlus, ‘Sevgi İlahisinde’, eylemlerimizin ancak sevgiyle değer kazandığını söyleyip, sevgi olmaksızın en değerli ruhsal erdem ve yeteneklerin (karizmalar) bile değersiz olacağında ısrar eder (İncil, Korintlilere 1.Mektup 13.bölüm):

    “Eğer insanların ve meleklerin dilleriyle konuşsam, ama sevgim olmasa, ses çıkaran bir bakır ya da çınlayan bir zilden farkım olmaz. Eğer peygamberlikte bulunabilsem, bütün sırları bilsem ve her türlü bilgiye sahip olsam, eğer dağları yerinden oynatacak kadar büyük bir imanım olsa, ama sevgim olmasa, bir hiçim. Eğer bütün malımı sadaka olarak dağıtsam ve bedenimi yakılmak üzere teslim etsem, ama sevgim olmasa, bunun bana hiçbir yararı yoktur. Sevgi sabırlıdır, sevgi şefkatlidir. Sevgi kıskanmaz, övünmez, böbürlenmez. Sevgi kaba davranmaz, kendi çıkarını aramaz, kolayca öfkelenmez, kötülüğün hesabını tutmaz. Sevgi haksızlığa sevinmez, ama gerçek olanla sevinir. Sevgi her şeye katlanır, her şeye inanır, her şeyi ümit eder, her şeye dayanır. Sevgi asla son bulmaz. Ama peygamberlikler ortadan kalkacak, diller sona erecek, bilgi ortadan kalkacaktır. Çünkü bilgimiz sınırlıdır, peygamberliğimiz de sınırlıdır. Ama mükemmel olan gelince, sınırlı olan ortadan kalkacaktır. Çocukken, çocuk gibi konuşur, çocuk gibi anlar, çocuk gibi düşünürdüm. Yetişkin bir adam olunca çocukça davranışları bıraktım. Şimdi her şeyi aynada silik bir görüntü gibi görüyoruz, ama o zaman yüz yüze görüşeceğiz. Şimdi bilgim sınırlıdır, ama o zaman, bilindiğim gibi tam bileceğim. İşte böylece, kalıcı olan üç şey vardır: iman, ümit ve sevgi. Bunlardan en üstün olanı da sevgidir.”

 5. Hristiyan dogmaları, her dönemin dinsel ve felsefi akımları karşısında İsa Mesih’in anlamını yansıtırlar. İncil’deki imanı değişen çevre ve şartlarda korumak amacındadırlar.

 6. Sonuç olarak hristiyanlık, kaynağı Tanrı olan (İncil, Yuhanna’nın 1.Mektubu 4,7), ve Baba’nın Oğlu İsa’nın mesajında, yaşamı, ölümü ve dirilişinde bizlere açınlanan sevgi yolunu gitmek demektir. Mesih’in Kilisesi bu sevgi üzerine kuruludur ve bu sevgiden yaşar.

 Kilise’de yetki kullanımı, en başta İsa’nın öğrencilerinin topluluğuna, Tanrı’da yaşayan sevginin örneğine göre bir hizmettir. Sonuç olarak bu yetkinin kullanımı İsa’ya hizmet eden sevginin büyük bir ölçüsünü önşart olarak koşar (İncil, Yuhanna 21,15-17: “Petrus, beni seviyor musun? ... Koyunlarımı otlat”). Ancak hristiyanlar arasındaki bu sevgi birliği asla kendini beğenmiş bir tarzda içe dönük olamaz. Bu sevgi, “dünyanın iman etmesi için” (İncil, Yuhanna 17,21) önemli bir tanıklık durumundadır. Yeryüzünde sevginin tanıkları olmak, her bir hristiyanın ve hristiyan topluluklarının görevidir, adalet ve barış için çaba göstermek: pratikte tam olarak yerine getirilmesi çok zor olan yüksek bir ideal. Tanrı’nın kendisine armağanı ruhsal lütuflar ölçüsünde her insanın sürekli olarak çaba göstermesi gerekir. Maalesef genel olarak hristiyanlar ve Kilise tarih boyunca bu ideale defalarca ihanet etmişlerdir; bu gerçeği kabul edip dürüstçe üzüntü duymak gerekir.70 Buna rağmen İsa’nın mesajı dün olduğu gibi bugün de mevcut ve etkindir. Bu mesaj Kilise’yi, sevgi yasasına göre yaşamaya, sevginin yeryüzünde yayılması ve ister ırki, ister sosyal ya da dinsel yapıda olsun insanlar arasındaki bütün ayrımcı engelleri yıkmak için çaba göstermeye zorlar. Geçerli ve gerekli olan “günahın kökleri” bencillik ve nefretle savaşmaktır. Her hristiyan, sevginin muzaffer olması için koşulsuzca kendini bu çabaya adamaya Mesih’te çağrılıdır.

 Ek: İslamiyet ve Tanrı sevgisi

Tanrı’ya ve insanlara sevginin hristiyanlığın merkezi ve önemli buyruğu olduğunu iddia etmek, başka dinler ve özellikle islamiyetin bu ikili buyruğu görmezden geldiklerini düşünmek ya da sevgiden bahseden ve sevgiyi yaşayan her insanın biraz hristiyan olduğu anlamına gelmez. İslamiyet’te bulduğumuz ve İsa’nın öğretisi ya da Hristiyanlıkla bağlantısı olmadan birçok müslüman tarafından uygulanan bir sevgi yolu vardır.

 1. Kuran’da, Tanrı sevgisinden, bu ister Tanrı’nın insanlara sevgisi olsun (“çok seven” Tanrı: vadud, iki kez, Kuran, Hud 90; Buruc 14; sevgisini - muhabba - Musa’ya “veren” Tanrı, Taha 39), ister insanın Tanrı’ya sevgisi olsun (dört kez, Kuran, Bakara 165; Al-i İmran 31; Maide 54) bahseden az sayıda ayet vardır ve yalnız iki yerde Tanrı ile “O’nun sevdiği ve O’nu seven bir halk” arasındaki sevgiden bahsedilir (Kuran, Maide 54, cihad kavramı içinde burada kafirlere karşı fiziki anlamda “Kutsal Savaş” olarak anlaşılmalıdır). Ancak bu Kuran ayetleri nedeniyle Tanrı’nın insanlara ve insanların Tanrı’ya yönelik sevgilerinin İslamiyet’te merkezi bir konu oluşturduğunu söyleyemeyiz. Kuran’ın ana mesajını tek, adil ve merhametli yargıç olarak Tanrı kavramı oluşturmaktadır. Bununla birlikte sevgi, hem içerik hem de özel deyim ve kavram olarak Kuran’da, hadislerde ve klasik islam öğretisinde yeralan ve İslamiyet’in ruhsal geleneğinin ilişki içinde olduğu bir konudur.

 2. Bu, en başta müslüman tasavvufçuların, sufilerin ruhsal geleneğidir. İsa’dan sonraki yedinci yüzyılda hayranlık verici Rabia ile başlayarak sufiler, (Tanrı’nın insanlara sevgisinden daha fazla) Tanrı’ya yönelik insan sevgisini Tanrı arayışlarının ana ekseni durumuna getirmişlerdir. İslamın ilk yüzyıllarının büyük sufileri bu “Sevgi Yolunu” gelenekçi (ortodoks) islama katmışlardır, en başta da yalnızca Tanrı’nın sevilmeye layık olduğunu vurgulayıp, bu sevgiyi (mahabba) ruhsal arayışının zirve ve son noktası olarak gören Muhammed Al-Gazali (ölümü 1111) yeralır. Daha sonra tarikatlar yoluyla Tanrı’ya sevgi bütün islam dünyasına yayılmıştır. Böylece bu sevgi, resmi islam tarafından da tamamen kabul edilen önemli bir meditasyon konusu haline gelmiştir.

 Tanrı’ya bu sevginin tipik islami özellikleri vardır. Tanrı’nın insana sevgisinden çok, insanın Tanrı’ya sevgisi olarak anlaşılmaktadır. Çünkü sevgi aranan bir şeye özlem olarak görülür, Tanrı ise böylesi bir “bağımlılıktan” tamamen özgürdür. Bu islami sevgi, Tanrı’ya yönelik ve O’na daha yakın olmak düşüncesinde bir arzudur ki, burada Tanrı ile insan arasında sevgi dolu bir birlik tamamen reddedilmiştir. Sonuç olarak Tanrı’ya yönelik bu sevgi, komşularımızı sevmeyi de talep edebilir, ancak yaratıklara olan sevginin Yaradan’a olan sevgiyle aynı düzeye asla getirilmemesi şartıyla. Aralarında Rabia ve al-Gazali de olmak üzere bazı islam tasavvufçuları, kendini tamamen Tanrı sevgisine adama çabasında, bütün yaratılmış olanlardan mümkün olduğunca soyutlanmak gerektiği düşüncesindeydiler.

     2. İnsanın ve insanlığın mükemmelliğe erişme yolu olarak Hristiyanlık

 1. Hristiyan olsun, müslüman olsun, imanlı için, “Tanrı’nın eliyle” yaratılmış ve O’na benzer şekillendirilmiş olan insan, Tanrı’ya geri dönecektir. Baskıların her türlüsünden kurtulmak ve sonunda Tanrı’nın yüceliğine katılmak özlemi çeken her bireyin, insanlığın, evet hatta bütün yaradılışın temel çağrısı budur (İncil, Romalılara Mektup 8,19-25; Kuran, Tekvir, İnfitar, Zilzal ve Karia sureleri). Bu ortak çağrı, ırk, sosyal statü ve din farklılıklarının ötesinde bütün insanların temel olarak eşit olduklarını da ortaya koyar.

 2. Kuran’ın islam iman yapısı içinde sahip olduğu konum, Hristiyanlıkta Tanrı Sözü, İsa Mesih’in sahip olduğu konum gibidir. Bu noktada Hristiyanlık bir öğreti değil, bunun yerine bir yol, İsa Mesih’i izleme yoludur. Her insan, İsa Mesih’te Tanrı tarafından evlat edinilmeye çağrılıdır (İncil, Efeslilere Mektup 1,5). Yaradan ile yarattıkları arasında karşılıklı sevgi hüküm sürmektedir. Yaradan Baba’dır, insanlar da O’nun çocuklarıdırlar. İlişkinin bu derinliği ve içselliği, kul (abd) ile Rab (rabb) arasındaki ilişkiden çok ötedir. Hristiyan, bütün insanlar İsa’nın kardeşleri ve aynı Baba’nın çocukları olduğu için Tanrı’yı ve bütün insanları sevmeye çağrılıdır.

 Her insanın gerçekten mükemmeliyete erişi, Tanrı’ya ve insanlara yönelik sevgidir. Bu sevgi, insanlar arasındaki doğal sevgiden çok ötedir. Çünkü İsa, insanın kötülüğe kötülükle karşılık vermesini değil, daima affetmesini ve hatta düşmanlarını sevmesini istemiştir. Böylesi bir sevgiye kimse kendi gücüyle yetkin değildir. Bu sevginin Tanrı tarafından armağan edilmesi gerekir. Bu armağan, insan kardeşlerimizi, aynı Tanrı’nın onları sevdiği gibi sevebilmemizdir. İsa bu sevgiyi haçtaki ölümüne kadar şahsen yaşadı. Bu Tanrı’ya imanı reddetmek - ateizmin ortaya koyduğu bütün yanlı açıklamalar ne olursa olsun - insanın en önemli duyusunu yok etmek demektir.

 3. Müslümanlar ve hristiyanlar Tanrı’nın egemenliğine olan yoldadırlar. Ancak insanın mükemmeliğe, bütünlüğe erişi bu dünyada asla tamamen gerçekleşmiş olmayacaktır. Mükemmelliğe erişme konusundaki umut, insanı ve insanlığı yönlendiren, ilerleten güçtür. Her türlü anlamda ilerleme, zamanın sonuna dek, bir insan için ise ölümüne dek mümkündür. Ölüm bazılarınca insan yaşamının geçiciliğine ve anlamsızlığına kanıt olarak görülmektedir; ancak imanlı için İsa’nın haçtaki ölümü imanlının ve bütün insanların dirilişine olan yolu açar. İsa ölümü, ölüme karşı bir zafere dönüştürmüştür. İnsani yaşamın sonu, Son Gün’de dünyanın sona erişi, ‘sonsuz yaşama’, işte o mükemmeliğe erişe kapıyı açar. O zaman her insan Tanrı’yı yeni gökler ve yeni yeryüzünde yüzyüze görecektir. Orada insanlık ve bütün yaradılış mükemmelliğine ve ebedi bütünlüğüne erişecektir (İncil, Romalılara Mektup 8,22-23).

 4. İnsanın yüceliği, Tanrı’nın (Eski Ahit, Tekvin-Yaratılış 1,26-27, İncil, Korintlilere 1.Mektup 11,7; Koloselilere Mektup 3,10 ve Yakup’un Mektubu 3,9’da da aktarılmıştır) ve Mesih’in benzeyişinde (İncil, Yuhanna 1,3; Romalılara Mektup 8,29; Korintlilere 1.Mektup 8,6; Koloselilere Mektup 1,16; İbranilere Mektup 1,2) yaratılmış olmasıdır. Bu nedenle insan asla bir amaca alet olamaz. İnsanın haklarına, ister laik, ister dini, isterse sosyal ya da siyasi yapıda olsun, her türlü güç tarafından saygı gösterilmelidir.

 Ancak insan bütünlüğüne yalnızca özgür ve bağımsız insanların topluluğu içinde erişebilir. Bu nedenle aile ve diğer topluluklar hem ulusal hem de uluslararası düzeyde çok önemli bir rol oynarlar. Bireyin ve topluluğun hakları dengeli bir orantı içinde olmalıdır. İster laik ister dini olsun, insan toplulukları bireyin onuruna saygı gösterdikleri oranda ortak yarara hizmet etmektedirler.

     Ek: İslami Hümanizm

Hristiyanlık, insan, insanın kaynağı ve hedefi konusunda kapsamlı bir bakışı sunduğunu iddia eden tek din değildir. İslamiyet de aynı iddiadadır. İslami hümanizmin hristiyan hümanizmi ile bir çok ortak yönleri vardır. Ancak hristiyan hümanizmi Mesih’te, islam hümanizmi de Kuran’da merkezini bulduğu için ifade tarzı açısından önemli farklar mevcuttur.

 Kuran şunu öğretir: Tanrı insanı “iki eliyle” (Kuran, Sad 75) yarattı, ona çamurdan şekil verdi (Adem: Kuran, Araf 12; Müminun 12; Secde 7) veya erkeğin sperminden (diğer bütün insanlar gibi: Kuran, Kehf 37; Hacc 5; Secde 8) yarattı. Daha sonra Tanrı ona ‘ruhunu’ üflemiştir (Kuran, Hicr 29; Secde 9; Sad 72). Çok bilinen bir hadis, Eski Ahit’in Yaratılış-Tekvin 1,26 ayetine çok yakın bir şekilde, insanın Tanrı’nın benzeyişinde yaratıldığını söyler.

 İnsan, tek Tanrı’ya ibadet etmek, O’na hizmet etmek, itaat etmek, O’nu övmek ve O’na şükretmek için yaratılmıştır (Kuran, Nisa 1; Zariyat 56; Al-i İmran 190-191; Araf 172; Rum 17-18). İnsan ölümcül (beşer) ve çoğu kez sapkın bir yaratıktır. Buna rağmen tek Tanrı’ya olan imana tanıklık etmek görevi vardır (Kuran, Araf 172-173).

 Her kim tek Tanrı’ya inanmayı reddederse hayvanalara benzer (Kuran, Enfal 55; Furkan 44). İnsanın derecesi ise yüksektir. Tanrı, meleklerin bile bilmediği bir şeyi, bütün hayvanların adını, yalnızca Adem’e açınlamıştır (Kuran, Bakara 31-33). Bu nedenle Tanrı, yaratılışının hemen ardından meleklere Adem’e secde etmelerini buyuruyor. Yalnız  şeytan (iblis) buna uymayı reddediyor (Kuran, Hicr 31; Kehf 50; Meryem 44; Taha 116; Sad 74). İnsan, Tanrı’nın, emrine ve yararlanmasına sunduğu yeryüzünün kralıdır (Kuran, İbrahim 32-33; Nahl 12-14; Hac 65). İnsan, “Tanrı’nın yeryüzündeki halifesidir” (Kuran, Bakara 30), ki bu islami bir hümanizmi savunup destekleyen çağdaş yazarların sık sık alıntı yaptıkları bir ifadedir.71

Kitapla ya da hristiyanlıkla ilgili sorularınızı lütfen sorular@islamacevaplar.com adresine yazınız. Sorular ve yazarın yanıtlarını yine bu sitede yayınlayacağız. Soru gönderen kişilerin ne adları ne de elektronik posta adresleri açıklanmayacaktır.

[Ana Sayfa - Цnsцz] [Kutsal Kitap] [Эsa'nэn Tanrэlэрэ] [Haз, Gьnah, Kurtuluю] [Muhammed: Peygamber?] [Ьзlьbir Tanrэ] [Kilise] [Kutsal Efkaristiya] [Эbadet] [Ruhsal ve Dьnyasal] [Sьrekli Bekarlэk] [Dinlerin зokluрu] [Hristiyanlэрэn Merkezi] [Dipnotlar] [Tematik Soru Эndeksi] [Sorular Эndeks] [Sorular ve Yanэtlar 1] [Sorular ve Yanэtlar 2] [Sorular ve Yanэtlar 3] [Sorular ve Yanэtlar 4] [Sorular ve Yanэtlar 5] [Sorular ve Yanэtlar 6] [Sorular ve Yanэtlar 7] [Sorular ve Yanэtlar 8] [Sorular ve Yanэtlar 9] [Sorular ve Yanэtlar 10] [Sorular ve Yanэtlar 11] [Sorular ve Yanэtlar 12] [Sorular ve Yanэtlar 13] [Sorular ve Yanэtlar 14] [Sorular ve Yanэtlar 15] [Sorular ve Yanэtlar 16] [Sorular ve Yanэtlar 17] [Sorular ve Yanэtlar 18] [Sorular ve Yanэtlar 19] [Impressum]